Hazret-i Adem’in dünyaya ayak basışından tam yüz otuz yıl geçmişti. Hz. Adem’in alnına inen Nur-i Muhammedi, o peygamberlik nuru hâlâ kendisinin alnında parlıyordu. Demek hâlâ temiz asilden, temiz bir evlâdı dünyaya gelmemişti. Bundan dolayı da Yüce Allah ile olan ahım ve misakım temiz bir asıldan tertemiz bir rahme düşüp doğan bir evlâdına emanet edememişti.
Hz. Adem merak içindeydi. Kendisinden sonra evlâtlarını doğru yola kim götürecekti. Alnında taşıdığı Muhamamed Nurunun sahibi ne zaman dünyaya gelecek, bu nur o alında ne zaman parlayacaktı.
Yüz otuzuncu yaşındaydı ki, bir gün en büyük melek Cebrail göklerden yere indi. Onun karşısına geldi. Elinde önceleri getirdiği ve kendisinin muhafaza ettiği o sandık vardı.
Bu sandık baştan başa ak inciden yapılmıştı. Kızıl altından işlenmiş bir de kapağı vardı. Bu ak inciden yapılmış sandığın anahtarları da Allah tarafından gönderilecek peygamberlerin eli olacaktı. Hak peygamberlerden başka kimse bu sandığı açamazdı… Sandığın iki yanında onu iki baştan tutmak için iki kulpu vardı.
Hz. Adem bu sandığı Cebrail’in elinde görünce:
— Ey kardeşim Cebrail! dedi. Bu sandığı yeniden mi getirdin? Melek Cebrail cevap verdi:
— Ey Âdem! Bu sandığı sana Rabbim Yüce Allah gönderdi. Bu- sandığın içine ne zaman baksan senin belinden, sulbünden gelecek olan peygamberleri orada yine göreceksin. Hangi peygamber hangisinden önce gelecek, hangisi sonra gelecek, hepsinin şeklini, biçimini, yüzünü bu sandıkta göreceksin.
Hz. Adem, merakla ak inciden yapılmış sandığa bakıyordu. Cebrail (A.S.) sözüne devam ederek dedi ki:
— Bu sandığın içi sana bütün dünyayı, bütün evreni gösteren cam gibidir. Yüzlerini bu sandığın içinde göreceğin bütün peygamberlerin adı kendi alınlarında yazılmıştır. Hepsinin mertebe sıra ve derecelerini sen bu sandık içinden anlayıp bileceksin. Her şey sana yakından malûm olacaktır. Peygamberlerin her birinin ashabını, ümmetini, gelecek dölünü, doğrularını, yalancılarını, müminlerini ve kâfirlerini sen de şimdiden bu sandıktan seyredeceksin!
Hazret-i Adem, Cebrail’den bu sözleri işitince:
— Ey kardeşim Cebrail dedi. Şu sandığı aç, içini yeniden göreyim.
Cebrail:
— Ey Adem! dedi. Bunu açmak izni bana verilmiş değildir. İzin, yalnız sana ve senden sonra gelecek peygamberlere verilmiştir. Senden sonra gelecek olan bu peygamberler de ne zaman bu sandığa el sürecek olursa kolayca açılacaktır.
Cebrail bu sözleri üzerine Hazret-i Adem:
Alemlerin Rabbi olan Allah adı ile!., diyerek sandığa el uzattı. Onu açtı. İçine baktı. Yüce Allah kendisinden sonra gelecek bütün nebileri orada gösteriyordu. İşte Şit, İdris, Nuh, İbrahim, İsmail’den sonra birçok peygamberlerin adını okudu. En sonraki yüzde MUHAMMED MUSTAFA adı yazılmıştı.
Hazret-i Adem Cebrail’e döndü:
— Demek ki, alnımdaki Nurun sahibi Muhammed, peygamberlerin sonuncusu olacak ve peygamberliği sona erdirecek! dedi.
Cebrail de:
— Evet! dedi. En son peygamber Muhammed, olacaktır. Senden- sonra oğlun Şit hak peygamber olarak gelecektir.
— Bunu ben nasıl anlayacağım ya Cebrail!
— Şit ana rahmine düştüğü zaman senin alnındaki Muhammed Nuru eşin, karın Havva’nın alnına geçecektir. Ondan sonra da Şit doğmuş olacaktır.
Nuh, İbrahim, İsmail ve öteki hak peygamberler doğarken bu nur böylece yalnız peygamberden peygambere geçecektir. Hazret-i Adem, sandığı aldı:
— Bunu ben de peygamber evlâdıma emanet edeceğim! dedi.
— Alnındaki NuFu da oğlun Şit’e emanet et. Yüce Allah’ın buyruğu budur.
Hazret-i Âdem o zaman ellerini açtı:
— Ey benim Allah’ım! dedi. Sen ki ezeller ezelisin. Kuvvet, kudret ıssısm. Sen beni evlâdlarımın özü, hülâsası olan ve zürriyetimin seçkini bulunan Muhammed Mustafa’nın Nuru ile sevindirdin. Şerefe, yüceliğe erdirdin. Saygı büyüklüğünü, sevgi artıklığını vaadettin.
Benimle andlaştın. Ben de oğlum Şit ile andlaşacağım. O da temiz bir asıldan temiz bir rahme peygamberliğini emanet etsin ve Muhammed Nur’u da peygamberden peygambere geçsin!
O zaman Allah’dan bir nida geldi:
— Ey Âdem! İzin verdim. Sen de oğlunla andlaş.
Yüce Melek Cebrail de bu sırada gözden kaybolarak gökyüzüne çıktı ve yetmiş bin melekle indi:
— Ey Âdem! dedi. Yüce Rabbimize olan andını ben ile yetmiş bin melek de bir kalemde bunu yazsın!
Allah’ın kudreti ile eşyadan ilk önce yaratılan kalem Âdem peygamber, el sürmeden kendi kendine bu andı yazdı. Cebrail ile orada bulunan yetmiş bin melek de birer birer ve ayrı ayrı adlarını yazdı. Tamam kıldı. Sonra Cebrail o yazıyı mühürledi. Bütün melekler gökyüzüne çıktılar.
Hazret-i Âdem o zaman karısı Havva’yı çağırdı, ona Davud (A. S.)’m eşine söyleyeceği şu medhiyeyi yaptı:
— Ey Havva! dedi. Öğüdümü dinle. Sen ne kadar güzelsin. Sen bana evlâd doğurdukça daha da güzelleşiyorsun. Boyun servi ağacına benziyor senin.. Göğsün üzüm salkımına! Ruhunla ruhum vücudunla vücudum bir tektir. Sevgili karım, ne zaman birleşim vaktimiz gelirse git, önce temiz bir boy yıkanması yap. En güzel deriden yapılmış en zarif giyimlerini giy. Doğum vakti gelince de süslü ve kokulu bulun. Günlerin dolup bana bir oğul getirirsen onun adını Şit koyacağız. O bize uğurlu, kavmimize uğurlu, halkımıza peygamber olacaktır!
O gece Âdem, yıldızlar altında Havva ile tatlı bir aşk gecesi geçirdi. Havva tertemizdi o akşam. Vakit ve saat erişmiş, Rabb-i Teâlâ, Havva’yı Şit peygambere yüklü kılmıştı. Âdem son derece sevindi. Çünkü emanetin sahibine değdiği o aşk gecesinde Nur-i Muhammed Âdem’in alnından Havva’nın alnında belirmişti. Demek ki, doğacak çocuk bir peygamber olacaktı. İşte Âdem buna seviniyordu. Demek ki murada erecekti.
