Müridin şeyhine karşı başlıca vazifesi, huzurunda bulunduğu zamanlarda şeyhine karşı çıkmamak ve kalben itiraz etmemektir. Onun huzurunda iken söylediklerine karşı gelen kişi edebsizlik etmiş olur. Kalben itiraz eden ise helâke maruz kalır. Mürid her daim, şeyhi adına kendi nefsine düşmanlık etmeli ve gerek huzurda iken ve gerek kalben kendini ona karşı çıkmaktan geri tutup engel olmalı ve şu ayet-i kerimeyi sıkça okumalıdır;
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman eden din kardeşlerimizi affeyle. Kalplerimizde mü ‘minlere karşı kin ve kıskançlık gibi duygularayer verme. Rabbimiz! Hiç şüphe yok ki sen mü’minleri çok sevip affedersin, onlara karşı daima merhametlisin. ”16
Şeyhinde dinen hoş karşılanmayan herhangi bir söz veya davranış görürse bunu hayra yorarak şeyhinin benzetme ve işaret yoluyla bir şey anlatma amacı taşıdığını düşünür ve başkalarını şeyhinden uzaklaştırmamak için bu durumu hiç kimseyle paylaşmaz. Şeyhinde ayıp telakki edilen herhangi bir şey görürse onu örter ve kusuru kendinde arayarak şeyhinin davranışını dinen iyi kabul edilen bir şeye yorar. Dinde onun bu davranışı için hiçbir açık kapı bulamazsa onun adına istiğfar ederek o davranışın hatalı olduğunu öğrenmesi ve uzak durması için duacı olur; ama kesinlikle şeyhinin masum/günahtan korunmuş olduğunu düşünmez ve gördüğü olumsuz davranışı kimseye haber vermez. Başka bir gün şeyhinin yanına gelirken onun kötü davranışına son vermiş olacağını, daha üst bir mertebeye yükseltilerek o halinde bırakılmayacağını, yaptığı şeyi bir gaflet eseri yaptığını ve bu durumun önceki ve sonraki iki hal arasında geçici bir durum olduğunu düşünür/ümit eder. Çünkü bu manevî yolculukta her biri diğerinden sonra gelen her iki hâl arasında, tıpkı ev içindeki odalar arasında bulunan aralıklar gibi, hâl sahibinin şeriatın ruhsat- lanndan ve mubah kapsamındaki hükümlerinden istifade ettiği ve azimet hükümlerini terk ettiği geçiş dönemleri vardır. İki hâl arasındaki bu geçici durum, birinci hâlin sona erdiğinin ve ikinci hâlin eşiğine adım atıldığının, bir velâyetten bir başkasına geçildiğinin, bir velâyet elbisesi çıkarılırken ondan daha üstün olan diğerinin giyildiğinin müjdecisidir. Çünkü onlar her geçen gün Allâh’a biraz daha yaklaşırlar.
Şeyhi kendisine öfkelenip surat asarsa ya da yüz çevirme anlamına gelen bir davranış zahir olursa yine de ona aslâ gocunmaz. Aksine kendini kontrol eder ve şeyhi konusunda bir edebsizliği olduğunu veya Allâh’m emirlerine yönelik bir konuda emri yerine getirmemek veya yasağı çiğnemek gibi bir eksiği olduğunu düşünerek Rabbinden bağışlanma dileyip tövbe eder ve o hatayı bir daha işlememe kararı alır. Sonra şeyhinden özür dileyerek, ona karşı çıkmayı terk etmek sûretiyle kendini sevdirmek ve yeniden gözüne girmek için gayret eder ve daima ona eşlik etmeye, yanında bulunmaya çalışır. Onu kendisiyle Rabbi arasında bir vesile ve vasıta, kendisini Rabbine ulaştıracak bir yol bilir. Nitekim kendisini tanımayan bir hükümdarın huzuruna girmek isteyen kişi de, onun perdedarlarından ya da yakın çevresinden birini bularak hükümdarın tarzı siyasetini ve alışkanlıklarını, huzuruna çıkınca ne gibi hususlara dikkat etmesi ve hâzinesinde bulunmayan hangi hediyeleri sunması gerektiğini öğrenir. Kişi, gireceği eve kapıdan girmeli ve duvarı aşıp girmeye kalkışmamalıdır; aksi halde kınanır ve aşağılanır, hükümdardan beklentisine de ulaşamaz. Hükümdarın huzuruna giren herkeste bir tedirginlik hali bulunur ve bu tedirginliği bertaraf edecek ve elinden tutarak onu huzura alacak ya da aşağılanmaması için kimi tavsiyelerde bulunacak, hükümdann huzurunda neleri yapmanın edebsizlik olarak algılanacağını söyleyecek birilerine ihtiyaç duyulur. Kişi bilmelidir ki Allâh yeryüzünde Hz. Âdem’den kıyamet gününe değin hüküm sürecek bir âdet koymuş olup bu âdet, mürid ile şeyhi, talebe ile hocası, tabi ile tabi olunan kişi arasında daima yürümektedir.
Nitekim Allâh (c.c.) Hz. Âdem’i yaratınca ona bütün varlıklann isimlerini öğretmiş ve âdeta bir öğrenci ile hocası ve bir mürid ile şeyhi gibi, işe ilkin ondan başlamıştır. Ona “Ey Âdem! Bu attır, bu eşektir, bu katırdır, bu kazandır, bu tenceredir…” demiştir. Sonra ona öğreteceklerini tamamlayıp onu güzelce eğitince meleklerinin başına geçirerek bilge bir hoca yapmış, ona takılar ve güzel giysiler kuşandırmış, kuşak bağlamış, cennette bir kürsüye oturtarak melekleri, etrafına sıra sıra dizmiş ve melekler, kendilerine sorulan sorulara cevap veremeyip *Rabbimiz; seni tenzih ederiz. Bizim senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur” cevabını verdikten sonra “Ey Âdem! Onlara bu varlıkların isimlerini bildir” buyurmuştur. Böylece melekler Hz. Âdem’in öğrencileri, o da onlann hocası olmuş ve Kur’ân’da belirtildiği gibi onlara varlıkların isimlerini tek tek haber vermiştir. Böylece Hz. Âdem’in onlardan üstün olduğu ortaya çıkmış ve onların en üstünü, en bilgilisi ve hem Allâh, hem de onlar katında en değerlisi olmuştur. O, önder; melekler de onun tabileri olmuşlardır. Allâh’in salat ve selâmı hepsinin üzerine olsun.
Kur’ân’da sözü edilen ağacın meyvesini yeme ve cennetten çıkma hadisesi gerçekleşip Âdem başka bir hâle ve başka bir diyara geçince, sahip olduğu ilim ona verilmemiş ve öğrendiği hiçbir kelime aklında kalmamıştı. Doğrusu o da öğrendiği isimlerin kendisinden sökülüp alınacağını aklının ucundan geçirmemişti. Yeryüzündeki kalacağı yere ulaşıp etrafta dolaşınca etrafındaki varlıkları garipsedi ve daha önce hiç görmediği yeni yeni şeyler gördü. Açlık, susuzluk, yanma ve tutukluk hali gibi daha önceden bilmediği hâllere tanık oldu. İşte o zaman bir öğreticiye ve kendisine yol gösterip gerekli uyarıları yapacak bir mürşide ihtiyaç duydu. Bunun üzerine Allâh ona Cebrâil’i gönderdi ve Cebrâil ona eşlik ederek indiği bölgede bilemediği her şeyi ona tanıttı. Ona buğday vererek onu ekmesini söyledi. Vakti gelince biçmesini emretti. Sonra Âdem, biçtiği buğdayı öğüterek un yaptı. Cebrâil’in yol göstermesiyle unu ekmek yaptı ve yedi. Sonra yediği şeyler vücudundan çıkmak için onu sıkıştırınca şaşıp kaldı ve ne yapacağını bilemedi. Yine bir öğreticiye ihtiyaç duydu. Cebrâil ona küçük ve büyük ihtiyaçlarını nasıl gidereceğini, ardından nasıl temizlik yapacağını ve evinde Allâh’a nasıl ibadet edeceğini öğretti. Cennetten çıkınca (güneşin yakmasıyla) teni kapkara olmuştu. Cebrâil, ona tenini hangi yolla eski rengine geri döndüreceği hususunda da yardımcı oldu ve her ayın on üç, on dört ve on beşinci günlerinde oruç tutmasını söyledi. Böylece teni eski rengine kavuştu. Bu şekilde diğer bilgi ve edebleri de birer birer öğretti. Böylece Hz. Âdem, Cebrâil’in öğrencisi, Cebrâil de onun hocası oldu. Halbuki cennette iken o, Cebrâil de dahil, bütün meleklerin hocası ve onların en bilgilisiydi. Bütün bunlar, onun halindeki değişiklikten ve bir konaktan başka bir konağa geçmesinden dolayı olmuştu.
