Fasıl – 4

By | 16 Mart 2015

fasil-4O Allah’ın Habibi, dünyaya geldiği zaman yedi kat gök ehli O’nu görmeye geldiler. Ve Uçmak içinden iri ve güzel gözlü “HURÛL İYN” denilen melekler, her birinin elinde nurdan bir tabak olduğu halde geldiler. Muhammed (S.A.V.)’in üzerine saçtılar. Bütün putlar yüzleri üstüne düştüler. Ve o gün bin kilisenin kubbesi aşağı geçti. VE İRAN Kisrâsı’mnU) (padişahının) tahtı çatladı. Save gölü yerlere geçti. Ateşe tapan Mecusîler’in o gece od’lan, ateşleri söndü.

Hazret-i Muhammed’in gölgesi yoktu. Çünkü kendisi baştan başa nur’du. Şüphesiz, nurun da gölgesi olamazdı. Başının üstünde bir parça bulut vardı. Nerede yürüse bulut da onunla birlikte yürürdü. Gözleri, ardında olanları da, önünde imişler gibi görürdü. Bir kere bakınca Maşrık da, Mağrip de ona görünürdü. Kulağı uyanıkken nasıl işitirse, uyurken de öyle işitirdi.

Hazret-i Muhammed’in burnunda da başka bir mucize vardı. Cebrâil (A.S.) ona vahiy için geldiği zaman onun gökten ayrıldığını kokusunu alarak bilirdi. Dişlerinin nurundan gece yollar görünürdü. Bir nesne kaybolsa o nur ile bulunurdu. Arkasından güvercin yumurtası kadar bir NÜBÜVVET MÜHRÜ vardı. Terlese, terleri gül ve misk gibi kokardı. Bir avuç toprakla on iki bin askeri perişan etmişti.
Bir parmağı ile Ay’a işaret etti, gökten yere inip iki parça oldu. Ve Peygamberliğine şehadet eyledi. Bir gece ay O’nun beşiğini salladı. Parmaklarından sular aktı. Ağulu, zehirli pişmiş kuzu ona:

— “Yâ Resulallah! Benden yeme” demişti. Hurma ağacını yere dikti. Yere dikince de yemiş verdi ve bu yemişten yediler.. Her nereye giderse taşlar ve ağaçlar ona selâm verirdi ve konuşurdu.

Hazret-i Muhammed (S.A.V.) bütün halkı güzel ahlâkı ile kendisine kul etmişti. Hiçbir vakit riya işlemedi. Bir nefes, bir an kendi nefsinin arzusuna uymadı. Hüküm verirken kimseden yana olmadı. Fakirlikle övünürdü.. Yoksulluktan aba giyerdi. Çok alçak gönüllülük gösterdiğinden arpa ekmeği yerdi. Yemek yemezdi. Dünyaya:

— “Mel’un dünya!” derdi. Dünyanın (zevk) ehline yakınlık ve muhabbet duymazdı. Düş azması (ihtilâm) olmadı. Ona sinek konmaz, bit, pire O’nu ısırmazdı.
Hak Celle ve Alâ Hazretleri O’nu bütün peygamberlerden en faziletli olarak yarattı. Bundan dolayı zâtı halim ve ahlâkı kerimdi. Söz söylemesi, söz açıklığı hattâ sabrı ve rızası kemale ermişti. Halka karşı şefkatliydi, muhabbetliydi. Bir kişi onu dâvet etse giderdi. Hasta olanların halini sorardı. Eğer bir kişi yolculukta, seferde ölse, gaip namazını kılardı. Şehirde ölse cenazesinde bulunurdu. İlim ehline, cahillerden çok saygıda bulunurdu. Kâfirlere münafıklara hiçbir zaman saygı göstermezdi. Hiç kimseye sövmedi, hiç kimseye küsmedi, hiç kimseye tükürmedi. Kötülük edene iyilik ederdi. Bir meclise geldiği zaman nerede yer bulursa orada otururdu. Bayları, zenginleri baylıkları, zenginlikleri için ağırlamadı. Dervişleri, dervişsin diye horlamadı. Kaftanını, elbisesini kendisi yamardı. Hangi binek hayvanı olursa olsun, ayırmaz, üstüne binerdi, âr etmez, utangaçlık göstermezdi. Bir düşkün kimse bulsa sırtına alırdı. Pazartesi ve Perşembe günleri ve Biyz Günlerde^, Aşûre gününde oruç tutardı. Geceleri de ibadette bulunurdu. On rek’at namaz kılardı. Sonra Vitir namazını kılardı. Otururken de döşeği içinde iki rek’at namaz kılardı.
Sözün kısası, Hazret-i Muhammed (S.A.V.) üstün birçok kemalâtla vasıflı idi.

O Hazretten büyük kerametler görüldü. Hattâ kırk yaşma eriştiği günlerde türlü mucizeler gösterdi. İlk zamanlar kendi nefsiyle çok mücadele etti. Sonra HİRA Dağına gitti. Geceleri orada ibâdet ederdi. Yalnızlığı, tenha kalmayı severdi, İlâhî şevk ve Rabbani muhabbet ona galebe ederek bütün yakınlardan, ahbaptan uzaklaştı. Hakikî Sevgili’ye bağlandı. Bütün halk O’nun bu sevgisini anlamış oldular. Hattâ amcası Hazret-i Hamza (R. Anh) ve Kureyş kavmi toplandılar:

— “Ümmî’nin mübarek yüzünü sarı görürüz, hiç halka karışmaz. Daima üzüntülü ve hüzünlüdür. Tenhayı sever,” dediler. Hazret-i Atike:
— Bilmiyorum ben! dedi. Bu zaman dostları bir yere toplandılar:

— Yâ Muhammed! dediler. Eğer senin kalbinde, ya da nefsinde ne varsa bize söyle, ilâcını bulalım!
Hazret-i Muhammed (S.A.V.) bunlara cevap vermedi. Onlar da:
— “Bunun yakın arkadaşı Ebû Bekir-is Sıddık’tır. Belki derdini ona söyler.” dediler. Ebû Bekir’e geldiler. Peygamberin halinden sordular. Ebû Bekir:
— “Bilmiyorum! Ama varayım kendisine sorayım!” dedi. Hazret-i Ebû Bekir, kalktı Hazret-i Muhammed (S.A.V.)’in yanına geldi:
— Yâ Muhammed! dedi. Halin nedir?
0 da:

— Su getirin! dedi. Su getirdiler. Boy abdesti aldı. Sonra omuzlarına örttüğü omuzluğunu (ridâsını) aldı, Hira Dağına çıktı. Yüzünü yere koydu. Ağladı, ağladı! Hak Teâlâ Hazretlerine yakan ve yalvarıda bulundu. Göklerde melekler, Uçmak’ta Hüriyyîn (iri gözlü melekler) Muhammed Aleyhi Vessalâtü Vesselam için ağlaştılar. Ve:
— “Yâ İlâhî! Biz bir dostun sesini duyuyoruz. O kimdir?” diye sordular. Hak Teâlâ Hazretleri Cebrail’e:
— Ey Cebrail! diye buyurdu. Vahiylerimi, emir ve yasaklarımı tebliğ et. Vakit tamam oldu, zamanı geldi, dünyaya in. Benim HABİBİM’e ve halkının hayırlısına benden selâm söyle. Ve benim hediyemi ona ulaştır!

Cebrail (A.S.) gökten indi, seslendi! Peygamber (A.S.) yerle gök arasında bir yeşil elbiseli kişinin durduğunu gördü:
Cebrail (A.S.):
— Oku! dedi. Peygamber Aleyhisselâm:
— Ben okumak bilmem! dedi. Cebrâil (A.S.):
1 — «Oku, Rabbinin adı ile. O (Rab) ki (her şeyi) O yarattı.
2 — İnsanı yarattı bir kan pıhtısından.
3 — Oku Senin Rabbin sonsuz kerem sahibidir.
4 — Ki, O kalemle öğretti.
5 — İnsana bilmediklerini öğretti.» (Alâk sûresi, âyet: 1-5)
Hazret-i Abbas (R. Anh) dedi ki:

— İlk önce FATİHA sûresi indi, sonra Alâk sûresi nazil oldu.
Fakat müfessirler:
— “İlk önce nazil olan Alâk sûresidir. Ondan sonra FATİHA sûresi indi.” Kimileri de: “Fatiha sûresi namaz farz olduğu zaman Mekke’de nazil oldu.” derler

Gerçek olanı budur ki Fatiha sûresi Mekke’de indi. Cebrail (A.S.) yere inince yine kaybolmuştu. Ulemâ der ki:
— Peygamber Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’e ilk önce vahiy geldiği zaman kendisine:
«Ey elbisesine bürünen peygamber.» (Müddessir sûresi, âyet: 1)

«Ey elbiselerine bürünüp yatan.» (Müzzemmil sûresi, âyet: 1) denildi. Bundan sonra da:
— “Yâ Eyyuher Resul.” denildi.
Nakledilir ki Peygamberimiz (S.A.V.) kutlu evlerinde otururken Cebrail (A.S.) geldi:
— “Yâ Eyyühel Müddessir!” dedi. Hazret-i Resûl-i Ekrem (S.A.V.) korktu. Geleni Cin sandı. Hatice (R. Anha):
— “Yâ Muhammed, hısım ve akrabanı sever, sayarsın, öksüzlere şefkat gösterirsin, gökçek, güzel işleri seversin. Huyun lâtiftir. Hak Teâlâ sana kötü işler işlemez. Belki, bu gelip sana seslenen NAMUS- I EKBER’dir. (Cebrail’dir). Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri başka pey-gamberlere de onu yolladı.” dedi.

Peygamber (S.A.V.) bir parça yattı. Yine Cebrail (A.S:) geldi:
— Yâ Eyyühel Müddessir, kum fe enzir. (Ey elbisesine bürünen, kalk da korkut.) dedi.
Peygamberimiz (S.A.V.) dedi ki:
— ‘Yâ Hatice! O gelen budur! İşte yine geldi.”
Hazret-i Hatice (R. Anha):
— “Yâ Muhammed! Eğer Şeytan ise benden kaçmaz. Eğer Melek ise gözden kaybolur.” dedi.
Hatice (R. Anha) saçlarını açtı. Cebrail (A.S.) da gözden kayboldu. Resûl-i Ekrem (S.A.V.):
— “Yâ Hatice, işte kayboldu!” dedi. Hazret-i Hatice:

— “Yâ Muhammed, bana İslâm’ı arzeyle! Sen dosdoğru Allah’ın Resulüsün. Sana gelen Ruhül Emîn’dir.” dedi.
Peygamberimiz (S.A.V) Hatice’ye İslâm’ı arzeyledi. Kadınlardan ilk Müslüman olan Hazret-i Hatice’dir. Erkeklerden de Hazret-i Ebû Bekir (R. Anh)’dır. Onlardan sonra kırkıncı müslüman olan da Hazret-i Ömer’dir. Çocuklardan ilk Müslüman olan Hazret-i Ali (R. Anh) dir. Kırklar Hazret-i Ömer’le tamamlanınca İslâmlık da açığa vuruldu.

Kimi kimseler:
— Peygamber (A.S.) altı ay halkı rüyasında davet etti. Bunun için o Hazret şöyle buyurmuştur:
Yâni:
— Salih rüyalar Nübüvvetin kırkta altısıdır.
Bunun içindir ki, Peygamberimiz (S.A.V.) yirmi üç yıl davette bulundu. Bunun altı ayını düş ile, kalan yıl ve aylarını da Kuran-ı Azîmüşşan ile davet etti.