Semâ’ın Haram Olduğu Yerler
Semâ’ gerçi mubahtır; ancak beş sebeble haram olur. Bunlardan kaçınmak lâzımdır.
BİRİNCİ SEBEB: Kadın, kız veya parlak oğlan sesini yanında dinlemek haramdır. Allahü Teâlâ’nın emirleriyle hâilenmiş bir kimsenin de, aslında şehveti olduğundan, güzel yüzler görünce, şeytan nefsine yardım eder, onu kışkırtır ve semâ’ı şehvet hükhıü ile dinler. Güzel olmayan oğlanın sesi câiz ise de, çirkin kızın da sesini yanında dinlemek haramdır. Çünkü onu görmektedir. Ne şekilde olursa olsun, kadınlara, kızlara bakmak haramdır. Perde arkasından sesi duyuyorsa ve şehvet korkusu varsa, yine haramdır. Yoksa mubahtır. Buna delil de şudur: İki kadın, Hazreti Âişe’nin (radıyallahü anhâ) evinde teganni ediyorlardı. Şüphesiz ki, Resûlullah ( aleyhisselâm) onların sesini işitiyordu. Demek ki, kadınların sesi, çocukların yüzü gibi, avret değildir. Fakat çocukların yüzüne şehvetle bakmak ve fitneye sebep olacak şekilde bakmak haramdır. Kadınların sesi de böyledir. Bu da hâle göre değişir. Bazısı kendisinden emin olur, bazısı da olmaz. Bu da hanımını Ramazan
ayında öpmeye benzer. Şehvetten emin olana helaldir. Şehveti birleşmeye götürecek veya inzâl vâki olacak diye tereddüt edene, hanımını öpmesi haramdır.
İKİNCİ SEBEB: Ses dinlerken, rebab, kanun, lavta, keman, saz, zurna gibi çalgıları çalmamalıdır. Bunları çalmak ve dinlemek haramdır. Hoş olduğu, hoşa gittiği için haram değildir. Bir kimse hoşa gitmeyecek şekilde ve ustalıkla çalmasa da yine haramdır. Bunun sebebi, çalgı, içki içenlerin âdeti olmasıdır. İçki içerken yaptıkları şeyler de haramdır. İçki ise nefsin arzularını, yâni şehveti harekete getirir. Ama davul, kaval ve tef (zilleri olsa dahi) çalmak, haram değildir. Bunlar hakkında bir şey bildirilmemiştir. Bunlar saz gibi değildir. Bunlar içki içenlerin âdeti değildirler. O hâlde onlara benzetmemelidir. Peygamber Efendimizin (aleyhissalâtü ves selâm) yanında tef çalmışlar ve «Düğünlerde çalınır» (!), buyurmuştur. Semâ’ın Haram Olduğu Yerler
Hacılar ve askerlerin davul veya bando çalması âdettir. Mu hanneslerin davulunu çalmak da haramdır. Çünkü onların âdetidir. O davul uzun olup, ortası ince ve her iki ucu kalındır. Kaval ise haram değildir. Çobanların âdetidir. Kavalın helâl olduğuna Şâfiî şu hadîsi delil gösterdi: Nâfi diyor ki: Ben, Abdullah b. Ömer ile yolda giderken çobanın kaval sesini duyduk. O elleri ile kulaklarını tıkayarak yoldan saptı ve «Ey Nâfi! Hâlâ sesi duyuluyor mu?» diye sordu. Ben «Artık duyulmuyor», dediğim zaman kulağım açtı ve «Resûli Ekrem’in (sallâllahü aleyhi ve sellem) böyle yaptığını gördüm», dedi. Eğer kaval sesini dinlemek gerçekten haram olsaydı, Nâfi’ye de aynı şeyi emretmesi gerekirdi. Halbuki Nâfi’ye bir şey söylemedi. Kendisinin öyle yapması, o anda yüksek bir hâl içerisinde olabileceği ve bu sesin kendisini meşgul edeceğini bilmesi idi. Zira semâ’ Allahü Teâlâ’yı şevkle istemek için tesirlidir. Hattâ semâ’ yapmayandan daha çok insanı Allahü Teâlâ’ya yaklaştırır. Bu ise kendisinde bu hâl bulunmayan zayıflara göre büyük bir derecedir. Fakat çok kıymetli işlerle uğraşanı, semâ’ işinden alabilir ve ona zararı olabilir. O hâlde semâ’ı terketmek haram değildir. Zira çok mubahlar vardır ki, insanlar onları yapmazlar. Fakat izin verilmesi, mubah olduğunu gösterir. Bunun başka bir yönü yoktur.
ÜÇÜNCÜ SEBEB: Güzel sesle fuhuş söylemek, Müslümanlara, râfızîlerin Ashâbı kirâma (aleyhimürndvân) yaptıkları gibi şiirle hiciv ve ta’n etmek, tanınmış bir kadını şiirle anlatmak —ki kadınların sıfatlarını erkeklerin yanında anlatmak câiz değildir— hahamdır. Böyle şiirleri okumak da, dinlemek de haramdır. Fakat bir şiirde, zülüf, ben, güzellik ve âşıklarda olduğu gibi birleşme ve ayrılma sözleri varsa, söylemesi ve dinlemesi haram değildir (*). Haram olması, bunu söylerken veya dinlerken, sevdiği bir kızı düşünmek, yahut bir oğlanı gözünün önüne getirmekle olur. Hanımına ve cariyesine teganni ederse haram olmaz.
Tasavvuf yolcuları ve Allahü Teâlâ’nın sevgisine dalmış kimseler O nun hakkında semâ’ ederler. Onların bu beyitlerinde zarar yoktur. Çünkü onlar her birinden kendi hâllerine uygun mânâ anlarlar. Meselâ zülüften küfrün karanlığını, parlak yüzden iman nurunu anlarlar. Zülüften, Allahü Teâlâ’nın anlaşılmayan mertebelerini düşünürler. Nitekim şair der ki:
Dedim ki, bir zülfünün kıvrımını sayayım,
Böylece başındaki bütün saçı bilirdim.
Misk saçılan zülfünün ucu bana gülünce,
Kıvrım kıvrıma girdi ve sayıyı şaşırdım.
İşte buradaki zülüften Allahü Teâlâ’nın müşkül işlerini anlarlar. Akıl kuvvetiyle bunu halletmek isteyip, Allahü Teâlâ’nın akıllara durgunluk veren işlerini bilmek isterse, önüne gelen bir kıvrım, sayıyı şaşırtır ve bütün akıllar çalışmaz olur.
Şiirde şarap ve sarhoşluk sözleri geçince, ona görünüş mânâsını vermezler. Nitekim şair der ki:
İki bin kadehe şarap doldursan.
Kendin içmeden sarhoşluğu bilmezsin.
Bundan anlarlar ki, din için lâzım olanlar, konuşma ve öğrenmeye gelmez. Bunlar tadarak anlaşılır. Muhabbet, aşk, zühd, tevekkül ve buna benzer şeylerden ne kadar bahsedilse, bu hususta kitaplar yazılsa, çok kâğıtlar dolsa, o sıfata kavuşmayınca, bunların faydası yoktur.
Meyhaneden bahseden şiirlerden de başka mânâlar anlarlar. Meselâ derler ki:
Harabata gitmeyen elbet dinsizdir.
Çünkü harabat usûli dindir… Semâ’ın Haram Olduğu Yerler
Onlar, bu harâbât sözlerinden, beşeri sıfatların haraplığını anlarlar. Çünkü usûli dindendir ki, beşerî sıfatlar harab olmadan, insanlık cevheri meydana çıkmaz ve mâmur olmaz.
Bunun şerhi ve anlaşılması uzun sürer. Herkes kendi görüşüne göre başka mânâ çıkarır. Bu kadarını anlatmanın sebebi, akılsızlardan ve bid’at sahiplerinden bir grup, bu kimselere alçakça iftira edip «Onlar puttan, zülüften, benden, sarhoşluktan, meyhaneden konuşurlar ve dinlerler, bu ise haramdır», derler. Söylediklerini de kuvvetli delil zannederler. Halbuki onlara kuvvetle ta’n etmektedirler. Zira hâllerinden haberleri yoktur. Hattâ onların semâ’ı, beyitlerin mânâlarını düşünmek değil, ses dinlemektir. Çünkü bazan ney ile semâ, ederler ki, onda söz yoktur.
Bu sebeptendir ki Arabi bilmeyenler, Arabi şiirlerle semâ’ yaparlar. Akılsızlar da, «O daha dediğini bilmiyor, niye semâ’ yapıyor?», derler. Bu ebleh şu kadarını bilmez ki, deve de Arabi bilmez, ama yorulunca, deve çobanının çıkardığı hususî seslere semâ, ve sevinç kuvvetiyle, sırtındaki ağır yükle öyle koşar ki, menziline ulaşır. Semâ’ı kesince derhal düşer ve helâk olur. O hâlde bu ebleh ve akılsız kimse, deveye, sen Arabi bilmiyorsun, şendeki bu neş’e nedir, deyip onunla münazara ve münakaşa mı edecektir?
Hattâ Arabça bilmediği için, Arabm kastettiği mânâyı anlamaz, ona başka mânâ verir. Bir gün birisi şöyle dedi: «Ve mâzâmi fi’nnevmi illâ hıyâlüküm = Uykumda beni yalnız senin hayâlin ziyaret ediyor». Bunu duyan bir sofinin rengi değişti. Ona, «Ne oldun, niye böyle değiştin? Ne dediğini anlamıyorsun ki», dediler. Sofi dedi ki: «Nasıl anlamadım! Baksanıza: “Mâzârim = Biz ağlıyoruz, inliyoruz”, diyor. Doğru söylüyor. Hepimiz inliyoruz, hepimiz âciziz ve tehlikedeyiz». O hâlde onların semâ’ı böyle olur. Kalbinde bir şey galib olan kimse, ne duyarsa onu duyar, neye baksa onu görür. Allahü Teâlâ’ya yahut bir insana âşık olmayı bilmeyen bunu anlayamaz.
DÖRDÜNCÜ SEBEB: Dinleyen genç olur, şehvet kendisine galip gelir ve Allah sevgisini bilmezse, zülüf, ben ve güzel yüzlerden bahseden sesleri duyunca ekseriya şeytan ayağını boynuna takar ve şehvetini harekete getirir. Güzellere âşık olmak kalbinde yer eder, âşıkların hâllerini duyunca hoşuna gider, onlar gibi olmayı ister. Bunlar haramdır.
Kadınlardan ve erkeklerden çokları vardır ki, sofi elbisesi giyerler ve kötü işlerle uğraşırlar. Sonra lüzumsuz sözlerle mazeret ararlar ve derler ki: «Filân âşık oldu, ona neler oluyor. Onun yoluna bir odun atılmıştır. Aşk, Hakkın tuzağıdır. Onu tuzağa düşürdüler. Onun kalbi, mâşûku görmeye uğraşıyor, didiniyor, ne saâdet tir». Gayri meşrû olarak erkek ve kadınları bir araya getirmeye, yâni zinaya, iyi huyluluk ismi vermişler, muhabbet adı takmışlar, fısk ve livâtaya güzel hâl ve aşk ismini koymuşlardır. Hattâ kendi kabahatleri için de «Filân üstâdımız da çocuğa bakmıştır. Büyükler de bu yola sapmıştır», şeklinde nice inanılmayacak şeyler söylediler. Kendi kabahatlerini, kusurlarını örtmek için büyükleri ve hakikî aşkı rezil etmek isterler. Bunların haram olduğuna, fısk olduğuna inanmayan zındık ve mülhid olup, öldürülmesi mubahtır.
Büyüklerden, çocuklara, oğlanlara bakmışlardır gibi söyledikleri sözleri, ya kendi kabahatlerini örtmek için yalan söylüyorlar, yahut da şehvetten emin olarak bir büyük gözü ile bakmışlardır. Bir elmaya, bir çiçeğe bakar gibi bakmışlardır. Ama pir de günah işlemekten masun değildir. Olabilir ki, bakmıştır, ama günaha girmiştir. Bu günah mubah değildir ki, iftiharla söylensin. Dâvud aley hisselâmın kıssası bunun için söylenmiştir ki, insan her zaman en iyisini yapamaz, hataya yakın şeyler işleyebilir. Dinde büyük kimse bile olsa böyledir. Bunun için o kadar ağlamış, feryâd u figân etmiş, inleyerek tevbe etmiştir. O hâlde, bunu, kendi kabahatleri için delil gösteremezler.
Bunun bir başka sebebi daha vardır. Gayet nâdir vukua gelir. Bir kimseye sofilerin bu hâli esnasında bazı şeyler gösterilir. Meleklerin cevherlerini ve peygamberlerin rûhlarını kendilerine, bir şeye benzeterek gösterirler. O zaman o keşif çok güzel bir insan suretinde olabilir. Nümûne ve gösterilen elbette hakikatine uygun olacağından ve onun hakikati âlem i ervâhta Irûhlar âleminde! çok yüksek ve güzel olduğu için, keşif esnasında görülen misali de öyle olacaktır. Ashâbı kirâm’da, Arabistan’da Dıhyei Kelbî’den (radıyallahü anh) güzeli yoktu. Resûlullah (aleyhissalâtü vesselam) Cebrâil aleyhisselâmı onun şeklinde görürdü. Böylece genç güzel bir oğlanın suretine o keşiften bir şey düşer, ondan büyük lezzet alır. O hâl geçince, mânâlar yeniden örtülünce, keşif kalmayınca o kimse, o mânâ ve hakikatin göründüğü misâli, sûreti arama şevk ve arzusuna düşer. Belki o mânâyı bir daha bulamaz. O arama esnasında, gözü o sûret ile münasebeti olan güzel bir surete takılırsa o hâl yeniden kendisini kaplayabilir. Kaybettiği mânâ ve hakikate yeniden kavuşabilir. Bu sebeple kendisinde, kendinden geçme (vecdi ve bir hâl meydana gelir. O hâlde bu tatlı hâllere, keşiflere kavuşmak için, güzel sûret ve yüzleri görmeyi bir kimsenin görmek istemesi câizdir. Bu anlattığımız sırlardan, derin mânâlardan haberi olmayan, böyle bir kimsenin bakmasını, kendi bakması gibi zanneder. Çünkü bunu başkası anlayamaz.
Hakikaten bilmek lâzımdır ki, tasavvufçularm işleri büyük, tehlikeli ve gayet gizlidir. Bunda olduğu kadar hiçbir şeyde yanılma olmaz. Bu kadarına işaret eylemekle onların mazlum olduklarını belirtmek istedik. Zira o tasavvufçuları insanlar, bu zamanda ortaya çıkanlara benzetiyorlar. Bu benzetme ile hakikatte kendilerine zulüm ediyorlar. Onlar hakkında konuşmak veya onları münasebeti olmayan birisine benzetmek, kendine zulüm etmektir.
BEŞİNCİ SEBEB: Semâ’ı eğlence ve oyun şeklinde âdet etmek
haramdır. Ancak bunu meslek edinmemek ve devamlı yapmamak şeklinde olursa haram değildir. Nitekim bazı küçük günahlar vardır ki, devam edilirse büyük günah olur. Bazı şeyler arasıra ve az olmak şartı ile mubah olur. Çok olunca haram olur. Zira zenciler bir defa mescidde oynadılar ve Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) menetmedi. Eğer o mescidi oyun yeri hâline getirselerdi me nederdi. Hazreti Aişe’yi (radıyallahü anhâ) bunlara bakmaktan menetmedi. Bunu âdet hâline getirseydi menederdi. Bir kimse daima onlarla dolaşır ve bu işi meslek hâline getirirse câiz değildir.
Arasıra şakalaşmak da mubahtır. Fakat bunu âdet edinen, her zaman yapan maskaralık ve komiklik yapmış olur, câiz değildir.

