Yusuf Kuyudan Kurtarılıyor

By | 10 Mart 2015

yusuf-kuyudan-kurtariliyorÖteyanda, akşam vakti on kardeş obaya dönmek üzere kuyudan ayrılırken bir kervan da develerinin çanları çalına çalına, kuyu başına doğru ilerlemekteydi.
Kervan nihayet kuyunun başına geldi, durdu. Kervanbaşı:

— Sakalar kırbaları indirsin! Kuyudan su doldursun! diye bağırdı. Sucular, develerden atladılar. Kuyu başına geldiler. Kuyuya bir kova sarkıtıldı.

(1) Yûsuf sûresi, âj’et: 17
(2) Yûsuf sûresi, âyet: 18

Yusuf, yukarıdan bir kovanın atıldığını görünce hemen, kendisini kovanın içine attı. Sucular ağır kovalarını zorla yukarı çektiler. İçinden güneşler gibi parlak, aylar kadar güzel bir delikanlı çıktı. Hemen:

— Müjde! Müjde diye bağrıştılar. Bakın, bakın! İşte bir delikanlı!
Yusuf un elinden tutan sucular onu kervanbaşına götürdüler.

O da Yusuf’u bir ticarî mal gibi gizledi. Yüce Allah ise her şeyi görüyordu. Ve kervanbaşının bütün yaptıklarını baştan başa biliyordu. Yusuf, Mısır’a getirildi. Orada bir kaç gümüş parçasına, adetâ çok ucuza satıldı. Çünkü onu yanlarında alıkoymak istememişlerdi.
Kuran-ı Kerim Yusuf’un kuyudaki olayını böyle anlatır. Tevrat ise: Yusuf un kervanbaşıya satıldığını şöyle hikâye eder:

— Yakub’un on oğlu Yusuf’u kuyuya attıktan sonra yemeğe oturmuşlardı ki, gözlerini kaldırdılar. Cilâd dağı tarafından İsmail’lerin bir kervanının geldiğini gördüler. Kervandaki develer heybe, heybe, denk denk baharat, pelesenk ve mürüsâfi denilen Yemen ziyneti getirmekteydiler. Bunları Mısıra götürüp satacaklardı.
On kardeşten biri olan Yahuda:

— Ey kardeşler! dedi. Yusuf’u öldürmekle, aç bırakmakla onun kanını gizlemekte ne mânâ var, ne de fayda. Geliniz, biz onu şu İsmail’lere satalım. Elimizi ona dokundurmayalım. Çünkü ne de olsa : bir kardeşimizdir, canımızdır, etimizdir!

Dokuz kardeş Yahuda kardeşlerinin sözünü dinlediler. Kervanın yaklaşmasını beklediler.

Midyanlı tüccarların kervanı şimdi yanlarına gelmişti. Yusuf’un kardeşlerinden birkaçı kara kuyuya inerek Yusuf’u çıkardılar. Kervanbaşına götürüp:
— Bir kölemiz var! Satın alır mısınız? diye sordular.
Kervanbaşı, karşısında satılığa getirilenin kendilerine çok para getirecek kadar ay yüzlü Yusuf u görünce:
— Satın alırım, kaça? diye sordu.
— Yirmi parça gümüşe!
Kervanbaşı gümüş paraları saydı, onlar da Yusuf’u aldılar, bir deveye bindirdiler, Mısır’a götürdüler. Ruben ise Yusuf’u kuyudan çıkarmak için kuyuya geldiği zaman kuyuda Yusufu göremeyince elbisesini yırtmağa, haykırmağa, ağlamaya başladı. Kardeşlerinin yanına döndü:
— Yusuf kuyuda yok! Ben şimdi nereye gideyim? diye bağırdı.

Yusuf’un entarisini eline aldı. Bir teke yavrusu kesti. Kanını entariye buladı. On kardeş alacalı entariyi babalarına götürdüler. Ona uzattılar:
— Bak, baba, bunu bulduk! dediler. Bu entari oğlun Yusuf’un mudur? Yoksa değil mi?
Hz. Yakub gözlerini kanlı entariye dikti. Onu tanımıştı. İşte Yusuf’un uzun gömleği idi bu!

— Yusuf’un gömleği, Yusuf’un gömleği bu! diye haykırdı. Oğlumun gömleğidir bu! Onu bir yırtıcı hayvan yemiş olmalı. Yusuf’u mutlaka parçalamıştır.

Hz. Yakub çılgına dönmüştü. Elbisesinin yakasını parçaladı. Beline bir çul bağladı. Yusuf için mateme girdi. Bütün oğulları, bütün kızları:
— Babamız; babamız! Üzme kendini! Ağlama, sızlama! Matem tutma! Çullara bürünme! diyerek ona teselli vermeğe çalıştılar. Fakat Hz. Yakub bir türlü teselli bulamadı:

— Mezara, oğlumun yanma ben bu yasla, bu matemle ineceğim! dedi. Yine ağladı, yine ağladı.