Hâcer, Hazret i İbrahim’in çadırında yattığı ilk geceden bir evlâda gebe kaldı. Hâcer, mevkiinin yükseldiğini görmekle kalbinde hem bunun sevinci, hem de bir çocuğu doğacağı sevincini duydu. Bundan gururlandı. Şimdi ortağı Sârâ’ya, eski hanımına yukarıdan bakmaya başladı. Hakkı vardı. Hazret i İbrahim’e ilerlemiş yaşında bir çocuk doğuracaktı. Hele bu çocuk erkek olursa bu Allah peygamberinin soyu kendi kavmiyle üreyip çoğalacaktı. Böyle bir şerefle gurur duyulmayıp da ne yapılırdı?
Hazret i İbrahim de kendisine bir evlâd doğuracak olan Hâcer’e sevgi dolu gözlerle bakıyordu. Her gece, onu bağrına basıyordu, ikisi de bir çadır altında, bir yastığa baş koyuyorlardı her gece!
Sârâ’ya, bu hâl çok dokundu.
Günler geçtikçe de kıskançlığı artmaya başladı.
Kendisinin bir cariyenin gözünde küçülmesi ne demekti? O, böyle unutulacak ve hakaret mi görecekti?
Göğsünde bir kin dalgası kabardı.
Koştu, kocası İbrahim’in yanına geldi. Kadınlık gururu içinde:
— Bana karşı yapılan bu hakaret, bu zulüm senin üzerine olsun! diye haykırdı… Ben cariyem Hâcer’i senin koynuna verdiğimden beri bana hakaret dolu gözlerle bakıyor. Beni umursamıyor. Beni küçük görüyor artık… Kendisini de bir yüce kadın görüyor!.. Senin ile benim aramda Yüce Rabbimiz hükmünü versin!
Hazret i İbrahim, gençliğini birlikte geçirdiği, Şam, Mısır, Filistin diyarlarının zahmetini birlikte çektiği ve gençliğinde nasıl seviyorsa hâlâ öyle sevdiği karısı Sârâ’ya baktı:
Üzülme kadınım! dedi. Sen yine benim baş tacımsın. Onu bana bir evlâd sahibi olmak için yatağıma kadar getiren sensin. Ama istersen işte yine cariyen senin elinin altındadır. Ona karşı ne istersen yap. İster sev, ister cefa et!.. Sârâ:
— Peki öyle ise! dedi. Ne yapacağımı hemen görürsün.
