Yaşlı bir sahabe Uhud Savaşı öncesinde oğluna, “Oğlum ben yaşlıyım. Üç kız kardeşin var. Bana bir şey olursa onlara sen bakarsın. Savaşa ben gideyim,” der ve Uhud Savaşı’nda şehit düşer. Bu genç sahabe şunları nakleder, “Babamın naaşı da bu sel sonrasında ortaya çıktı. Sanki dün defnedilmiş gibi duruyordu. Eli alnındaydı. Elini alnından çektik. Alnındaki yaradan kan akmaya başladı.” Bu hadise savaştan bir süre sonra meydana gelmiş. Peki Uhud’dan yüzlerce yıl sonra meydana gelen bir hadiseye ne dersiniz?
Kıymetli bir hocamızdan dinlemiştim. 1970’lerde kahvehane sohbetleri yapıyormuş. Şehitlerin ölmediğine dair yukarıdaki hadiseyi anlatınca sohbeti dinleyen bir amcamız elini kaldırarak konuyu pekiştiren şu olayı anlatmış, “Ben 1950’lerde Medine’de işçi olarak çalışıyordum. Şiddetli yağan bir yağmur sonrasında toprak kaydı. Birtakım kabirler açıldı. Baktık sapasağlam duruyorlardı.”
Okçular Tepesi’nden aşağıya inerek Şühedâ-yı Uhud’un bulunduğu yere gidiyoruz. Osmanlılar döneminde buradaki birçok sahabenin kabrinin üzerinde bir türbe mevcut iken bugün Cennetü’l-Bâkî’de olduğu gibi tamamen düzlenmiş bir zeminle karşılaşıyoruz. Etrafı duvarlarla çevrili bu yerin parmaklıklı penceresine yaklaşıyoruz. İçeride sadece iki kabir görünüyor. Bunlardan birisi “Allah’ın arslanı” olarak nitelendirilen ve Peygamber Efendimiz’in(sas) amcası olan EIz. Hamzatra), bir diğeri de gençliğiyle ve yakışıklılığıyla meşhur, Mekke’nin en zenginlerinden biri iken Efendimiz’i(sas) kabul eden ve Medine’ye giderek, hayatı pahasına İslam’ın tebliği ile meşgul olan Mus’ab bin Umeyr(ra)… Onlara ait nice hatıra geçiyor aklımızdan. Uhud sonrası şehit düşen Mus’ab bin Umeyr(ra) Hazretleri’nin kılığına girip akşama kadar savaşan bir melek, şehitler defnedilirken cesedini tamamen örtebilecek bir kefen bulunamaması ve daha neler… Çile devrinin insanları gül devrini görememişlerdi. Ama bizlere bu örnek alması yaşantılarıyla harika bir misal bırakmışlardı.
