Muridin Şeyhine Karşı Görevleri Nelerdir? – 2

By | 18 Mart 2015

muridin-seyhine-karsi-gorevleri-nelerdir-2    Hz. Şit (a.s.) Hz. Âdem’den; onun oğullan da ondan öğrendiler. Hz. Nûh ve Hz. İbrahim de çocuklanna bu yolla ilim öğrettiler. Allâh (c.c.) bu konuda şöyle buyuruyor:

“İbrahim kendi evlatlarına da bu inancı vasiyet etti; aynı şekilde Yakub’un evlatlarına da. ”

Hz. Mûsâ ve Hârûn da evlatlarına ve İsrailoğullan’na öğretmiştir. Hz. İsâ ise havarilere öğretmiştir. Ayrıca Cebrâil, Hz. Peygamber’e nasıl abdest alıp namaz kılacağını öğretmiş ve ona diş temizliğine önem vermesini emretmiştir. Allâh Rasûlü (s.a.v.) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Cebrâil diş temizliği yapmam hususunda öyle ısrarla durdu ki farz kılınacağından korktum. ”
“Cebrâil, bana Beytullah’ta iki kez namaz kıldırdı. İlkinde öğle namazını güneş batıya döndükten hemen sonra kıldırdı… ”
Sonra sahabe (r.anhum) Hz. Peygamber’den ilim öğrendi, tâbiûn da sahabeye öğrencilik yaptı. Sonra tebe’ü’t-tâbiîn onların öğrencileri oldular ve bu, nesilden nesile hep böyle sürüp gitti.

Bütün peygamberlerin rehberlik ettikleri, onların yolunu takip eden ve vefat ettikten sonra onlann yerini alan öğrencileri olmuştur. Mesela Mûsâ b. İmran’a kölesi ile yeğeni Yûşâ b. Nün; Hz. İsâ’ya havariler; Hz. Peygamber’e Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve diğer sahabiler öğrencilik etmiştir. Yine velîler, sıddık kullar, abdâllar da böyle olup aralarında hep hoca-öğrenci ilişkisi var olagelmiştir. Mesela Hasan-ı Basrî ile öğrencisi Utbe; Seriyy esSakatî ile kölesi ve yeğeni Ebu’l-Kâsım Cüneyd ve ismini saymakla bitiremeyeceğimiz birçok kişinin durumu böyledir.

Hasılı, şeyhler/mürşidlerin her biri Allâh’a giden yoldur; birer kılavuz ve huzura kendilerinden girilen kapıdırlar. Bundan dolayı her müridin bir şeyhi olmak gerektir. Başka bir yolla ermek ve bu yolda kemâle ermek ise nadirattan olup bu, Allâh’ın bir kulunu seçmesine ve onun terbiyesini,Rabbi üstlenmek suretiyle şeytandan ve şehevî duygulardan korumayı bizzat üstlenmesinebağlıdır.. Buna örnek olarak Hz. İbrahim’i, Peygamberimiz Hz. Muhammed’i e evliyâdan Üveys el-Karânî’yi zikredebiliriz. Bu durum inkâr edilemez;ne var ki ilki, yani bir mürşid vasıtasıyla kemâle ermek daha yaygın, daha çok, daha selâmetli ve daha güzeldir.

Bundan dolayı mürid, Rabbine vâsıl olup terbiyesini Rabbi üstlenmek suretiyle şeyhine hiçbir ihtiyaç duymaz oluncaya değin ondan aynlma- malıdır. Rabbine vâsıl olduktan sonra Rabbi onun terbiyesini üstlenir ve onun şeyhine gizli kalan bazı manalardan haberdar eder, dilediği amellerle meşgul eder, onun için emirler ve yasaklar koyar, gâh onun gönlünü açtıkça açar, gâh sıktıkça sıkar. An gelir, ona zenginlik verir; an gelir, fakirliğe boğar. Ona telkinlerde bulunur ve kısmetinin ve varacağı yerin neresi olduğundan haberdar eder. Böylece o, Rabbi sayesinde kimseye ihtiyaç duymaz olur. Hatta başkasına ayıracak vakit dahi bulamaz, başkasına karşı âdâbı gözetme, hizmetinde bulunma ve hürmet etme imkânı bulamaz. İşte o zaman şeyhten bağı tamamen kopar ve belki de sarih bir emir ve açık bir haber olmadıkça şeyhinin yanına gitmesi bile yasaklanır. Bundan sonra ya şeyhi kendine gelmek veya yolda ya da camide karşılaşmak gidi. özel bir kasıtla değil, sırf kaderde bulunduğu için buluşabilirler. Bütün sunlar, onun halini korumak içindir ve Rabbinin yardımıyla başkasına ih- zyaç duymadığından dolayıdır. Halini koruyabilmek ve zelleye düşerek solunduğu halden ayrılıp cezalandırılmak korkusuyladır. Çünkü hükm-i uâhî, müridi ve şeyhi bir araya getirir ve her ikisini de kuşatır; haller ise onları birbirinden ayırır. Çünkü bu bir kaderdir; kader ise gaybdır/insan- iar tarafından bilinemez. O, sadece Allâh’a ait bir edip eylemedir. Allâh, her gün yeni bir iştedir; kimini öne çıkarır, kimini geri bırakır, değiştirir; simini velâyet makamına yükseltir, kimini makamından alır-, kimini zengin, kimini fakir eder; kimini aziz kılar, kimini zelil. Kaderleri ait oldukları vakitlere sevk eder. Bunu hiçbir insan idrâk edemez ve hakkıyla kavrayıp s.uşatamaz. Kader dediğimiz bu şey, kapkaranlık bir gece, engin bir deniz ve bir türlü sonu gelmez uzak bir diyardır. Onu Allâh’tan ve onun haberdar kıldığı peygamberler ve seçkin bazı velîlerden başka hiç kimsenin bilgisi kuşatamaz. Hasılı kader ve fiil demek olan hâlden hâle geçmeye başladıktan sonra kemâl yolculukları birbirine benzeyen iki velî yoktur.

Şeyh ile yollan ayrıldıktan; şeyh onu bir yöne götürürken o diğer yöne gitmeye başladıktan sonra mürid şeyhi ne yapsın? Artık onlann arkalan ve önleri değişmiş iken nasıl bir araya gelip sohbet etsinler? Bu uzak bir ihtimaldir. Rastlantı icabı karşılaşsalar bile bu, dikkate alınmayacak derecede istisnaî bir durumdur. Çünkü yaygın olan durum şeyh ile müridin yollannın belli bir noktadan sonra ayrılması ve birbirinden uzak düşmeleridir. Allâh’ın salât ve selâmı şeyhler üzerine ve belli bir hâle ulaştığında Rabbinin yardımı vesilesiyle şeyhine ihtiyacı kalmayan sadık müridler üzerine olsun.
Müridin gözetmesi gereken diğer âdâb ise şunlardır:

Mürid, şeyhinin yanında iken gerekmedikçe konuşmamalı ve ona kendi güzel hallerini (menâkıb) sayıp dökmemelidir.
Şeyhinin yanında iken namaz vakitleri haricinde seccadesini sermemelidir. Namazı bitirdikten sonra ise derhal toplamalıdır.
Şeyhi otururken ona ve onunla birlikte oturmakta olanlara daima hizmet için hazır beklemeli, bunu severek ve isteyerek yaptığını belli etmeli ve onun yanında oturmak sûretiyle başkalanna yük olmamalıdır. Bu. müridlere değil, şeyhlere yakışır.
Şeyhinin yanı başında mertebesi kendisinden daha yüksek biri oturmakta iken, şeyhinin emri olmadan kendisi de onlann yanına oturmamalıdır. Çünkü bunu onlar edepsizlik olarak telakki ederler.

Şeyhinin huzurunda bir mesele konuşulduğunda mürid, meselenin tatmin edici cevabını biliyor olsa dahi susmalı ve Allâh’ın, şeyhinin diliyle söyleteceği cevabı fırsat bilerek onu kabul edip uygulamaya koymalıdır. Şeyhinin verdiği cevapta bir eksiklik ve kusur görürse karşı çıkmamalı ve kendisine daha çok bilgi verdiği için rabbine şükrederek cevabını içinde saklamalıdır. Kendi kendine “Şeyh bu konuda hata etti” diye sık sık kalbinden geçirmemeli ve kendi iradesi dışında gerçekleşmediği sürece şeyhinin konuşmasını kesip araya girmemelidir. Kendi iradesi dışında ağzından bir kelime sadır olduğunda ise hemen susup tövbe etmeli ve daha önce söylediğimiz gibi bunu bir daha yapmama karan almalıdır. Mürid için hayırlı olan şey, onun böyle konularda her daim susmasıdır.

Mürid, şeyhinden bir işaret almadan sema’a başlamamak, seçme ve temyiz etme kabiliyetini ortadan kaldıran bir hâle bürünmeden sema1 etmemelidir. Bu geçici durum ortadan kalkıp aklı başına gelince tekrar eski haline geri dönüp edeb ve vakannı takınmak ve Allâh’ın kendisine lütfettiği sırrı saklamalıdır.

Esasında biz sema1, İlâhî ve raks gibi şeyleri uygun bulmuyor ve hoş karşılamıyoruz. Ne var ki dönemimiz insanlan sohbet meclislerinde bunu söyleyegeldikleri için âdet yerini bulsun diye biz de söyledik. Bununla birlikte sema1 yapanlar arasında gerçekten samimi olanların bulunması ve duyduklan nağmeli bir ses sebebiyle coşup kendinden geçmesi de mümkündür. Bir kişi, halk içindeyken uzun süre önce ölmüş birini ya da yaşayan ve fakat uzakta bulunan birini hatırlayarak özlem duymak gibi dünyevî duygular sebebiyle değil de heva heves ve şehevî duygulanndan tamamen annmış olarak kendini duyduğu nağmenin ellerine bırakabilir.

Bununla birlikte sadık müridin ateşi hiç sönmez, ışığı sönükleşmez, sevdiği kendisinden uzağa düşmez ve ünsiyet ettiği zat da kendisine yabancı olmaz. O, an be an sevdiği zata bir adım daha yaklaşır, sürekli nimetler içindedir ve manevî bir haz yaşar. Tek murâdı olan Rabbiyle konuşmaktan ve hasbihal etmekten başka hiçbir şey onun halinde bir değişiklik yapmaz ve onu coşturup kendinden geçirmez. Bu hal, onda şiir, şarkı ve İlâhi gibi şeytan işi şeylere gerek bırakmaz.

Mürid, sema’a başlamak için hiç kimseden, zühd içerikli, duygulu, cennet, huriler ve cennette Allâh’ı görmeye karşı istek uyandıran; dünyadan, dünyevî haz ve şehvetlerden ve kadınlardan uzaklaştıran; dünyanın afet, musibet ve sıkıntılarına karşı sabra teşvik eden, dünyanın âhiret yolcularından yüz çevirdiği, dünyaperestlerin yüzüne güldüğü vb. konulardaki şiirleri okumasını talep etmemeli, kendisi de okumaya istekli olmamalıdır. Mürid, bütün bu talepleri hizmetinde bulunduğu şeyhine bırakır. Çünkü zikir meclisindeki topluluk, şeyhin yetkisi altındadır. Ancak sema edenler, hakikat ehli ve iradelerinde sadık iseler mürid görünüşte edebini korur; ama yine de şiir terennüm eden veya İlâhî okuyan kişinin bu faslı bu kadar uzatmasını kalben hoş karşılamaz. Hiç kuşkusuz Allâh, sema’ eden sadık müridlerin susuzluk ve ihtiyaçlannı karşılamak için, birinin şiir okumasını irade etmiş veya okumakta olan kişinin okumaya devam etmesini ilhâm etmiştir.

Mürid, bir şeyhin terbiyesi altına girme karan aldığında, ondan azam: ölçüde istifade edebilmek için ona güvenmeli ve bulunduğu yörede ondar. daha iyisinin olmadığına inanmalıdır. Allâh’a yönelmeli ve Allâh yolunda şeyhine hizmet konusunda sırnnı muhafaza etmelidir. Şeyhinin ağzından onu terbiye etmeye kendisinden daha liyakatli biri olduğunu duymadığ: sürece bu düşüncesinden vazgeçmemeli ve aslâ şeyhine karşı çıkmamalıdır. Çünkü şeyhlere karşı çıkmak öldürücü bir zehir olup muhalefet eder, herkes bundan payını alır. Ne açıkça söyleyerek, ne de ima yollu ona karşı çıkmaz ve kendine özel hâl ve sırlardan hiçbirini şeyhinden saklamaz. Şeyhinin kendisine buyuracağı hususları da kimseyle paylaşmaz.

Müridin ruhsatlan talep etmeye ihtiyaç duyması ve bir şeyi Allâh içir, terk ettikten sonra dönüp yapması doğru değildir. Çünkü bu, tarikat ehline göre büyük günahlardandır ve iradeyi/müridliği bozmak olarak değerlendirilir.

Nitekim Allâh Rasûlü’nün (s.a.v.) şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

“Bir şeyi hediye ettikten sonra vazgeçip tekrar istemek, bir köpeğin kusup ardından kustuğu şeyi yemesine benzer. ”

Mürid, şeyhinin terbiye amacıyla kendisine verdiği emirlere bo eğerek gereğini hiç itiraz etmeden yerine getirmelidir. Şeyhinin işaret ettim sevi yapmakta kusurn olursa şeyhinin görüşünü almak ve başarılı olabilmek için kendisinden dua istemek amacıyla bu durumu ona açmalıdır.