Fahreddin Paşa Ve Çekirgeler

By | 1 Ağustos 2019

 Bu mukaddes topraklara ne zaman gidilse, ayrılık vakti geldiğinde insan bir buruklaşır. Acaba bir daha gelebilecek miyiz? Bu mübarek Kâbe’yi görebilecek, Efendimiz’in(sas) ayak bastığı bu mekânlara yüz göz sürebilecek miyiz diye bir düşünce alır hemen herkesi. O ziyaretin son namazı Kâbe’de kılındıktan sonra boyunlar biraz daha bükük, sırtlar daha bir kamburlaşmış olarak çıkılır Mescid-i Haram’dan.

İşte böyle güzel bir ziyaretin nihayetinde aynı haletiruhiye ile Mescid-i Haram’dan ayrılırken binbir düşünce aklımızda dolaşmaktaydı. Birazdan buradaki mermerleri bile özleyecek hale geleceğiz diyorduk. Gözüm, yerdeki beyaz mermerlere ilişti birden. Üzerlerinde küçücük canlılar vardı. Bazen minik adımlarla yürüyen bazen de oradan oraya sıçrayıveren çekirgelerdi bunlar. Mescid-i Haram’m beyaz mermerleri üzerinde dolaşan bu çekirge sürüleri birden beni alıp I. Dünya Savaşı günlerine götürdü. Dostların düşmanla işbirliği yaptığı, Osmanlı’nm hemen her coğrafyada sırtından hançerlendiği günlere. Yıl 1916’nın sonu. Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı’nda. Düşmanın hedefi İstanbul’u almaktır. En yakın yer olan Çanakkale’yi geçmeye çalışırlar ama muvaffak olamazlar. Sonra Bağdat’a saldırırlar. Ama Selmân-ı Pak’ta darmadağın olurlar. Sonra Mekke ve Medine’yi ele geçirmek isterler. Bu amaçla kandırdıkları birtakım insanları da kullanarak bu bölgeye yoğunlaşırlar. Şam’da bulunan Osmanlı paşası hemen Hicaz bölgesine ulaşmıştır. Bu büyük kumandanın adı Fahreddin Paşa’dır. Burada muhteşem bir sistem kurarak şehirleri savunmaya başlar. 1919 yılma kadar cesaretle ve kahramanlıkla mücadele edilir bu cephede. Düşman hâlâ Medine’ye girememiştir. Ancak açlık had safhadadır. Düşman, şehre en ufak bir gıda maddesi bile sokturmamaktadır. Açlıktan ölümler başlayınca Fahreddin Paşa bir gün cuma namazında minbere çıkar ve askerlerine hitaben, “Evladlarım biliyorum çok açsınız. Aylardır doğru dürüst bir şey yiye- mediniz. Ama unutmayın, biz burada Kâinatın Efendisi’ni(sas) müdafaa ediyoruz. Bu sebeple açlığınız iyice bastırdığında çölden çekirge
toplayın, çekirge yiyin. Çekirge eti serçe etine benzer. Zamanında sahabe de yemiştir, siz de yiyebilirsiniz,” diyerek askerlerini ikna etmeye çalışır.
Naci Kıcıman, “Medine’de bize bu hadiseyi anlattıktan sonra askerin gözü önünde çekirge kavurttu ve yedi. Hepimiz heyecanla, ‘Acaba gerçekten yiyebilecek mi?’ diye bakıyorduk. Ama kendisinde en ufak bir tereddüt bile görmedik. O askerlerine her konuda öncü olan bir kişiydi,” diyerek o günleri anlatır.
1919 yılının başına gelinmiştir ve artık bütün Müslümanların hâmisi olan Osmanlı Devleti sekerât haline girmiştir. Düşman, kuşatmayla bu bir avuç insanı dize getirmenin mümkün olmadığını anlayınca fitne ateşini yakmaya karar vermiştir. İstanbul’dan gelmiş gibi gösterilen bir sahte görevli Medine’ye getirilir. İşte ne olmuşsa bundan sonra olur. O kuvvetli ittifak parçalanmaya başlar. Fahreddin Paşa’nın şahsına yapılan suizanlar meyvesini verir ve Medine müdafaası çöker.Bu süreçte insana en ıztırap veren husus, Fahreddin Paşa’mn teslim sırasındaki tavırlarıdır. O, son ana kadar buraları müdafaadan geri kalmamıştır. Hatta düşman şehre girdiğinde bile o, Efendimiz’in(sas) kabr-i şerifinin yanma gitmiş, “Benim buradan ancak ölüm çıkar,” diyerek burada kalmayı ve buraya düşmanı sokmamayı düşünmüştür. Fakat artık yapılacak hiçbij” şey kalmamıştır. Paşa, askerini kırdırmamak için teslim olmaya karar vermiş ve Efendimiz’in huzuruna giderek, “Biz buralara Seni müdafaaya gelmiştik ama şu an senin müdafaana muhtacız ya Resulullah!” diye inlemiş ve neticede, “Ben düşmana teslim-i silah etmem,” diyerek kılıcını Efendimiz’in (sas) mübarek türbesine bırakmış ve oradan öyle ayrılmıştır.Bakın Medine Müdafaası kitabının yazarı ve Fahreddin Paşa’nm yardımcısı Naci Kıcıman bu ızdıraplı ayrılışı nasıj anlatıyor, “Fahreddin Paşa ve yakın kumandanları olan bizler, esir olarak ellerimiz bağlı Medine’den çıkarılırken, bir yandan ağlıyor bir yandan da bir şiiri terennüm etmeye çalışıyorduk. Bu şiir ihtiyat mülâzımlarımızdan İdris Sabih Bey’in yazdığı, aslında bu zor günlerde Efendimiz’e bir sesleniş niteliğinde olan dua gibi bir metindi.”
Naci Kıcıman, yaşadıklarını böyle aktarmıştı istikbalin nesillerine. Medine’den Malta Adası’na kadar uzayacak sürgün yoluna çıkarken bir yandan ağlıyor bir yandan da bu şiiri okuyorlardı. Tabii bu arada başlarını ikide bir geriye çevirip arkalarında bıraktıkları yeşil kubbeye doğru yaşlı gözlerle bakıyorlardı.