Peygamber Efendimizi anlamanın bir yolu da 0’nun (sas) yaşadığı coğrafyadaki insanları tanımaktan geçiyor. Hatta 0’nun (sas) pak soyuna ait seyyid ve şeriflere rastlarsanız ne âlâ. Mekke’de bu güzel soydan gelen insanlar mevcut. Hatta bazıları âlimdir ve bazı akşamlar Hadis dersleri bile yapıyorlar. Biz de böyle bir toplantıya katılarak istifade etmeyi planladık. Yatsı namazı sonrası Mekke içinde, yüksek bir tepenin sırtlarındaki bir eve gittik. Buralar aşağıya göre bir hayli havadardı. Evin girişinden merdivenle üst katta bulunan geniş bir taraçaya çıktık. Orada sarıklı, takkeli, başı açık, yazmalı farklı kıyafetlerde minderlere kurulmuş 50’ye yakın kişi vardı. Biz de üstümüzdeki kısa kollu tişörtlerle gidince tam bir renklilik oldu. Tam karşıda, bir sedirin üzerinde oturan 5-6 kişi vardı. Herkes bu kişilerin arasında oturan ve hadis dersi yapan kişiyi dinliyordu. Tabii ders dili Arapça olduğu için çoğumuz anlatılanları anlayamıyorduk. Konuşan kişi bir hayli uzağımızdaydı fakat farklı bir görünüşü vardı. Omzunda yeşil bir örtü vardı. Herhalde bu yeşil örtü Efendimiz’intsııs! soyundan geldiğinin bir emaresiydi. Çünkü Osmanlı zamanında Efendimiz’in soyundan olanlar yeşil kavuk takar ve yeşil cübbe giyerlerdi. Onlara toplum içinde sonsuz bir hürmet gösterilirdi. Osmanlı padişahları tahta çıkarken onların elinden kılıç kuşanırlar ve vazifeye öyle avdet ederlerdi.
Az sonra hadis dersi sona erdi ve herkes halkalar oluşturmaya başladı. Meğer yemek sinileri gelecekmiş. Biz de halka olduk. Geniş siniler içerisinde pilav geldi. Sarı renkli bu pilav Özbek pilavına benziyordu. Yanında da tabak tabak meyveler vardı. Bu güzel yemekten sonra insanlar yavaş yavaş dağılırken biz sohbeti yapan bu güzel insanların yanma doğru gittik. Dersi yapan kişi Seyyid Ömer Geylânî adında kıymetli bir zattı. Bir de tefsiri varmış. Yanına gelen herkesle özel olarak ilgileniyor ve hiç kimseyi kırmamaya çalışıyordu. Eğer bu kişi seyyiddir denmeseydi bile topluluk içinde fark edilirdi. Çünkü her açıdan farklıydı. Bizi yanına buyur etti. Selam verdik ve oturduk. Kendimizi tanıtıp, Türkiye’den geldiğimizi söyledikten sonra tatlı bir hasbihale başladık.
Sohbetimizin konusu bir aralık Osmanlıya geldi. Kendisi konuşması içinde Türklerin tarih boyunca İslamiyet’e bayraktarlık yaptığından, onu korumayı kendilerine en önemli görev bildiklerinden bahsetti. Sonra Efendimiz’in^’5′ soyundan geldiğini hatırlatarak, Ehl-i Beyt’e düşen vazifelerin neler olduğunu sorduk. Cevabı, “Islamm tebliğinde en büyük vazife Ehl-i Beyt’e düşüyor. Ehl-i Beyt İslamiyet’i iyi öğrenmeli, iyi yaşamalı ve dünyaya en güzel şekilde yansıtabilmek. Asıl Ehl-i Beyt İslam’ı yaşayan ve Efendimiz’in(sas) ahlakını hayatına hâkim kılan, Allah Resulü ile irtibatını devam ettirendir. İstikamet içerisinde olan ve bu istikametini bozmayandır. Değişmeyen değiştirmeyendir,” şeklinde oldu.
Sohbetimizi, “Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzünde- kiler de size merhamet etsin,” Hadis-i Şerifini hatırlayarak bitirdik. Görüşmemiz esnasında, Seyyid Ömer ve yanmdakilerin, bir ay sonra İstanbul’da düzenlenecek Risale-i Nur Sempozyumu’na katılmak ve Bediüzzaman ile ilgili görüş bildirmek üzere Türkiye’ye geleceklerini öğrendik. Bunun üzerine onları Topkapı Sarayı’nda gezdirme sözü verdik. Bir ay sonra İstanbul’daki bu buluşma gerçekleşti. Seyyidler ve misafirleriyle hep beraber Topkapı Sarayı ziyaretimizi gerçekleştirdik.
Seyyidleri bu ziyarette en çok etkileyen şey, sarayın dört bir yanma ecdadın nakşettiği âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler oldu. Bizi en çok etkileyen şey ise onların, Efendimiz’in(sas) emanetlerinin bulunduğu Hırka-yı Saâdet Dairesi’ne girerken daha en dışarıda ayakkabılarını çıkararak içeriye çıplak ayakla girmeleri oldu.
