Aile İçi Problemlerde Kim Haklı?

By | 26 Ocak 2015

aile-ici-problemlerde-kim-hakliAile ile hayatında öncelikle, birisinin ayağı kayıp da düşünce, diğeri onu kolundan tutup kaldırmalı. Birisi bir çıkmaza ve aşmaza saplanmışsa, öbürü ona yeni bir çığır açmalı ve çıkış yolu göstermeli. Hastalanması halinde kendisi de aynı dertle dertlenmeli, ona çaresizlikler sunup derdini bir iken ikiye katlamamalı.
Aile içi problemler nerede olur? Az çok herkeste, her evde; akraba- da, komşuda, dostlarımızda, arkadaşlarımızda; hasılı insan olan her yerde problem yaşanır.
Açıkçası, bu problemleri yaşıyoruz, görüyoruz, duyuyoruz, ha¬berdar oluyoruz. Bazen şu veya bu şekilde içinde kendimizi de buluyoruz.
Ne yapmamız lâzım? Aklımıza neler geliyor?
Hele bir de inanan, inandığını yaşamaya çalışan insan olunca, hemen paylaşım devreye girmeli.
Aile içinde nasırlaşmış, müzminleşmiş, taşlaşmış dertlerden söz e-diyorum. Somut bir yaklaşım olsun diye konuya bir mektuptan bazı alıntılarla başlamak istiyorum.
“Ben evli bir bayanım. Üç oğlum var. Çekmediğim dert, görmediğim sıkıntı kalmadı. Bir buçuk yıl mutlu bir hayatım oldu. Eşim o kadar iyiydi ki, bana karşı söz söylemeye kıyamazdı. Birbirimizi çok seviyorduk ve saygılı idik. Bu arada askere gitti, ben kayınvalidemlerle kaldım. Ve eşimin askerden dönüşüyle sefaletim başladı.
“Ona karşı hiçbir saygısızlık etmezdim. Hizmette, hürmette, saygıda kusur etmezdim, güler yüzlü, nazik bir bayandım. Bağırır a-zarlardı, hiç sesimi çıkarmaz, boyun bükerdim. “Kaderim buymuş’ der, razı olurdum. Her gün, ‘Yarın iyi olur’ diye umutla hep beklerdim, ama gün geçtikçe azıyor. Her gelen gün yeni bir dert getiriyor. Her şeye sabrediyorum. Kimseye halimi şikâyet etmiyorum.
“Eşim yirmi dört saat başımızda duruyor, işi de evin içinde. Hiç mi hiç huzurum yok. Çocuklarımı da terbiyeli, namuslu yetiştirdim.

“Evin içinde esir hayatı yaşattı bana. Kardeşlerime, anama-baba- ma göndermez, gelmelerini istemez. Komşuya göndermez, gelsinler istemez.
“Evin dışında ise sanki bir melek. Başkalarının her işine koşar, onlara yardım eder, iyi davranır. Ben birine bir iyilik yapsam azarlar, aşağılar…
“Nasıl davranacağımı bilemez hale geldim. Ama içkisi yok, kumarı yok, sigara bile içmez. Beş vakit namazında. Allah’a şükür dayağı da yok. Ama dili zehir gibi…
“Beni başkalarının yanında aşağılaması, küçültmesi çok zoruma gidiyor. Yapamadıklarımla suçluyor. Maksadı beni sinirlendirip kavga çıkarmak… Her gece kendimi yargılıyorum. ‘Nerede hata yaptım, suçum ne?’ diye…
“Bizi herkese şikâyet etti. Ne yapacağımı şaşırdım. Gece kalkıp namaz kılıyorum, dua ediyorum, ‘Allah’ım, hakkımda hayırlısını ver!’ diyorum, eşim için iyilikler istiyorum, yuvasında hayırlı baba olsun diye… Artık hiçbir iş yapamaz hale geldim.”
Şikâyet edilen, bey olduğuna göre…
İyi tarafları: Hanımının ve evin ihtiyaçlarım karşılıyor. Dayak atmıyor. Askere giderken hanımını anasına babasına emanet etmiş. Namazında, niyazında birisi; içkisi, kumarı ve sigarası yok. Evin dışında başkalarına karşı iyi davranıyor.
Kötü tarafları: Hanımını başkalarının yanında azarlıyor, küçük düşürüyor, yapmadıklarıyla suçluyor. Akrabasına, komşusuna göndermiyor. Ailesini başkalarına şikâyet ediyor.
Mektupta yazılanlar ve yazılabilenler, sadece taraflardan birisinin beyanı ve açıklamalarıdır. Acaba yazılmayanlar, yazılamayanlar nelerdir?
Bu hanım duygularını katmadan, karıştırmadan yeniden bir mektup yazsa nasıl yazardı? Yahut kendisini beyinin yerine koysa, aynı rahatlıkta bu sözleri söyleyebilir, kalemini serbestçe kullanabilir miydi?
Ayrıca, beyi bu uzunlukta bir mektup yazacak olsaydı, acaba neler anlatırdı? Bu suçlamaları kabul eder miydi? Kendini haklı gösterecek gerekçeler sıralar mıydı?

Veya hanımının yazdığı bu mektup eline geçseydi, nasıl bir cevap döşenirdi? Yahut mektup yazmaya ihtiyaç duymaz da, fiili bir cevap vermeye mi kalkardı? Bütün bunlar birer tahminden, varsayımdan ibaret, “Şöyle olsaydı, böyle olurdu” deme imkanına sahip değiliz.
“Bana karşı söz söylemeye kıyamazdı. Birbirimize çok sevgili ve saygılı idik” diyor.
Acaba hangi hataları yaptınız da incitmeye kıyamadığı hayat arkadaşını yerden yere vurmaya başladı?
İlk bir iki yıl nasıl bir yaklaşım sergilediniz de karşıdan müsbet cevaplar aldınız, şimdi aynı neticeyi neden göremiyorsunuz?
Şöyle yıllar öncesine bir gitseniz, nişanlılık dönemindeki hayallerinizi, evliliğin ilk aylarındaki sıcaklığın, samimiyetin ve fedakârlığın aynısını hiçbir karşılık beklemeden şimdi sergileyecek olsanız, acaba kötü muamele aynen devam eder mi?
■ Erkekte akıl ve hikmet, kadında sabır ve yumuşaklık, geçinmenin devamını sağlayan başlıca özelliklerdir.
■ Akıllı ve tedbirli bir kadın asla evini yıkmaz.
■ Kocasının titizliğine ve sertliğine karşı yumuşak davranmayan, sabır ve tahammül etmeyen hanımlar, menekşenin a- yaklar altında çiğnenmek korkusuyla diken altına sığınmasına bakmalı, geleceklerini tehlikeye atmamalıdır.
■ Yıllarca pişmanlık acısı çekmek istemeyen, her gününü akıllıca geçirmek zahmetine katlanır.
■ Bir kadında şu özellikler bulunmalıdır:
a. Fazilet kalbini meşgul etmeli.
b. Yumuşaklık alnında parlamalı.
c. Nezaket ve anlayış onda taşmalı.
d. İş, ellerine süs vermelidir.
Bir kadının şöhreti, hiç tanınmaması; şerefi, eşine bağlı olması, saadeti de aile fertlerini sevinçli bir halde görmesidir.

Ev işleri, büyük küçük birtakım teferruat şeylerden ibaret olduğundan, en küçüklerinin ihmal edilmesi, en büyük feda edilmesine sebep olur.
Birbirinize sevgi ve saygı dolu imişsiniz. Sevginin ve saygının yıkılması tek taraflı mı oldu? Buna kimse evet diyemez.
Karşı taraf sevgi köprüsünün bir ayağını yıkmışsa, siz de nasıl olsa bu köprü işe yaramaz diyerek, öbür ayağını da yıkmış olmayasınız.
Nasıl oldu da birbirinizden soğudunuz? Buzlan eritmek için yeniden bir sevgi ateşi tutuşturmaya ne dersiniz?
Birbirinize duvarlar örmüşsünüz, duvarlar yükselmiş, kalınlaşmış, bir gün gelir buradan çıkmam gerekebilir diye en küçük bir menfez ve kapı dahi bırakmamışsınız.
Bu hayalî ve havaî duvarı berhava edemez misiniz? Kendinizi surlar içinde değil de, güllük gülistanlık bir bahçe içinde görmek istemez misiniz?
Bunu yapmak içinizden gelmeyebilir, nefsinize ağır gelebilir, ama ne kaybedersiniz? Nefsinizi ayağınızın alüna almaktan başka bir kaybınız olur mu? Bu da bir kayıpsa şayet…
Kendinizi bir sıfırlayabilir misiniz? Bir an için geçmişi unutup, o kara ve karanlık hatıraları silip, dünyaya yeniden gelmiş gibi bir yeniliğe adım atsanız, atabilseniz, kendinizi yinelemeden yenileseniz, en azından şimdiki halden daha iyi bir halde olacağınız şüphesiz…
Mektubun bir yerinde, “Ailemden İslâm terbiyesi almıştım. Her şeye sabrediyorum. Kimseye halimi şikâyet etmiyorum. O kadar güzel ahlâkım vardı ki, arkadaşlar bana sen meleksin derdi” ifadeleri yer alıyor.
Bu özelliğiniz hâlâ var. Çeyrek asır yuvayı buraya kadar getirmişsiniz. Kendinizi İslâm terbiyesi içinde, sabırlı, halini kimseye açmayan, güzel ahlâklı bir melek olmaya devam etmekte bir engel var mıdır?
Başkaları yüzünden kendi şahsiyetinizi değiştirmeniz size bir şey kazandırmayacak, daha çok kayba uğratacak, kayıplara karışacaksınız.
Terbiyeniz, sabrınız, ahlâkınız, melekliğiniz size ömür boyu yeter.
Bu halinizi çocuklarınıza da yansıtmışsınız. Demek ki yalnız değilsiniz. Güzelliklerinizi paylaştığınız güzelleriniz var ve yaşıyorlar; yanınızda ve yakınınızda duruyorlar.
Derdinizi, sıkıntınızı paylaşabileceğiniz, sizi anlayan, tanıyan ve olduğunuz gibi kabul eden sevdikleriniz var.
Bu sevdikleriniz arasında birisi değişime uğramışsa, onu sevgi çemberine almak, bütün aradıklarını, beklentilerini ve taleplerini karşılamak için hâlâ imkanınız var.
Acaba kendi kendimizi çürütüyor da iş yapamaz hale mi getiriyoruz?
İnsanları değiştirmek elimizde değil, ama elimizden geleni son sı¬nırına varıncaya kadar yapmak elimizdedir
Neticeye ulaşmak ve istediğimiz sonuca varmak, gücümüzü ve kulluğumuzu aşar; ama neticeye yaklaşmak, sonucu görür gibi hareket etmek imkanımız dahilindedir.
Bunun içinde yılgınlık göstermemek, bıkkınlığa düşmemek, ümitsizliğe kapılmamak, bitkinliğe sığınmamak, böylece yenilgiyi ilan etmemek hayatın birer zarureti ve gereğidir.
“Kötünün kötüsü var, beterin beteri var, başkalarında neler görüyoruz, çevremizde ne olaylar oluyor, başımıza gelse dayanmakta güçlük çekeceğimiz, hatta düşünmek bile istemediğimiz kötü haller var” demek değildir bu; sadece her halükârda iyi durumdasınız.
En büyük musibet olan imansızlıktan uzaksınız, en çirkin yaşantı olan hayasızlıktan uzaktasınız.
Aklınız, zihniniz, hafızanız, güzel bir gelecek ümidiniz, Cennet hayaliniz size o kadar değerler katıyor ki, aslında eksi tarafları, menfilikleri bile düşünmeye zaman kalmaz.
Acaba nimet anlayışımız farklı mı? Nimet olarak bildiklerimiz elimizde olmayanlar mı?
îçinde bulunduğumuz imkânlar, varlıklar, sahip olduğumuz değerler: Sağlığımız, sağlamlığımız, evlâdımız, yakınlarımız…
Nefes alışımız, görmemiz, işitmemiz, aklımız, idrakimiz, sabrede- bilmemiz; ezan okununca Yüce Yaratıcımızın huzuruna çıkışımız, halimizi, derdimizi, üzüntümüzü, şikâyetimizi Ona arz edişimiz…
Bizi bizden daha iyi bilen Birisinin var oluşundan haberdar oluşumuz, en büyük nimet olarak yetmez mi?
Mümkünse bunları tekrar gözden geçirmelidir.
Meseleyi evin beyi tarafından düşünecek olursak; insan, hanımını itham ve ona hakarette bulunma hakkını nereden alıyor dersiniz?
Evinin ve malının bekçisi, çocuklarının terbiyecisi, huzur ve saadetinin kaynağı, bir yerde onu günahlardan koruyucusu, şeref ve haysiyetinin sigortası, sırlarının muhafızı, kusur ve eksiklerinin tamamlayıcısı, dert ortağı, yalnızlığının gidericisi, acılarını ve tatlılarını paylaştığı hayat ortağı, din kardeşi, iman arkadaşı, Cennet yoldaşı, aynı Al¬lah’ı Rab tanıyan, aynı Peygambere gönül veren, aynı kıbleye yönelen, aynı Kur’ân’ı eline alan, kullukta eşit, hukukta eşit, insanlıkta eşit, hayatta eşit bir insana, eşine nasıl olur da ağzına geleni söyler, diline geleni geri çevirmez?
Hanımıdır ama, kölesi değil ya!
Acaba insan içindeki despotizmi bu şekilde tatmin ettiğine mi inanıyor?
Çocuklarm yanında, annelerine hakaret ettiği zaman kendisinin de onların yanında değerinin düştüğünün farkına varmıyor mu?
Gün olur, harman olur, düşmez kalkmaz bir Allah’tır. Yarın o darılttığı, dil uzattığı insanlara muhtaç hale gelmeyecek mi?
Hastalandığmda, yaşlandığında, başına bir dert ve bir sıkıntı geldiğinde, derdini onlara açıp çözüm üretmede yardımlarım istemeyecek mi?
Evde huzursuzluk çıkaran bir insan olarak, o eve tekrar hangi gönül rahatlığı, hangi iç huzuru ile gelecek, sofrayı sevinçle nasıl paylaşacak, hangi yüzle sohbet ve muhabbet edecek?
Diyelim ki, bayram geldi, mutlu bir gününüz oldu, bu bayram havasını, mutluluğunuzu en yakınlarınızla değil de, sokaktaki insanlarla mı paylaşacaksınız?
Gerçekten siz bir bey olarak iç huzuru denen o sim yaşıyor musunuz, yoksa kendi kendinizi mi aldatıyorsunuz?
Kendi huzurunuzu başkalarının sıkıntısında mı arıyorsunuz?
Yok yok, yaptığınız bunların hiçbiri değildir. Nereye varacağınızı baştan tahmin etmeden aykırı bir yola girmişsiniz.
İyisi mi, yol yakınken anayola dönün de, siz de rahat edin, rahatınızı rahatlarında gördüğünüz insanlar da rahat etsin. Bunlar, eşiniz, oğlunuz, kızınız…
Ve asıl olarak sesine kulak verdiğinizde sizi şaşırtmayan vicdanınız rahat etsin.