Muhallim b. Cessâme’ye tavrı ise, haksız yere adam öldürmeye ne denli karşı olduğunun anlamlı bir örneğidir.
Peygamber Efendimiz ordusuyla Huneyn Savaşında bozguna uğrayan düşmanın peşindeydi. Bir mola yerinde huzuruna iki kişi geldi. Biri, Gatafanlarm reisi Uyeyne diğeri ise bir başka kabilenin ileri geleni Akrâ idi.. Uyeyne, akrabasından Amir’i öldüren Muhallim b. Cessâme’nin kendilerine teslim edilmesini istiyordu.
– Vallahi, ey Allah’ın Resûlü, diyordu. Muhallim, kabilemin kadınlarına ölüm acısını tattırıp yüreklerini yaktı. Ben de, onun kadınlarına ölüm acısını tattırıp canlarını yakmadıkça, yakasım bırakmam!
Peygamber Efendimiz, çok önce askeri bir birliğe, Medine’yi kollayıp gözetmek için devriye görevi vermişti. Muhallim de bu birliğin içindeydi. Birlik, bir adama rastlamıştı. Adam İslam’ın selamı ile selamlamıştı onları. Onlar da selamına karşılık vermişlerdi. Selamı almana karışılmazdı artık. Çünkü selamını almak demek: “Korkma. Artık emniyet altındasın. Bizden sana bir zarar gelmez” demekti. Ancak, Muhallim, aralarında varolan eski bir husumetten dolayı selamına karşılık verdiği Amir adındaki adamı yine de öldürmüştü. Bu Peygamber Efendimizin ortaya koyduğu anlayışa tersti, haksızlık ve zulümdü.
Uyeyne öldürülen bu akrabasının intikamı peşindeydi bu nedenle.
Peygamber Efendimiz:
– Onun kan bedelini alsan olmaz mı? dedi.
Uyeyne, isteğinde ısrar edip duruyordu. Arada söze karışanlar da oldu. Ortam gerilmiş, ulu orta sesler ve gürültüler çoğalmıştı.
Peygamber Efendimiz elini kaldırdı. (Gürültünün kesilmesini istemiş olmalıydı.)
– Hayır! dedi, Uyeyne’ye. Şimdi elli deve, dönüşümüzde de elli deve kan bedeli alacaksın!
Ancak Uyeyne, bir türlü ısrarından vazgeçmiyordu. Akrâ, devreye girdi bu kez. Uyeyne ve etrafındaki akrabalarına:
– Öldürülen biri yüzünden halk arasında gerginlik çıkardınız. Bu gerginliği gidermek isteyen Allah Resûlü’nü dinlemiyorsunuz. Bu tavrınızdan dolayı Allah Resûlü’nün bedduasına uğramayacağınızdan emin misiniz? O’nun bedduasıyla Allah’ın da sizi lanetlemeyeceğini bilebilir misiniz, diye seslendi.
Uyeyne, bu ikaz üzerine Âmirin kan bedelini almayı kabul etti.
Ama olayın asıl ilginç yanı bundan sonra yaşandı. Müslümanların tavsiyesi üzerine Muhallim, Peygamber Efendimizin huzuruna çıkıp önünde diz çöktü. Üzgündü; gözlerinden yaş boşalıyordu.
– Ey Allah’ın Resûlü, dedi. Pişmanım, tövbe ettim. Allah’a, beni affetmesi için dua et!
– Kimsin sen, diye sordu.
– Muhallim bin Cessame … ey Allah’ın Resûlü!
Peygamber Efendimizin yüz ifadeleri gerilmişti. Kızgın olduğu her halinden belliydi.
– Demek sen, AmiPin selâmına, Allah’ın selamı ile karşılık verdin, sonra da onu vurup öldürdün, öyle mi, dedi.
Muhallim, başı öne eğik hâlâ ağlıyordu. Sorusuna cevap verecek ne hali vardı, ne de geçerli bir mazereti. Sustu.
Peygamber Efendimiz, ellerini açtı ve herkesin duymasını istiyormuş gibi yüksek sesle:
– Allahım! Muhallim b. Cessâme’yi affetme! dedi.
Şaşkına dönmüştü etrafındakiler. Mübârek ağızlarından şimdiye kadar böylesine ağır bir bedduayı belki de ilk kez duymuşlardı.
Muhallim, sonunu düşünmeye başlamıştı. Uğrayacağı azabın korkusu, vücudunun tüm zerrelerine yayılmıştı. Yeniden yalvardı:
– Ey Allah’ın Resûlü! Pişmanım! Allah’a tövbe ediyorum! Ne olur benim için Allah’tan af dile!
Peygamber Efendimiz, duasını tekrarladı:
– Allahım! Muhallim b. Cessâme’yi affetme!
Muhallim, üçüncü kez şansını deneyip yalvardı.
Peygamber Efendimiz, üçüncü kez:
– Allah’ım! Muhallim b. Cessâme’yi affetme! Dedi. Ardından da:
– Kalk, git artık! buyurdu öfkeyle.
Muhallim, ağır bedduanın üzüntüsünden ve uğrayacağı akıbetin dehşetinden ancak bir hafta ayakta durabildi. Ölmüştü… Cenazesini gömdüler. Toprak ölüsünü kabul etmemekte direnip duruyordu. Defalarca gömmüşler, her defasında toprak cesedini dışarı atmıştı. Sonunda akrabaları, üzerine taş yığarak, onu iki dağ arasında bırakıverdiler.
Olayın dehşetinden herkes korkmuş, irkilmişti. Peygamber Efendimize olayı arz ettiler.
– Vallahi toprak, ondan çok daha kötülerin üzerini örtmüştür. Fakat Allah, aranızdaki (haksız yere adam öldürme) yasağı hakkında size bu olayı göstererek öğüt vermiş ve ibret almanızı istemiştir.” buyurdu.
Çarpışma anında bile olsa, İslâm’ın selamıyla selam veren birini öldürene Peygamber Efendimizin gösterdiği tepkinin şiddetini görüyor musunuz?
O’nun haksız yere insan kanma girene gösterdiği bu ağır tepki, aynı zamanda insana verdiği değerin de bir önemli kanıtıdır.
Sevgili Peygamberimizin savaş anlayışında, tecavüz yoktur. Hayatına baktığınız da göreceksiniz ki, savaşların hepsinde savunan konumundadır. Düşman, hazırlığını yapıp yola çıkınca O da müdafaasını yapmak durumunda kalmıştır. Bedir, Uhud ve Hendek hep böyledir. Ve bütün savaşlarda ölen insan sayısı, iki yüzü geçmez.
O (sav), insanlar arasında emniyet, asayiş ve huzuru temin etmekle görevliydi; haksız yere bir insanın burnunun kanamasını bile istemezdi. Karıncanın bile yaşama hakkı olduğunu, bilerek öldürülmemesi gerektiğini söyleyen bir Peygamberdi.
“Davasını kılıçla yaydı” diyenler art niyetli değillerse, O’nu (sav) tanımayan, bilmeyen kara cahildirler.
O’na gerçekten iman etmiş ve davasına gönül vermiş olanlar, bırakın insan kanma girmeyi, bir karıncayı bile bilerek ezmeyecek kadar merhametlidirler. Bunun aksine davrananlar ise ya haindirler, ya da İslam düşmanlarının menfur emellerine hizmet eden zavallı birer piyondurlar.
