Dünya ve ahiret dengesini korumak…. Şefkat gibi yüce bir duyguyu, sadece canımızdan çok sevdiğimiz çocuklarımızı dünya hayatına hazırlama, tehlike ve zararlarından koruma olarak görmek yanlış olur. Sevgi ve şefkat duygusu aynı zamanda çocuğumuzu mutlu etmek için verilmiştir bize.
Çocuğumuzun 60-70 senelik dünya hayatında mutlu olması için sevip okşar, şefkat eder, ama ebedi hayatında mutlu olmasını önemsemez, umursamaz isek, o sevgi ve şefkati yerinde kullanmamış, daha ötesi kötüye kullanmış oluruz.
Peygamber Efendimiz, sevgi ve şefkatini oldukça dengeli kullanıyordu. Evet, seviyordu, öpüp okşuyordu çocuklarım ve torunlarını, ama onları ahiret yurdu için de çok güzel yetiştiriyor; kırmadan, dökmeden, öğüt ve nasihatlerde bulunuyordu. Yani yüzlerini hep ebedi aleme çevirmeye çalışıyordu. Çocuğa gösterilecek asıl sevgi ve şefkat de budur. O (sav), Hz. Fatıma evlendikten, çocuk sahibi olduktan sonra bile sabah Mescidine giderken evlerinin önünde durur ve: “Namaz vaktidir, kalkın ey ev halkım” diye seslenirdi.
Biz, çocuklarımızı “akşam çok çalıştı, geç yattı, bugün de tatlı uykusundan uyandırmayalım” deyip sabah namazına kaldırmazsak, çocuğumuza gerçek şefkati göstermemiş, hatta sevgi ve şefkatimizi kötüye kullanmış oluruz.
Çocuğumuzu bize Allah’ın çok değerli bir emaneti kabul ediyorsak, şefkatimizi emanet sahibinin şefkatinden ileri tutma gibi bir yanlışın içinde olmamalıyız. Bunu yaparsak hem Allah’ın bize nisan yağmuru gibi yağan rahmet ve merhametinin kesilmesine neden olabiliriz, hem de çocuğumuza iyilik değil kötülük yapmış oluruz.
Aynı şekilde dini hassasiyetten ötürü, çocuğu sorumlu olmadığı bir yükün altına sokmaya çalışmak da şefkatin bir başka türlü kötüye kullanımıdır. Mükellefiyet çağma girmeyen çocuğa zorla namaz kıldırmak, ya da baş örtüsü örtmek gibi. Bu tür davranışlar çocuğun dinden soğumasına neden olabilir çoğu zaman. Ha çocuk kendi isteği ile severek yaparsa o başka. Onu da takdir etmek, hatta gerekirse ödüllendirmek bile uygun bir davranış olur.
Mesela, savaşlara çocuklar da çok heveslenir ve katılmak isterlerdi, Peygamber Efendimiz zamanında. Ki o zaman Müslümanların sayısı oldukça azdı, karşısına çıkan düşman ordusu her zaman üç dört katıydı. Savaşacak askere de şiddetle ihtiyaç vardı. Ama Peygamber Efendimiz, o çocukları, şefkat ve merhametinden, her defasında ordudan ayırırdı. Çünkü henüz cihatla sorumlu değillerdi. Savaşın kanlı yüzünü çocuk ruhları görüp örselenmemeliydi. Cihatla mükellef olacak yaştakileri ise ısrarla teşvik eder ve katılmayanları şiddetle kmardı. Vatan ve mukaddesat savunmasına onların hazır olmalarını isterdi.
O (sav), dinen sakıncası yoksa her zaman günlük hayatında kolay olanı seçer ve insanlara tavsiyesi de bu yönde olurdu. “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” sözünü yaşayışıyla ortaya koyandır O (sav). Ancak şunu unutmamalı ki, kimisi için zor gibi görünen şey, bir başkası için kolay olabilir. Örnek olarak Peygamber Efendimizin özel hayatında bazen gece boyu namaz kılıp dua etmesini söyleyebiliriz. Bu O’nun ne zoruna gidiyordu, ne de zahmet çekiyordu. Ancak bu başkası için zor olabilirdi, bunu da tavsiye etmiyordu zaten kimseye, hatta böyle davrananı duyduğunda çağırır ve: “Allah’tan kork! Senin üzerinde ailenin, misafirlerinin ve nefsinin hakları vardır; her hak sahibine hakkını ver!” diyerek uyarırdı. İnsanlara tavsiyesi hep; “Dini hususlarda (yerine getirmeye çalışırken) kendinizi zorlamayın. Kolay olanı tercih edin; hayırlısı budur” olurdu.
Özetle, dini sorumluluklarını yerine getirmelerini istediğimizde de çocuklarımıza adil davranmak zorundayız. Zamanı gelmeden sorumluluk yüklemekle onlara zulmetmiş oluruz.
İlaç uygun dozajda hastalıktan şifa bulmasına vesile olabilecekken, dozajını üç dört kat arttırdığınız zaman, çocuğunuza iyilik mi yapmış olursunuz?
Anne babaların çocuğuna dinini öğretme ve yaşatma hassasiyetine kimsenin itirazı olamaz. Ama uygun zamanda ve duyarlılığını doğru kullanmak şartıyla.
