İltihaplanma Nedir ?

By | 20 Şubat 2015

İltihaplanma Nedir ?İltihaplanma Nedir ?

Dokularda toksin ve/veya metabolizma atıkları biriktiğinde, bu dokulardaki ve çevre damarlardaki sıvı dışarı sızar ve böylece hastalıklı bölgede ödem (şişlik) oluşur. Ödem yabancı maddeleri içine alarak sağlıklı dokulardan izole eder. Ödem içinde toplanan lökositler atıkları, yabancı maddeleri yutar, yok eder ve bu sırada kendisi de ölebilir. İltihap, ölü doku ve toksinler ile canlı veya ölü lökositlerin karışımıdır. İltihabın ortaya çıktığı bölgede şişlik, kırmızılık, sıcaklık ve ağrı hissedilir. İltihap bir yol bularak dışarı çıkamazsa bağışıklık sistemi, iltihabı atmak için en kısa, hiçbir zarar içermeyen başka bir yol bulur.
Böylece vücut tehlikeli metabolik atıkların birikiminden iltihaplanma sayesinde arınmış olur. Bu, vücudu hastalıklardan koruyan normal bir savunma reaksiyonudur. Bu durumda yapılacak en doğru şey 2-3 gün aç kalarak bağışıklık sistemine destek olmaktır. Çünkü bağışıklık sistemi ancak sindirimle meşgul olmadığı zaman özgürce çalışabilir. Fakat insanlar çok ve karışık yemeye alıştırıldıkları gibi, ateş, öksürük ve iltihaptan korkmaya da alıştırılmıştır. Beslenmeyi düzelterek metabolik atıkların azalmasını sağlamak yerine, bu korkuyla, ateş düşürücü ve antibiyotik alırlar.
Ateş düşürücü (salisilatlar) ve antibiyotik ise bağışıklık sistemini bloke eder. Ateş düşer, lökosit sayısı normale döner, öksürük, hapşurma ve burun akıntısı yok olur, iltihaplanma son bulur. Ancak iyileşme gerçekleşmez. Çünkü ateşin düşmesiyle birlikte metabolik atıkların dışarı atılması da sonlanır. Bağışıklık sistemi bu kez antibiyotik ve salisilatların karaciğer tarafından nötralize edilmesi, böbrekler tarafından vücuttan uzaklaştırılması için çalışmaya başlar. Bunu başarır başarmaz atması engellenen metabolik atıklardan kurtulmak üzere yeniden harekete geçer: Ateş yükselir, iltihaplanma başlar… Hasta yine antibiyotik ve salisilatlar alarak bağışıklık sistemini bloke eder…. ve bu şekilde bir kısır döngüye girilir. Bağışıklık sistemi tekrarlayan birkaç denemeden sonra bu kısır döngüden kurtulmak için sıra dışı bir tepki vermeye mecbur kalır. Bu tepki alerji olarak adlandırılır.
Alerji, genellikle kaşıntı, ödem ve bronkospazm (nefes darlığı) şeklinde kendini gösterir.
1- Kaşıntı, bağışıklık sisteminin, zararlı maddeleri (bu durumda antibiyotik ve salisilatların metabolikleridir) cilt vasıtasıyla en kısa yoldan vücuttan uzaklaştırma yöntemidir. İnsan kaşınan yeri kaşıdığında kan dolaşımı hızlanır ve bununla birlikte zararlı maddeler daha yoğun bir şekilde atılır.
2- Ödem: Zararlı madde dokulara hasar verecek nitelikteyse bağışıklık sistemi zararlı maddenin bulunduğu bölgede ödem oluşturur. Bu şekilde bir yandan izolasyon sağlayarak diğer dokuları korur, bir yandan seyrelterek yoğunluğunu ve etkisini azaltır, bir yandan da vücuda yayılmasını engeller.
3- Bronkospazm ile bağışıklık sistemi akciğerlere oksijen girişini kısıtlayarak metabolizmayı yavaşlatır. Metabolizmanın yavaşlamasıyla zararlı maddenin vücutta yayılması da engellenmiş olur.
“Hastalık” olarak kabul edilen bu alerjik reaksiyonlar bağışıklık sisteminin anormal tedavilere verdiği normal reaksiyonlardır. Ancak modern tıpta alerjik reaksiyonu baskılamak üzere kortizon kullanılmaktadır. Kortizon, vücuttaki bütün protein üretimini kontrol altına almaya ve bağışıklık sisteminin uyguladığı süreçleri yönetmeye çalışır. Bağışıklık sistemi bu durum karşısında “hastalık” gibi görünen çok farklı ve şiddetli koruma yöntemleri geliştirir (“Kortizon” bölümüne bakınız). Bu farklı koruma yöntemlerine karşılık modern tıp daha çok ilaç önerir. Bağışıklık sisteminin koruma yöntemlerine ilaçlarla yapılan müdahale alerjilere, alerji tedavisi immün deffisite (bağışıklık yetmezliği), immün deffisit ise daha şiddetli alerji ve enfeksiyonlara sebep olur.
İmmün deffisit ve enfeksiyonların tedavisinde de alerji tedavisinde kullanılan ilaçlar kullanılır. Kimsenin dikkat etmediği ve önem vermediği paradoks şudur ki, immün deffisite sebep olan ve immün deffisit tedavisinde kullanılan ilaçlar aynı ilaçlardır.
Kısacası hemen hemen bütün hastalıkların sebebi tıbbi ilaçlara karşı oluşan alerjiler ve alerji tedavisiyle ortaya çıkan immün deffisittir. Tıbbi ilaçların devamlı kullanılması ve immün deffisit tedavisi ise bağışıklık sistemini felce götürür.
Felç olan bağışıklık sistemi artık hiçbir görevini yerine getiremez, hücrelere enerji ürettiremez ve kişiye has özellikleri koruyamaz. Bu noktadan itibaren toksinler nötrolize edilemez ve dışarı atılamaz, karaciğer yetmezliği, böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği, mutasyonlar, kanser veya AIDS ortaya çıkar. Hiçbir engelle karşılaşmayan parazitler (mikroplar, tek hücreliler, helmintler gibi) hızla çoğalır, canlı kalan dokuları eritip parçalayarak kendileri için besine dönüştürür.
Buraya kadar gördüklerimizden çıkan tablo şudur: Aşı ve kimyasallar hastalık üretir, hastalığı tedavi etmek için kullanılan ilaçlar yeni hastalıklar üretir, üretilen yeni ilaçlar ve yöntemler insanlık tarihinde görülmemiş hastalıklar üretir Bu kısır döngü immün sistem çökene kadar devam eder.
Bu kısır döngüye her gün genç yaşlı, yetişkin, çocuk, yeni insanlar kapılmaktadır. Hastalanan, sakatlanan, genetiği değişen, ruhsal ve zihinsel dengesini kaybeden insanlar topluluğu büyümekte ve bu çember onları yutmaktadır. Her yeni üretilen ilaçla bu çember daha da genişlemekte ve bütün insanları içine almaktadır.
Tabloya bakıldığında, bu fasit daireden çıkış yok gibi görünüyor. Ancak biliyoruz ki, sağlıklı bağışıklık sistemi aralıksız, hatasız ve zorunlu olarak en önemli görevini yani organizmanın kendine has özelliklerini, genofondu (levh-i mahfuz) ye hücrelerde enerji (zikir) üretimini koruma görevini yerine getirmek üzere programlanmıştır. Bağışıklık sisteminin farklı mekanizmaları hücrenin enerji üretimini korumak ve gereksiz enerji harcamasını önlemek için hücre süreçlerini sıkı bir kontrol altında tutar ve hiçbir hataya izin vermez. Dolayısıyla, hücrelerdeki protein ve enerji üretimini ilaçlarla etkilemek için, bağışıklık siteminin kontrolünü devre dışı bırakmak gerekir. Burada şu önemli noktayı hatırlayalım: hücre, organizmanın hayati temel taşıdır. Çünkü hücrede genofond (insanın kişiliği, geçmişi ve gelecek neslin özellikleri) saklıdır, gerekli proteinler ve enerji burada üretilir, yani organizma için en önemli işlemler burada gerçekleşir. Üretilen enerjinin bir kısmı organizmanın ihtiyaçları, bir kısmı ise ruhsal gelişim için kullanılır.
Modern tıbbın uyguladığı bütün tedavilerin amacı bilerek veya bilmeyerek bağışıklık sistemini baskılamak ve bunun sonucunda hücrenin en önemli işlevlerini kontrol altına almaktır. Bunun en etkin yolu hücrenin genetik yapısını değiştirmek (mutasyon) veya hücreyi yeniden programlamaktır.