Semâ’ın Tesir Ve Edebleri

By | 4 Ağustos 2014

feraceler

zor durumda okunacak dualarSemâ’ın Tesir Ve Edebleri
bemâ’da üç makam vardır. Birincisi anlamak, İkincisi vecd, üçüncüsü hareket. Her biri için anlatılacak şeyler vardır.
BİRİNCİ MAKAM: Anlamaya dairdir. Ama semâ’ı olduğu gibi ve gafletle dinleyen, yahut aklına insanları getiren, anlaması ve hâli hakkında söz söyleyenlerden daha aşağıdır. Din düşüncesi, Allah sevgisi kalbinde galib olanlar da iki derecedir.
Birinci derece: Müridin derecesidir. Talebinde ve kendi yolunda ilerlemesinde çeşitli hâller olur. Kabz, bast, kolaylık, zorluk, kabul eserleri, red eserleri, kalbini bütün bütün kaplar. Gazap, kabul, red olma, kavuşma, ayrılma, yaklaşma, uzaklaşma, razı olma, kızma, ümitli olma, ümitsiz olma, ayrılma, birleşme, korku, emniyet, sözünde durma, sözünde durmama, kavuşma sevinci, ayrılık üzüntüsü ve buna benzer sözler duyarsa, kendi hâline iner ve kalbindeki ateşi parlatır. Böylece çeşitli hâllere kavuşur. O hâller esnasında çeşitli düşünceleri olur. Şayet ilim ve itikat temeli kuvvetli değilse, semâ’ esnasında küfre götüren düşüncelere saplanır. Meselâ Allahü Teâlâ hakkında söylenemeyen şeyi semâ’ edince böyle olur. Şiir:
Önce minnet ederdin, şimdi nerde o meyil?
Bak, bugün ümitsizlik, eskisi gibi değil.
Hangi mürid başlangıçta çabuk giderse, sonra yorulur, yavaşlar. Zanneder ki, Allahü Teâlâ’nın kendisine inayeti ve meyli vardır, fakat bugün değişti. Bu değişmeyi Allahü Teâlâ hakkında bilir. Bu ise küfürdür. Halbuki bilmesi icabederdi ki, Allahü Teâlâ’da değişme olmaz. O, değişen değil, değiştirendir. Sıfatının, hâlinin değiştiğini bilmelidir. Görülen mânâlar örtüldü bilir. Fakat o taraftan, menetme, örtme ve üzme olmaz. Bilâkis, dergâhı İlâhi açık °1UP, güneşin ışığını saçması gibi feyiz ve nur saçıyor. Bir kimse duvarın arkasına gider, nurundan saklanırsa güneşte değil, kendinde değişme olur. Şöyle demelidir.
Güneş yükseldi güzel, karanlık kalmamıştır.
Bir kimseye parlamazsa bedbahtlığındandır.
Hicabı, örtüyü, bedbahtlığına, nasipsizliğine vermelidir. İşlediği kusurları düşünmeli, Allahü Teâlâ’ya kabahat bulmamalıdır. Bu misali vermemizin sebebi, noksan ve değişen sıfatları kendinde düşünmeli. Cemâl ve Celâle ait olanları Allahü Teâlâ hakkında bilmelidir. Eğer ilim sermayesi yoksa, kısa zamanda küfre düşer de haberi bile olmaz. Bunun için semâ’ın Allah’ı sevmek üzerine tehlikesi büyüktür. Semâ’ın Tesir Ve Edebleri
İkinci derece: Müridlik derecesinden geçenlerin, makamlara ait hâlleri geride bırakanların, hâllerin sonuna, yâni fenâ ve yokluk makamı olan Allahü Teâlâ’dan gayri her şeyi yok bilme derecesine ulaşıp vahdet i vücud söyleyip, Hak’tan başkası yoktur, diyenlerin senıâ’ı, mânâları anlamak, düşünmek değildir. Belki de kendine semâ ulaşınca o yokluk ve tevhid hâlleri kendisinde tazelenir ve tamamen kendini unutur. Bu âlemden haberi olmaz. Hattâ ateşe düşer de anlamaz. Nitekim Şeyh Ebü’lHasanı Nûrî (rahmetullahi aleyh) semâ’ esnasında şeker kamışı kesilen bir yere geldi. Ayakları kesildi de farkına varmadı. İşte hakikî semâ’ budur. Ama mü ridlerin semâ’ı insanlık sıfatları ile karışıktır. Bunda ise semâ’ kendini tamamen kendinden alıyor. Yusuf aleyhisselâmı görüp, kendilerini unutup, ellerini kesen kadınlar gibi oluyor.
Bu kendinden yok olmayı inkâr etmeyip, «Ben onu görüyorum, nasıl yok olmuştur?», demeyesin. Çünkü o, senin şahıs olarak gördüğün, o değildir. Öldüğü zaman yok oldu dediğin değildir. O hâlde onun hakikati, marifet mahalli olan lâtif mânâdır. Şeylerin tanınması onun tarafından kaybolunca, bilinmeyince hepsi onun hakkında yok olmuştur. Allahü Teâlâ’nın zikrinden başkası kalmayınca her şey fâni olur ve bâki olan kalır. O hâlde tevhidin mânâsı, Allahü Teâlâ’dan gayrisini görmemek olur ve «Yalnız O vardır, ben yokum», der. Tekrar der ki: «Ben de O’yum». Birçokları burada yanıldılar ve bunu hulûl mânâsına anladılar. Bazıları da Hak’la birleşti mânâsını çıkardılar. Bu, hiç ayna görmemiş bir kimse gibidir ki, aynaya bakıp, kendini gördüğü zaman, aynanın içine girdiğini, yahut kendi suretinin, aynada bulunan hususiyet sebebiyle, kırmızı ve beyaz görünen aynanın sureti olduğunu düşünür. Eğer aynaya girdiğini zannederse hulûl olur, ayna kendi şeklini almıştır düşünürse birleşme olur. Her ikisi de yanlıştır. Aslında, ne sûret ayna olur, ne ayna sûret olur. Fakat öyle görünür. Böyle sananlar işlerin hakikatini anlayamayanlardır. Böyle bir kitapta bunu uzun anlatmak zordur. Çünkü, tevhid ilmi uzun bir ilimdir.
İKİNCİ MAKAM: Anlama tamam olduktan sonra anlamaktan
ileri gelen bir hâldir. Buna vecd denir. Vecd bulmak demektir. Bu nun da mânâsı, önce kendinde olmayan bir hâli bulmak demektir. Bu hâlin hakikatte ne olduğu hakkında çok sözler vardır. Doğrusu bir çeşit olmayıp, çok çeşitli olmasıdır. Fakat iki cinsten biri olur; Biri hâl cinsinden, diğeri mükâşefe cinsindendir.
HÂLLER: O sesten bir sıfat kendisinde galib olur, onu sarhoş gibi yapar. O sıfat bazan şevk, bazan korku, bazan aşk ateşi, bazan istek, bazan üzüntü, bazan hasret olur. Bunun kısımları çoktur. Fakat bu ateş kalbinde galib olunca, dumanı beyne gider, hislerini tesiri altında bırakır. Uyuyan bir kimse gibi görmez ve işitmez. Yahut sarhoş gibi gördüğünden ve duyduğundan gafil olup bir şey anlamaz.
MÜKÂŞEFELER: Tasavvufçulara vâki olan şevklerden bazı
şeyler görünmeye başlar. Bazısı nümune şeklinde, bazısı ise açık olarak görünür. Semâ’ın bunda tesiri, kalbi saf eylemesi sebebiyledir. Toz tutmuş ve tozları temizlenmiş ayna gibi olur. Ancak bu şekilde o suretler kendisinde görünebilir. Anlatılmaya kalkılırsa, ilim, kıyas ve misal ile olup, hakikatini ona kavuşmuş kimseden başkası anlayamaz. O zaman herkesin bulunduğu yer belli olur. Bir başkasına kıyas ile tasarruf ediyorsa, kendi bulunduğu yeri belli eder. Kıyas ile olan her şey ilim kısmından olup zevkten değildir. Fakat bu kadarını anlattık ki, kendilerinde bu zevki bulmayanlar, hiç olmazsa inansınlar, inkâr etmesinler. Çünkü bu inkârın zararını çekerler. Kendi sandığında bulunmayan şeylerin padişahın hâzinesinde de bulunmayacağını sanan kimse, ne kadar akılsızdır. Bundan daha akılsız o kimsedir ki, aşağı hâli ile kendini padişah zanneder ve «Ben her şeye kavuştum, bende her şey var. Bende olmayan aslında da yoktur», der. Bütün inkârlar bu iki akılsızlıktan doğar.
Bazan da vecd tekellüfle, zorlama ile olur. Bu ise nifakın tâ kendisidir. Fakat uğraşarak, kendini zorlayarak vecdin hakikatine kavuşmak için lüzumlu olan sebepleri kalbe getirmek, yerleştirmeye uğraşmak iyidir. Hadısi şerifte «Kur’ânı Kerîm dinlerken ağlayınız, ağlayamazsanız, kendinizi zorla ağlatınız» i1), buyuruldu. Bu da, zorlayarak üzüntü sebeplerini kalbe getirmek demektir. Bu zorlamanın tesiri olur ve hakikiye götürür.
SUAL: Bir kimse onlann semâ’ı haktır ve Hak içindir. O hâlde davetlerde Kur’ânı Kerîm okuyanları çağınp Kur’ânı Kerim okutmalı, teganni edenleri değil. Çünkü Kur’ân Allah kelâmıdır; onda semâ’ daha uygundur.
CEVAB: Kur’ânı Kerim âyetlerinden semâ’ çok olur. Vecd hâli de çok meydana gelir. Çok olur ki, Kur’ânı Kerîm’in semâ’ından kendinden geçer. Bu esnada çok kimseler can vermiştir. Bunları anlatmak uzun sürer, İhyâu Ulûmi’dDîn kitabımızda etraflıca anlattık. Kaarilerin yerine, nağme okuyanların [şiir, kaside 1 gelmesi, Kur’ânı Kerim değil, kaside okumalarının sebebi beştir:
BİRİNCİ SEBEB: Kur’ânı Kerim’in bütün âyetleri âşıkların hâline uygun değildir. Zira Kur’ânı Kerîm’de kâfirlere ait hikâyeler ve dünya işleri ile uğraşanlar için muamelât hükümleri ve daha birçok şeyler vardır. Çünkü Kur anı Kerim bütün insan çeşitlerinin en doğru şifasıdır. Kaarî, «Annenin mirastan hakkı altıda bir (*), kız kardeşin yarımdır» (2), gibi bir âyeti kerime okursa, yahut «Kocası ölen kadın dört ay on gün iddet tutmalıdır» (3), gibi âyeti kerimeler okursa, aşk ateşini parlatmaz. Ancak çok âşık olana tesir eder. İsterse maksattan uzak olsun, onun için her şey semâ’ olur. Böylesi de az bulunur.
İKİNCİ SEBEB: Kur’ânı Kerim çok okunur, çok dinlenir. Çok
duyulan şey birçok hâllerde kalbde bir uyarma vermez. Hattâ ilk duyulduğu zaman vecde sebep olan beyitler, ikinci defasında bu kadar tesirli olmaz. Yeni bir nağme söylemek icabeder. Kur’ânı Kerîm için bu olmaz. Peygamber Efendimiz (aleyhisselâtü vesselâm) zamanında gelip, yeni gelen âyetleri dinleyenler ağlarlar ve vecde kapılırlardı. Ebû Bekir (radıyallahü anh) buyururdu: «Biz de sizin gibi idik, şimdi kalbimiz sertleşti». Yâni, Kur’ân gönlümüzde karar kıldı; ona alıştık.
Bunun için Hazreti Ömer (radıyallahü anh) hacılara hemen şehirlerine, memleketlerine dönmelerini buyurur ve «Korkarım Kabe’ye alışırlar ve sonra ona hürmet kalblerinden gider», derdi. Semâ’ın Tesir Ve Edebleri
ÜÇÜNCÜ SEBEB: Vezinli ve nağmeli sesler olmaksızın birçok kalbler harekete gelmez. Bunun içindir ki, konuşma ve hadîs üzerinde semâ’ az olup ekseriya güzel ses ile olur. Vezinli ve nağmeli olunca, her nağmenin ve makamın tesiri ayrı olur. Kur’ânı Ke rîm’i makam ile okuyup, istediği şekle sokmak haram olur. Nağmesiz olunca da yalnız ses olarak duyulur. Çok kızgın bir ateş olmalıdır ki, bununla alev alıp parlasın.
DÖRDÜNCÜ SEBEB: Nağmeyi başka sesler refakatinde çıkarmak icabeder ki tesiri fazla olsun. Tabi, ney, tef gibi.. Bu ise sûretâ gayrı ciddî oyun kabilinden bir şeydir. Kur’ânı Kerim ise ciddidir. Onu böyle şeylerden korumak lâzımdır. Yoksa avam nazarında Kur’ân okumak oyun gibi olur. Peygamberimiz (aleyhisselâm) Re
bi’a binti Mes’ûd’un (radıyallahü anhâ) evine geldi. Cariyeler tef alıyor, şarkı söylüyorlardı. Onu görünce kesip kasidelerle onu jnedhetmeye başladılar. «Susun, söylediğinize devam edin», buyurdu Çünkü onu övmek ibadettir. Oyun âleti olan tef ile söylemeye gelmez.
BEŞİNCİ SEBEB: Herkeste öyle bir hâl olur ki, kendi hâline uygun beyitler dinlemeyi ister. Hâline uygun olmayanı beğenmez. Hattâ, «Bunu söyleme, başka söyle», der. Kur’ânı Kerîm’i beğenme yip başka şey istemek ise câiz değildir. Olur ki, bütün âyetler, herkesin hâline uygun olmaz. Bir beyit kendi hâline uygun olmazsa, kendi hâline uydurabilir. İnsana, bir şiirden şairin kasdettiğini anlamak vâcib değildir, Kur’ânı Kerim’in ise mânâsını değiştirmek câiz değildir.
O hâlde büyüklerin kaside okuyucu, güzel sesle beyit okuyucular tutmasının sebebi budur. Bu mânânın elde edilmesi yâni Kur’ânı Kerîm’i semâ’a karıştırmamak iki sebepledir: Biri dinleyenin zaafı, diğeri Kur’ânı Kerîm’e hürmeti büyük tutup düşünce ve tasarrufa bırakmamaktır.
ÜÇÜNCÜ MAKAM: Semâ’da hareket, raks etmek ve elbise
yırtmaktır. İstemeden, kendi kendine yaptığı işlerden sual yoktur. Ama kendi ihtiyariyle başkaları hâl sahibi sansınlar diye bile bile bunları yaparsa haram işlemiş olur. Bu ise nifâkın tâ kendisidir.
Ebû’lKasım Nasrı Âbâdi buyurdu: «Ben derim ki, bu insanların sema’ ile meşgul olmaları gıybetten iyidir». Ebû Amr ibn Necıb buyurdu: «Eğer bir kimse otuz sene gıybet etse, semâ’da kendini yalandan hâl sahibi gösterenin günahına kavuşmaz». En kâmili, olgunu, o kimsedir ki, semâ’ dinler ve olduğu yerde durur, bunu dışarı vurmaz. O kendini koruyabilecek kuvvettedir. Zira o dönmeler ve bağırmalar zayıflıktandır. Fakat böyle kuvvet az bulunur!
Ebû Bekri’sSıddîk’ın (radıyallahü anh) buyurduğu, «Biz de sizin gibi idik, kalblerimiz sertleşti», sözünün mânâsı, «Kalblerimiz kuvvetlendi, kendimizi tutabiliyoruz», demektir. Kendisini koruyamayan kimse elinden geldiği müddetçe kendini korumaya uğraşmalıdır.
Cüneydi Bağdadî’nin (kuddise sirruh) sohbetinde bir genç vardı. Semâ’ boyunca feryad etti. Cüneyd buyurdu: «Bundan sonra böyle yaparsan sohbetimde bulunma». Genç elinden geldiği son gücüyle sabretti. Bir gün kendini tutabildi. Nihayet kendini tutamayıp bir feryad etti. Kamı yarıldı ve öldü. Fakat bir kimse kendinden bir hâli izhar eylemeyip, raks eder, yahut kendini zorla ağlatırsa câizdir. Raks mubahtır. Çünkü zenciler mescidde raks eylediler. Hazreti Âişe (radıyallahü anhâ) seyretti. Resûlullah (sallâllahü
aleyhi ve sellem) «Yâ Ali sen bendensin, ben şendenim», i1) buyu runca, Hazreti Ali (radıyallahü anh), bunun sevincinden raks edip birkaç defa ayağım yere vurdu. Arablann neşeli zamanlarında böyle yapmaları âdettir. Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) Cafer’e (radıyallahü anh) «Sen yaradılış ve ahlâk bakımından bana benzersin», buyurduğu zaman da, Cafer (radıyallahü anh) sevincinden raks eyledi. Zeyd ibn Hârise’ye (radıyallahü anh), «Sen bizim hem kölemiz hem de kardeşliğimizsin», buyurduğu zaman, sevincinden raks etmişti. O hâlde raks haramdır diyen hata ediyor. Bundan maksat oyundur. Oyun ise haram değildir. Bir kimse kalbindeki hâllerin kuvvetlenmesi için bunu yaparsa iyi olur.
Ama bile bile elbise yırtmak câiz değildir. Çünkü bu, malı zayi etmektir. Hâllere mağlub olursa câizdir. İsteyerek elbisesini yırt sa, fakat bu istekte muztar olsa, yâni yapmamak istese de yapamayacak hâlde olsa zararı yoktur. Meselâ hastanın inlemesi kendi elinde olduğu hâlde, inlemek istemese dayanamaz. İnsanın istek ve niyet ile her zaman yapacağı şeyler böyle değildir. Hâllere mağlub olursa, ceza verilmez.
Tasavvufçularm elbisesini yırtması, parçalamasına birçoklan itiraz eder ve câiz değildir, derler. Hata ediyorlar. Çünkü bunda zayi olan bir şey yoktur. Nasıl ki, kumaş kesilmeden gömlek diki lemez, seccade yapılamaz, hattâ yama vurulamaz… Bu da öyledir; bir maksada mebnîdir. Bir kimse elbisesini yüz parça edip yüz fakire verse câiz olur. Çünkü onun bir işine yarayabilir. Meselâ elbi sesini yamar.