Allah (c.c)

By | 15 Temmuz 2014

feraceler

Allah (c.c)Allah (c.c)

Kendisinden başka ilâh olmayan, her şeyin gerçek sahibi, yaratıcısı ve kendisinden başka ibadete layık ol­mayan mahlûkatın tek mabudu…

İnsanın, dünyanın, kâinatın, görünen veya görün­meyen bütün varlıkların yaratıcısı… Bu yüzden “Allah” ismi şerifi, Allah’ın diğer isim ve sıfatlarından farklı ola­rak, özel bir yere ve anlama sahiptir. Zira o, Allah’ın zatı­na mahsus, eşi, benzeri, taklidi, kökü veya türevi, yani Çoğulu veya tekili olmayan bir özel isimdir. Allah’tan başka hiçbir kimseye ve hiçbir varlığa bu isim verilemez. Cahiliye çağının Müşrik Arapları bile yılın her gününe ait bir puta ve bunlardan başka dört büyük puta taptıkları ve Çok çeşitli ve değişik isimler verdikleri, tanrılarını “Rab” veya “İlah” ismiyle çağırdıkları halde, bir puta hiçbir zaman Allah ismini verip öyle çağırmamışlar, Allah ismini sadece yine Cenab-ı Hak için kullanmışlardır. Hiçbir dilde de eşanlamlısı yani adaşı yoktur.

“Göklerin, yerin ve bunlar arasındaki şeylerin Rabbidir O! O’na kulluk/ibadet et ve O’na ibadette sabırlı ol. O’na adaş olacak birini biliyor musun?”

(Meryem, 19:65) ayetinde de vurgulandığı gibi, O’nun adaşı yoktur.

Bu yüce isim, dil açısından da sahibi gibi bir ezeliye! perdesi içindedir. Ebu Hayan: “Allah ismi hemen söy­lenmiş bir sözdür ve türememiştir, yani ilk kullanıldığında Yüce Allah’ın özel ismidir” der. Razi ise: “Al­lah kelimesi, Yüce Allah’ın özel bir ismidir ve başkam bir kelimeden türememiştir” der. Özetle, Allah kelimesi, türemiş ve başka bir dilden Arapçaya geçmiş olmayıp başlangıçtan itibaren özel bir isim olarak kullanılmıştır ve Yüce Allah’ın zatı, bütün isimler ve vasıflardan önce bulunduğu gibi “Allah” ismi de öyledir. Allah ismi, ilahlık niteliğinden değil, ilahlık ve mahutluk özelliği O’ndan alınmıştır. Allah, ibadet edilen zat olduğu için Allah değil; Allah olduğu için kendisine ibadet edilir.

O’nun “Allah” olması, tapılmaya ve kulluk edilmeye layık olması kendiliğindendir. Şöyle ki: İnsan puta tapar, güneşe tapar, ineğe tapar, taptığı zaman onlar ilah, ma­but olurlar. Daha sonra bunlardan cayar, tanımaz olur, o zaman onlar da iğreti alınmış mahutluk ve tanrılık özel liklerini kaybederler. Hâlbuki insanlar, ister Allah’ı ma­but tanısınlar, isterse tanımasınlar, O bizatihi mabuttur. O’na her şey ibadet ve kulluk borçludur, hatta inkb edenler ve tanımayanlar bile…

Allah (c.c), Ezelidir; yani varlığının başlangıcı yok­tur. Çünkü yaratılmamıştır. Hiçbir şey yok iken O vardı. ‘‘Allah şu tarihe veya şu zamana kadar vardı, ondan ön re ne vardı?” gibi, sorular anlamsızdır. Varlığına bir başlan gıç koymak mümkün değildir. Çünkü varlığın sahibi ve yaratıcısı, başlatıcısı O’dur.

Allah (c.c), aynı zamanda Ebedidir; yani varlığının başlangıcı olmadığı gibi sonu da yoktur. “Gücü veya var­lığı nereye kadar sürecek?” şeklindeki bir soru da yanlış ve anlamsızdır. Çünkü her şey Onun iradesi ve kudreti ile ayakta durabilmekte, varlığım sürdürebilmektedir. O (c.c) ise hiç kimseye ve hiçbir bağlı olmadığı gibi, hiçbir şeye de muhtaç değildir. Onun İlmi, iradesi ve kudreti de sonsuzdur. Her şeyi ve herkesin yaptıklarını, yapmadık­larını, her halini görür ve bilir. Allah (c.c)

İnsanın ve diğer varlıkların Ona inanıp dayanması, işlerine onun ismiyle işe başlaması, onları güçlü kılar. Kuran-ı Kerim’de her şeyin “Onu tespih ettiğini” bildiren ayetler var. Bunlardan birinde şöyle denilmektedir:

“Yedi gök, yerküre ve bunların içindekiler O’nu tespih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, O’nu överek tespih etmesin; fakat siz onların tespihlerini fark edemezsiniz. O Halım’dir, Gafûr’dur.” (İsra, 17:44) ve:

“Görmedin mi, göklerdeki ve yerdeki şuurlular da bölük bölük olmuş kuşlar da Allah’ı tespih et­mektedir. Her biri kendine özgü duasını, kendine özgü tespihini bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilmektedir.” (Nur, 24:41)

Yerde ve gökte bulunan, canlı veya cansız bütün var­lıkların Allah’ı zikretmesine rağmen, kendisine akıl ve fikir verilen, bununla düşünüp yerli yerinde düzenli ve güzel iş yapması sağlanan insan, Allah’ı tanıyıp, inanıp iman ederek onu zikretmezse, bu herhalde yeryüzünde yapılabilecek en büyük hata olurdu ve karşılığında verile­cek ceza da ona göre büyük olurdu. O halde insan sabah, akşam onu anmalı, sürekli hatırlayıp teşbih etmelidir…

“Haydi siz, akşama ulaştığınızda (akşam ve yatsı vaktinde) sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün so­nunda ve öğle vaktine eriştiğinizde Allah’ı teşbih edin ki göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur.”

(Rum, 30:17-18);

“O’nu sabah-akşam teşbih edin!”(Ahzab, 33:42)

Bu ayetleri ve içerdiği emirleri duymazlıktan, gör­mezlikten gelmek veya onu unutmak yerine, Allah’ı sü­rekli anıp zikreden vefalı kulların arasına girmek, hem bize düşen görevlerden hem de yapılabilecek en güzel işlerden biri olacaktır:

“Bizim ayetlerimize o kimseler inanır ki, onlarla kendilerine öğüt verildiğinde, secdelere kapanırlar ve hiç böbürlenmeyerek Rablerine hamd ile teşbih ederler.” (Secde, 32:15)

Bu gün artık Allah’ın varlığı ve birliği konusunda kimsenin şüphesi kalmamıştır. İnanmamak bundan fark­lı bir şeydir. Dileyen iman eder, dileyen etmez; o bizi pek ilgilendirmez. Ancak bilim ve teknolojinin gelişmesiyle, insana ve evrene ait neredeyse tüm sırlar çözülmüş ve Allah’ın kudretinden başka bir şeyle açıklanması müm kün olmayan bulgulara, terkiplere ve olağanüstü olaylara rastlanmıştır. Artık bundan sonra inanmamak iki şeyle izah edilebilir:

Biri; her şeyi görüp bildiği halde ve bir kısım kimse­lerin “ilah edindiği bilimi” de inkâr edip, gerçeklere göz­lerini kapamak, kulaklarını ve diğer duygularını tıkayıp görmez, duymaz ve hissetmez olmak ve Kıır’an tabiriyle;

“(Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Ar­tık (hakka) dönmezler.” (Bakara, 2: 18) şeklinde çok özel birkaç terimle özetlenen kör bir taassubun kurbanı haline gelmektir.

Diğeri ise; açıkça nasipsizliktir! “Nasipsizlik” dedik, çünkü bu kadar iradesini kötüye kullananlara Allah zorla kendini gösterip “ben buradayım, neden inanmıyorsun?” demez ve demeyecektir. Şayet demiş olsaydı ne aklın, ne fikrin, ne de imtihanın hiçbir önemi ve değeri kalmazdı- Zaten bu durum, aldım kullanarak inanıp iman edenlere de bir nevi haksızlık olurdu ki, Allah böyle bir şeye fırsat vermez, çünkü O (c.c), Adil-i Mutlaktır.

Yüce Allah’ı tam olarak bilmek, kavramak ve anla­yabilmek için hem Esmâü’l-Hüsna’yı hem de ona ait “ZATÎ (SELBÎ) ve SÜBUTΔ sıfatlar olarak bildiğimiz; Allah’ın zatına, şahsına ait sıfatlarla, varlığının kesin kanıtlarını açıklayan on dört sıfatı tam olarak bilmek gerekir.

Allah’ın bütün isimleri Onun lafza-i celali olan “Al­lah” ismine, o da varlığına ve birliğine kesin olarak dela­let eder. Bunları kısaca aşağıda ele alacağız…

Bütün varlıklar, adeta bu isimle yaşar, nefes alıp ve­rir gibi, bu ismin parçaları her yeri ve her şeyi kaplamış­tır. Allah isminin her harfi Allah’ı gösterdiği gibi, bir tek harfi bile kalsa yine anlam kaybolmadan “Allah” anlamı­na gelmektedir. Kısaca tahlil edecek olursak şöyledir:

Allah isminin en başındaki “I” elif harfi, tek bir çizgi halinde uzanırken, tevhide yani Allah’ın birliğine işaret etmektedir.

“Lillah” yine Allah için ve Allah namına, Allah’a demektir ki, yine Allah demektir.

Baştaki “Lam”ı kaldırıp, “Leh” olarak bırakırsak, okunuşu “Lehû” olacaktır. Bu da bir zamirdir ve Onun için anlamına gelmektedir ki, kastedilen bellidir ve bu da Allah demektir.

Bu zamirdeki “Lam” harfini kaldırsak, geriye kalan yine bir zamir olacaktır ve bu da “hu” dur. “Hû”, o de­mektir. Bu da yine belli bir zamirdir ve dervişlerin selam verirken söyledikleri de bu “Hû” harfinden ya da zami­rinden ibarettir ki, kastedilen Allah’tır.

Nefes alış-verişlerimizi dinlersek, açıkça her an ve her saniye, bütün canlı varlıklar ister-istemez “Hû” de­mektedir. Bu da Allah’ı zikretmenin açık ve net bir şekli­dir.

Kısacası, varlıklar nefes alıp vermeyi ya da Allah’ı zikretmeyi bıraktıkları ya da artık beceremedikleri zaman ölürler ve evrenin derinliklerinden gelen bu lâhûtî sesle nefes alıp vermeyi bıraktıkları an kıyamet kopar.

Bu isim, yüce Allah’ın Celal ve aynı zamanda Zât is­midir. Allah ismi cami, yani toplayıcıdır. Bütün isim ve sıfatlarının sırrı bu mübarek isminin içinde toplanmıştır.

“ALLAH” ismine lafza-i celal denir. Diğer bütün isimler Lafza-i Celal’e sıfat olur fakat o, hiçbir isme sıfat olmaz.

EBCED DEĞERİ VE ZİKİR SAATİ  Allah (c.c)

Ebced değeri ve zikir miktarı (66), zikir saati Güneş­tir. Güneş saati pazardır. Yalnızca “Allah” demek, zikrin nezaketine uymadığı için Ona çağırma, seslenme, yardım isteme eki olarak nida harfi olan “Yâ: Ey” eklenerek “Yâ Allah” şeklinde zikredilmelidir.

Ebced değerinin 66 olma :nın bazı hatırlattığı şeyler var. Mesela: Öteden beri İslam nişanı olarak gelen “Hilal” kelimesi ile Arapça yazıldığı takdirde aynı harflerle yazı­lan “Lale” de 66 Ebcedi değere sahiptirler.

Halk arasındaki “işi 66’ya bağlamak” tabiri de galiba işini Allah’a havale etmek, yani işin kolayını buldun veya sağlam yere sırtını dayadın anlamında kullanılmış olsa gerektir. Çünkü Osmanlı Devletinde bu tür şeylerle meş­gul olan şair ve edebiyatçılarda ebced ve Cifır ile uğraşıp tarih düşürme ve tevafuklarla iş görme meşhur olmuştur.

“ALLAH” İSMİNİN HAVASSI VE BAZI FAYDALARI

Havas kitaplarında Lafza-i Celal’in bir sürü faydaları ve özellikleri sayılmıştır. Bunların birçoğu da tecrübelere dayalı olarak nakledilmiştir. Bir kısmını özetle nakletmek istiyoruz:

İmam-ı Gazali’ye göre, Cuma günü i 000 (bin) ke­re “Allah”’ ismini zikreden kimse, evliyalar arasına girer.

Cuma günü, Cuma namazından önce 100 (yüz) kere “Allah” diyen kimsenin istediği şey yerine gelir de­nilmiştir.

Her gün bin defa bu şerefli ismi zikreden kimse, manen terakki eder ve selim bir kalbe ulaşır.

Yüce Allah’ın bu cami (toplayıcı) ve şerefli ismi bir hastaya 200 (iki yüz) kere okunsa, hastanın eceli gel­memişse şifaya kavuşur denilmiştir.

Her kim, bu yüce ismin zikriyle meşgul olursa, kalbinden Allah sevgisinden başka her şey silinir. Gönlü­ne ilahi tecelliler ve nurlar dolar. İnsan, cin, hayvan gibi, hiçbir şerli ve zararlı varlık kendisine zarar veremez.

Lafza-i Celal ile devamlı olarak Allah’ı zikreden kişi, ululuk, azamet ve mehabet (saygı) kazanır. Herkes ona sevgi, saygı duyar, hürmet ve ikram eder; önemli ve sözü dinlenip tutulan kimselerden olur.

Zikir saati olan güneşin doğduğu sıralarda bu ismi kıymetli bir cisim üzerine yazıp üzerinde taşıyan kimse şeytanın şerrinden korunur ve kurtulur.

Allah ismini yazıp üzerinde taşıyan ve aynı za­manda miktarınca zikreden kimse, çok soğuk havalarda bile soğuktan müteessir olmaz.

Bir kimse, üç, beş veya yedi gün oruç tutar, bu sü­re içinde et, süt vs. gibi hayvani gıda yemez, soğan, sa­rımsak gibi kokulu şeylerden de uzak durursa… Bu mak­satla az yer, az uyur ve az konuşup riyazet yaparsa… Son­ra da gece yarısından sonra kalkıp ihlâs ve içtenlikle iki rekat namaz kıldıktan sonra 66 defa Lafza-i Celali okursa, Cenab-ı Hak, o kişiye bir melek tayin eder. O kişinin bütün hayırlı işlerine o melek aracılığı ile yön verir ve her türlü kötülüklerden de yine o melek vasıtasıyla koruya cağı bildirilmiştir.

Samimi ve ihlâslı bir kişi, İsm-i Azam olan Lafza- i Celali bir kağıt üzerine yazıp cenaze üzerine koyarsa, o cenaze kabir azabından kurtulur denilmiştir.

Temiz bir kağıda misk ve safran ile yazıp üzerin­de taşıyan kişi, daima koruma altında olur ve yüce Allah onu kötülüklerden korur. Bu kişi amir ve idarecilerin yanına gitse hürmet ve ilgi görür, onlardan gelecek kötü­lük ve şerlerden kurtulur, düşmanlarına galip gelir.

Bir kimse, Cuma günü oruçlu olarak öğle saatle­rinde gümüş bir yüzük üzerine Lafza-i Celali yazıp sağ elinin yüzük parmağında taşısa, her gittiği yerde sevgi ve hürmet görür, ihtiyacı varsa yerine getirilir, maksadına ulaşır.

Yüzük sol elinin yüzük parmağında olarak savaşa katılsa kazanır, mahkemeye gitse haklı olduğu anlaşılır, Allah’ın izniyle davayı kazanır ve temize çıkar.

Harap olmuş bir yere konulursa, oraya rahmet ve bereket yağar, mamur ve ihya olur.

Bu yüzüğü evlenmek isteyen dul bir kadın veya bakire bir kız parmağında taşısa kısa zamanda kısmeti çıkar evlenir.

Bir şeylerden korkan kimse, bu yüzüğü parma­ğında taşısa korkularından kurtulur ve korktuğu şeyler­den emin yani güvende olur, zarar görmez.

Hastalıklardan kurtulup şifa bulmak için temiz bir kâsenin içine 66 defa Lafza-i Celali yazıp yağmur veya memba (kaynak) suyu ile bozarak hastaya içirilirse, has­tanın eceli gelmemişse Allah’ın izniyle şifa bulur.

Cin musallat olmuş bir kimseyi, ondan kur­tarmak için, parmaklarına Lafza-i Celalin harfleri

yazılırsa, cin oraya hapsedilmiş olur ve musallat olduğu kişi de onun zararından kurtulur.

Cin yoluyla saraya tutulup bayılan kimseye, Laf- za-i Celal harfleri beyaz bir bez üzerine kesik harflerle yazılır ve bir kenarı yakılarak koklatılırsa saralı ayılır ve cin yanara, hasta kurtulmuş olur.

Kendisine cin musallat olmuş, saraya veya kara sevdaya tutulmuş, melankolik halleri olan bir kimseye İsmi-i Azam dairesi yazılıp üzerinde taşırsa, bu tür dert­lerden ve belalardan kurtulur…

Birçok İslam âlimi, evliya ve şeyh, Allah isminin, “İsm-i A’zam” olduğunu söyledikleri nakledilmektedir. Bu yüce ismin zikrine devam eden kimse, manen durma­dan yükselir ve maneviyat âleminin doruğuna erişir. Ne geri kalma, ne de olduğu gibi durup yerinde sayma söz konusu olmaz.

Bir hastaya 200 (iki yüz) kere “Lâ ilâhe illâ hû” okunsa, eceli gelmemişse şifa bulur denilmiştir.

Her namazdan sonra 100 (yüz) kere Kelime-i Tevhidi: “Lâ İlâhe İllallah” okuyan kimse, gaflet, unut­kanlık ve kalp kasvetinden kurtulur.

ALLAH’IN SIFATLARI

Allah’ın sıfatları, yüce Allah’ın kendisini bize tanıt­mak için Kur’an-ı Kerim’de bildirdiği özellikleridir ki, bunları her Müslüman’ın veya her inananın, her inan­mak isteyenin iyice bilmesi gerekir.

Allah’ın sıfatlarını tam olarak bilmeyen veya anla­mayan kimse hem yüce Allah hakkında yanlış kanaatlere sahip olur hem de imanını tehlikeye sokar.

Bilme, anlama ve inanmayı kolaylaştırır. “İnsan bil­mediğinin düşmanıdır” kuralınca, Allah hakkında ileri geri konuşup isyan edenler ve büyük, küçük çeşitli günahlara girenler, elbette Allah’ı bilmeyenlerdir. Onu se­vip saymayanlarla emir ve yasaklarına uymayanlar da öyle..

Bu nedenle, aşağıya kısaca açıklamaları ile kaydetti­ğimiz yüce Allah’ın sıfatlarını dikkatle okumak ve iyice anlamak gerekir. Allah’ın sıfatları iki çeşittir:

A – ZATİ SIFATLAR

Zati sıfatlara selbi sıfatlar da denilir. Bunlar sırf Al­lah’ın zatına yani kendine mahsus olan ve diğer varlık­larda bulunmayan sıfatlardır. Bunlar da 6 tanedir:

VÜCUT: Var olmak demektir. Allah vardır, birdir ve varlığı kendindendir. Varlığı başkasına bağlı olan ilah olmaz. Bu da Allah’ın tek, yani bir olması gerektiğine bizi götürür.

KIDEM: Ezeli olmak demektir. Allah ezelidir yani başlangıcı yoktur. Allah için bir başlangıç tayin edilemez. Her şeyden önce ve hiçbir şey yokken sadece Allah vardı. Var olan her şey sonradan Allah tarafından yaratılmıştır.

BEKA: Ebedi (bâki) olmak. Allah ebedidir. Baş­langıcı olmadığı gibi sonu da yoktur; ölümsüz ve bakidir. Allah yarattığı varlıklar gibi ölümlü ve sonlu değildir. Öyle olsaydı baki olmazdı. Oysa Allah hay ve kayyum- dur. Ölümsüzdür, diri ve bâkidir. Varlığı süreklidir.

VAHDANİYET: Bir ve tek olmak. Allah birdir ve tektir. Eşi, benzeri, ortağı, zıddı yoktur. Ne annesi-babası, ne de çocuğu vardır; bütün bunlardan ve diğer noksan sıfatlardan münezzehtir. Çoluk-çocuğu veya annesi- babası olan ilah olamaz. Çünkü her anne-baba bir başka anne-babaya bağlı olarak vardır. En sonunda anne ve babası olmayan ve yaratılmayan biri vardır ki, bütün anne-babaları ve çocukları yaratan odur. İşte O da Al­lah’tır.

MUHALEFETÜN Lİ’L-HAVADİS: Yarattığı ve sonradan olan varlıklara benzememek.

Yüce Allah, yarattıklarından hiçbirine benzemez. Çünkü her şey O yaratmıştır. Nasıl ki, kalemi yapan ka­lem gibi, saati yapan saat gibi, masayı yapan masa gibi değilse, Allah da yarattıkları gibi değildir. Bu nedenle yüce Allah’ı, kendi yarattığı herhangi bir varlığa benzet­mek yanlıştır. O (c.c), bizim benzettiğimiz bütün şekil­lerden uzaktır, münezzehtir.

KIYAM Bİ-NEFSİHİ: Kendi nefsiyle kaim ol­mak. Yani kendi kendine bulunmak, var olmak. Başka bir deyişle, hiçbir şeye muhtaç olmamak, eş-ortak, çoluk- çocuk, ana-baba, akraba ve benzerleri gibi, başka birine ihtiyacı olmamak.

Yüce Allah’ın varlığı kendinden olduğu ve kendi kendine yettiği için, herhangi bir canlı veya cansız eşya ve varlığa muhtaç değildir. Çünkü O (c.c), yemez, içmez, uyumaz, yorulmaz ve dinlenmeye ihtiyacı yoktur.

Zati sıfatlar Allah’tan başka hiçbir varlıkta bulun­maz. Çünkü bütün varlıkların yaratılışı, yaşayışı ve varlığı Allah’a bağlıdır. Sonradan yaratılmışlardır ve arızidir. Yani varlıklar ölüm ve hastalık gibi, şeylerle karşı karşı- yadırlar. Allah ise, varlıklarda bulunan bu sıfatlardan, yani özelliklerden, ya da niteliklerden uzaktır.

B – SÜBÛTİ SIFATLAR

Sübutuna yani Allah’ın varlığına delil olan, Allah’tan başka varlıklarda da kısmen bulunan sıfatlar sekiz tane­dir.

HAYAT: Diri ve canlı olmak. Allah diri ve canlı­dır. Eğer diri ve canlı olmasa, hayat sahibi olmasa, hayat veremez, canlıları yaratamaz, yaşatamaz ve idare ede­mezdi. Evrende her şey mükemmel bir düzen ve nizam içe risinde varlıklarını sürdüğüne göre, onlara bu düzen ve nizamı verip koruyup gözeten de ölümsüz ve sürekli canlı olmalıdır.

İLİM: Bilmek demektir. Allah (c.c), yarattığı ve yaşattığı varlıklara ve onların yaşadıkları evrene ait her şeyi, gizlisi ve açığı ile bilir. Bilmese idare edemez, herke­sin ve her şeyin istek ve ihtiyaçlarım yerine getirmezdi.

İnsanlar, bilmek için okuyup yazmaya, gezip görme­ye muhtaçtır. Allah için böyle bir şey söz konusu değildir. Onun ilmi ezeli ve ebedidir. Hiçbir zahmet ve meşakkate, hiçbir araç ve gerece gerek kalmadan her şeyi en ince teferruatına kadar bilir ve ilmi, görünen-görünmeyen, bilinen-bilmeyen her şeye nüfuz eder. Çünkü insan hafı­zasını da hafızaların alabileceği bütün ilim ve bilgileri, keşif ve icatları da yaratan odur. Bu yüzden gizli-açık yaptığımız ve söylediğimiz her şeyi zahmetsizce bilir.

SEMİ: İşitmek demektir. Allah-ü Teâlâ, her türlü ses ve fısıltıyı hiçbir alet ve edevata gerek kalmadan du­yar. Öyle ki, karanlık gecede kara taşın üzerinde yürüyen karıncanın ayak sesinden tutun da, yerin derinliklerinde, denizlerin dibinde kıpırdayan canlı ve cansızların sesleri­ni işitir.

İnsanlar, 20 ila 20 bin frekansları arasındaki sesleri açıkça duyabilir. Bunun altındaki veya üstüııdekileri an­cak bir alet yardımıyla duyacak bir kulak yapısına sahip­tir. Allah (c.c) ise, hiçbir alet veya cihaza ihtiyaç kalma­dan her tür frekanstaki sesleri duymakta ve dua edenlerin dualarına, yardım isteyenlerin çağrılarına cevap vermek­tedir.

BASAR: Görmek demektir. Allah gece ve gündüz, her türlü canlı ve cansızı görmektedir. Yarattığı şeylerin içini ve dışını hiçbir şeye ihtiyaç olmadan açık ve net bir şekilde görüp bilmektedir. Deyim yerindeyse; ak sütün içindeki ak kılı, zifiri karanlık bir gecede görmekte hiç zorlanmaz. Çünkü Onun insanlar gibi, görme boyutları sınırlı bir gözü yoktur. Hatta görmek için göze de ihtiyacı yoktur. Daha önce de söylediğimiz gibi, yarattıklarına benzemeyen yüce Allah, insanların görmek için göze, işitmek için kulağa, dokunmak için ele vs. ihtiyacı olduğu gibi, ne görmek için göze, ne duymak için kulağa, ne dokunmak için ele ve ne de konuşmak için dile ihtiyacı yoktur.

İnsanlar işitmede olduğu gibi, görmede de belli bir sınıra sahiptir. Bu gözle insan ancak belli şeyleri görebi­lir. Birtakım bilgisiz kimselerin “Allah’ı görmeye kalkma­ları” yada “varsa görünsün” demeleri de işte bu yüzden, abestir. Bu söz, bilinçsiz ve düşüncesizce söylenmiş boş bir sözden ibarettir.

Allah gözle görünmez, eserleriyle bilinir. Tıpkı bir ressam, bir şair, bir sanatkar gibi.. Nasıl ki, bir resim ressama, şiir şaire, sanat eseri sanatkârına işaret eder, varlığım kanıtlarsa, yüce Allah da evrende yarattığı ve bütün şairlere ve ressamlara ve bütün sanatkârlara ilham kaynağı olan eserleri ile kendi varlığını kanıtlamakta, “bunları ben yarattım” diye bizlere ilan etmektedir. Çün­kü bütün evren yeri ve göğü ile baharı ve kışı ile, onun her mevsim değişip tazelenen ve yenilenen bir sergisi gibidir.

İRADE: Dilemek, istemek demektir. Allah her­hangi bir şeyi diler veya isterse o hemen olur. Onun ya­ratma ve var etmedeki gücü hiçbir şeyle kıyaslanamaz. O (c.c), herhangi bir şeyin olmasını istediği zaman ona sadece “ol” demesi yeter. İstediği şey hemen olur. Onun iradesine kimse müdahale edemez. Allah’ın yapmak iste­diği bir şeyi kimse engelleyemediği gibi, yapmak isteme­diği bir şeyi de kimse yaptıramaz. Allah iradesinde hür­dür, dilediği gibi davranır. Ancak bu, kullarına ve yarat – hğı varlıklara zulmeder anlamında değil. Aksine O (c.c.),yarattığı varlıkların hiçbirini ayırt etmeksizin, hepinse merhamet eder, şefkat gösterir. Zaten şefkat ve merha­meti yaratan da odur. Kullarına veya diğer canlılara ver­mek istemeseydi, onlara isteme duygusu, yani irada ver­mezdi. Demek vermek ve ihsan etmek istiyor ki, irade vermiş.

Öte yandan irade, insanlara hareket ve davranışla­rında, istek ve ihtiyaçlarını gidermede tam bir serbestlik sağlamak için verilmiştir. Neticesine katlanmak şartıyla insan, iradesinde hür ve serbesttir. İster doğru yapar, isterse yanlış, ister inanır, ii erse inanmaz. Ama bir gün yaptığı yanlışların ve inkârcılığın bedelini ödeyeceğini de bilmelidir.

Buna rağmen insanın iradesi sınırlı, Allah’ın iradesi ise sınırsızdır. İnsan diler ancak yapamaz, Allah diler ve yapar. İnsanın dilek ve isteklerini yerine getirip yaratan da yine iradesi sonsuz ve sınırsız olan Allah’tır.

KUDRET: Gücü yetmek demektir. Allah’ın her şeye gücü yeter. Onun hakkından ve üstesinden geleme­yeceği hiçbir iş ve olay yoktur. İnsanlar gibi aciz ve zayıf değildir. Hastalık, yaşlılık ve ölüm gibi illetlere müptela olmaz. Çünkü onları da kendisi yaratmıştır. Kendi yarat­tığı kanunlara ve kurallara mahkûm olmaz. O her şeyin hâkimidir.

KELAM: Konuşmak, söz söylemek demektir. Al­lah (c.c), gerek vahiy yoluyla insanlarla, gerekse direkti olarak peygamberleriyle konuşmuştur ve isterse yine konuşur. Her İlahi Kitap Onun konuşmasından bir par­ça, yazmasından meydana gelmiş bir eserdir. Allah’ın kitapları, aynı zamanda Onun kullarıyla bir çeşit konuş­masının örneğidir.

Allah (c.c), yazmak için kaleme muhtaç olmadığı gi­bi, konuşmak için de dile muhtaç değildir. Bunlar ancak insanlar için geçerli olan şeylerdir. Allah için ise hiçbir geçerliliği yoktur. Zaten onun kendini anlatması için konuşmasına gerek yoktur. Çünkü yerlerde ve göklerde bulunan her şey Onu anlatan birer kitap ve birer dil ve hitaptır.

TEKVİN: Yaratmak demektir. Allah yerde ve gökte gördüğümüz ve görmediğimiz ve ileride göreceği­miz her şeyi yaratandır. Zerreden küreye, karıncadan gergedana, atomdan güneşe kadar ne varsa hepsini ve her şeyi O yaratmıştır. Yaratmada hiçbir zorluk ve meşakkat çekmez. Yaratmak istediği şeye “ol” demesi yeterlidir. Sınırsız ve sonsuz yaratma gücüne sahip olan Allah (c.c.), aynı zamanda yok etmek için de bir şeye sadece “yok ol” derse, o şey anında yok olur gider. Evreni bir tek atom­dan yaratan yüce Rabbimiz, günü ve saati geldiğinde yine her şeyi o tek atoma dönüştürüp, yaratılışı nasıl başlattı­ğını bizlere idrak ettirecek ve hatta gösterecektir. Çünkü bu Ona zor değildir.

BİR HATIRLATMA

Cenab-ı Hakkın bütün isimleri, insanın kalbi durumu­na ve vaktine göre istediği miktarda, istenildiği vakitte oku- nulabilir. En güzel okuma ise, O’nun rızasını kazanmak için yapılandır. Ancak, bir maksadı ve bir isteği olan kimsenin bu amaçla okunmasında da hiçbir mahzur yoktur. Yeter ki gayrı meşru yani dinin özüne uygun olmayan ve helal olma­yan bir şey istenmesin ve günaha sevk edici bir durum içine girilmesin.