Müslümanların, Akrabaların, Komşuların Ve Kölelerin Hakları
Herkesin hakkı yakınlık derecesine göredir. Yakınlığın ise dereceleri vardır, haklar da buna uygundur. En kuvvetli bağ Allah için olan kardeşliktir. Buna ait haklar anlatıldı. Böyle kardeşliği olmayıp, fakat Müslüman olmak hasebiyle yakınlığı bulunan kim seleriıl de haklan vardır:
Kimyâyı Saâdet — F. 19
1 — Kendisinin beğenmediğini hiçbir Müslüman için de beğen memelidir. Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyuruyor: «Mü’minler, bir beden gibidir. Bir uzvu acıyınca, bütün uzuvları bunu duyar ve acır» t ). Yine buyurdu: «Cehennemden kurtulmak isteyen, ölüm gelince kelimei şehâdet üzere olmalıdır ve kendisine yapılmasını hoş görmediği şeyi hiçbir Müslümana yapmamalıdır». Musa aleyhisselâm sordu: «Yâ Rabbi! Kullanndan daha âdil hangisidir?». Allahü Teâlâ, «Kendini başkalarından aşağı görenler», buyurdu.
2 — Elinden ve dilinden hiçbir Müslümana zarar gelmemelidir. Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «Müslüman kime derler biliyor musunuz?». «Allah ve Resûlü daha iyi bilir», dediler. Buyurdu ki: «Müslümanların, elinden ve dilinden zarar görmedikleri kimsedir». Bunun üzerine «Mü’min kime de* nir?», dediler. Buyurdu ki: «Müslümanların bedenlerinin ve mallarının, kendisinden emin olduğu kimsedir». «Muhacir kimdir?», dediler. Buyurdu ki: «Fena işlerden kesilenlerdir». Yine buyurdu: «Bir Müslümanı rencide eden bakış, kimseye helâl değildir, bir Müslü manı korkutacak bir şey yapmak da helâl değildir» (‘).
Mücâhid (radıyallahü anh) buyurur: «Cehennemde olanlara
Allahü Teâlâ öyle yaralar verir ki, bütün bedenleri sızıp akar, yalnız kemikleri kalır. Sonra bir ses, «Bu nasıl bir elemdir?» der. «Çok şiddetlidir» derler. Aynı ses, «Bu, dünyada Müslümanlara verdiğiniz sıkıntının karşılığıdır», der. Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «Cennette istediği gibi dolaşan birini
gördüm. Müslümanlara eziyet vermesin diye yol üzerindeki biı* ağacı kesmişti» (2).
3 — Hiç kimseye kibirlenmemelidir. Çünkü, Allahü Teâlâ kibirlileri sevmez. Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Allahü Teâlâ bana vahiy ile bildirdi ki, tevâzu et, kimse kimseye övünmesin» (3). Bunun için Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) dul kadınların, miskinlerin işlerini görünceye kadar uğraşırdı. Kimseye hakaret gözü ile bakma malıdır. Çünkü o kimse Allahü Teâlâ’mn veli kulu olabilir, fakat o bilmez. Allahü Teâlâ evliya kullarını herkesin nazarından örtmüştür.
4 — Müslümanlar hakkında hiçbir dedikoduyu dinlememeli dir. Adaletle konuşanın sözünü dinlemelidir. Söz taşıyan, dedikodu yapan ise fâsıktır. Müslümanların, Akrabaların, Komşuların Ve Kölelerin Hakları Hadisi şerifte «Söz taşıyan Cennete giremez», (4) buyuruldu. Bilmelidir ki, bir kimseyi senin yanında kötüleyen, seni de başkasının yanında kötüler. Böyle kimseden uzak olmalı ve onu yalancı kabul etmelidir.
5 — Bir tanıdığı ile üç günden fazla dargın durmamalıdır. Çünkü Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem), «Bir Müs lümanla üç günden fazla darılmak helâl değildir», (5) buyurdu. En iyisi önce selâm verendir. İkrime (radıyallahü anh) buyurdu: Allahü Teâlâ, Yûsuf aleyhisselâma, «Senin dereceni ve ismini, kardeşlerini afvettiğin için, büyük eyledim», buyurmuştur. Hadısi şerifte, «Din kardeşini afvedenin izzeti ve büyüklüğü artar» (6) buyuruldu.
0 Karşısındaki ister iyi biri olsun, ister kötü biri olsun elin
den gelen iyiliği yapmalıdır. Hadisi şerifte, Elinden geldiği kadar herkese iyilik et, eğer o buna lâyık değil ise, sen lâyıksın» t1), buyuruldu. Bir başka hadısi şerifte de, «İmandan sonra aklın esası, Müslümanları sevmek, müttekî olan ve olmayanlara iyilik etmektir» (2), buyurdular. Ebû Hureyre (radıyallahü anh) Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) ile bir kimse müsâfaha edip konuşsa, o kimse elini çekmeyince, o da elini çekmezdi. Kimle konuşsa, yüzünü ona döner ve sonuna kadar beklerdi», buyurdu.
7 — Yaşlılara hürmet etmelidir, küçükleri sevmeli ve acımalıdır. Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem), «Yaşlılara, büyüklere hürmet etmeyen, çocuklara acımayan bizden değildir» (3), buyurdu. Ve yine buyurdu ki: «Saçı, sakalı ağarmış olanlara tâzim ve hürmet, Allahü Teâlâ’ya tâzim ve hürmettir» (4). Ve yine buyurdu: «Gençliğinde, yaşlılara, ihtiyarlara hürmet edenlere, Allahü Teâlâ ihtiyarladıkları zaman gençleri hürmet ettirir», (5). O hâlde ihtiyarlara hürmet etmek, uzun ömürlü olmaya işarettir. Çünkü büyükleri, yaşlıları sayan ve büyük tutanın, onlar gibi yaşlanacağı ve mükâfatını göreceği anlaşılır. Peygamber (aleyhis selâm) seferden dönünce, çocukları toplar, onları hayvana bindirir, kimini önüne, kimini arkaya alırdı. Çocuklardan bir kısmı, Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) bizi öne oturtuyor diye, arkaya oturanlara övünürlerdi. Küçük bir çocuk getirip, isim koymasını ve duâ etmesini isterlerdi. Çocukları kucağına alırdı. Çocuklar ba zan, O’nun kucağına çiş yaparlardı. Çocuğu kucağından almak istediklerinde, Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem), «Bırakın, işini bitirinceye kadar dursun, onu korkutmayın, işini kesmeyin» (6), buyurur, kalbi kırılmasın diye, babasının yanında bir müddet daha oturur, dışarı çıkınca yıkardı.
8 — Bütün Müslümanlara güler yüzlü olmalıdır. Sert görün memeli, sıkılır vaziyette durmamalıdır. Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Allahü Teâlâ, kolaylık gösteren güler yüzlüleri sever» (7). Yine buyurdu: «Günahların afvına sebep olan iyi amel, güler yüz ve tatlı sözdür» (8).
Hazreti Enes (radıyallahü anh) buyurur: İhtiyar bir kadın, Peygamberimizin (aleyhisselâm) yoluna geldi ve seninle işim vardır, dedi. Peygamber Efendimiz (aleyhisselâm), «İstediğin yerde oturalım, seni dinleyeyim» (9), buyurdu. Kadın hemen oracıkta oturdu ve Efendimiz onu sonuna kadar dinledi.
9 — Hiçbir Müslüman, verdiği sözü yerine getirmemezlik etmemelidir. Hadîsi şerifte «Üç huy vardır. Kimde bulunsalar, o kimse münafıktır, isterse oruç tutsun: Konuşurken yalan söyleyen, sözünde durmayan ve emanete hıyanet eden» i1), buyuruldu.
10 — Herkese derecesine göre hürmet etmelidir. Daha aziz olanı, herkesin arasında daha aziz ve üstün tutmalıdır. Güzel elbisesi, atı ve malı olan daha kerim ve aziz tutulur. Hazreti Âişe Cra dıyallahü anhâ) seferde idi. Sofra kurdular. Bir fakir geçiyordu, şuna bir parça ekmek verin, buyurdu. Bir atlı geçiyordu, onu çağırın buyurdu. «Fakiri yolladın, zengini çağırıyorsun», dediler. Buyurdu ki: «Allahü Teâlâ herkese bir derece verdi . Müslümanların, Akrabaların, Komşuların Ve Kölelerin Hakları Biz de bu derecenin hakkını gözetmeliyiz. Fakir bir parça ekmeğe sevinir, zengine böyle yapmak ise ayıp olur. Onu da sevindirecek bir şey lâzımdır».
Hadisi şerifte, «Bir halkın azizi yanınıza gelirse, onu aziz tutunuz» (2) buyuruldu. Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) üzerine oturmak için ridâsını (paltosunu! bir kimseye verdi. Kendisine süt emziren ihtiyar bir kadın, yanma geldi. Onu kendi ridâsı üzerine oturtup, «Rahat ol, ey annem! Emret ve ne istersen iste vereyim» (3). buyurdu. Ganimetten kendisine yerilen malı ona verdi. O da bu malı yüzbin dirheme Hazreti Osman’a (radıyal lahü anh) sattı.
11 — Birbirine dargın olan iki Müslümanı barıştırmaya, aralarını bulmaya uğraşmalıdır. Peygamberimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Size oruçtan, sadakadan ve namazdan (nâfi le namaz ve oruçtan) daha üstün bir şeyi haber vereyim mi?». Buyurunuz, dediler. «Müslümanların arasını bulmak, onları barıştırmak» (4), buyurdu.
Hazreti Enes (radıyallahü anh) buyurur: Bir gün Peygamberimiz (aleyhisselâm) oturuyordu, tebessüm ediyordu. Hazreti Ömer (radıyallahü anh), «Yâ Resûlâllah! Anam, babam sana fedâ olsun, niye gülüyordun?», dedi. Buyurdu ki: «Ümmetimden biri âlemlerin Rabbinin huzurunda diz çömüş: Yâ Rabbi, benim hakkımı ondan al, bana zulüm etmiştir. Hakkımı isterim diyor. Allahü Teâlâ diğerine: Bunun hakkını ver, buyurur. Yâ Rabbi, benim iyiliklerimi, se vablarımı hasımlarımm hepsi aldı, bende hiçbir şey kalmadı, der. Allahü Teâlâ mazluma: Hiç sevabı kalmadı, ne yapayım? der. Yâ Rabbi, günahlarımı ona yükle, der. Böylece günahları ona verilir. Yine de zulmü bitmez». Sonra Peygamberimiz (aleyhisselâm) ağladı ve buyurdu ki: «Bu, herkesin, üzerindeki yükün kaldırılmasın» İstediği, büyük bir gündür. Sonra Allahü Teâlâ, kendisine zulüm olunana: Bak bakalım ne görürsün? der. Yâ Rabbi, gümüşten şehirler, altın süslemeli köşkler görüyorum. Hangi peygamberin, hangi sıd’dikın yahut hangi şehidin olduğunu bilmiyorum, der. Allahü Teâlâ, bunlar satılıktır, buyurur. Yâ Rabbi, bunların kıymetini kim verebilir? der. Allahü Teâlâ, sen verirsin, buyurur. Yâ Rabbi, ben bunu ne ile alabilirim? der. Allahü Teâlâ, din kardeşini afvetmeklo buyurur. Yâ Rabbi, onu afvettim, der. Allahü Teâlâ, kalk elinden tut ve ikiniz de Cennete giriniz, buyurur». Bunun üzerine Peygamberimiz (aleyhisselâm) buyurdu: «Allah’tan korkunuz ve Müslümanları barıştırınız. Zira Allahü Teâlâ kıyamet günü Müslümanları arasını bulur, onları barıştırır» t1).
12 — Müslümanların bütün ayıplarını ve gizli şeylerini örtmelidir. Hadîs i şerifte, «Bü dünyada Müslümanların hâllerini örtenlerin günahlarını Allahü Teâlâ da kıyamette örter» (2), buyurdu.
Ebû Bekri’sSıddîk (radıyallahü anh) buyurur: «Hırsızlık yaparken, içki içerken gördüklerim hakkında da Allahü Teâlâ’nın bu çirkin işlerini örtmesini isterim». Peygamberimiz (aleyhisselâm) buyurdu: «Ey dil ile iman edip kalblerine iman yerleşmeyenler! İnsanları gıybet etmeyin, gizli şeylerini araştırmayın. Çünkü bir Müs lümanın sır perdesini yırtıp, gizli şeylerini açığa vuranın, Allahü Teâlâ da sır perdesini yırtar, isterse kendi evinde olsun, kötülüklerini meydana çıkarır» (3).
İbn Mes’ud (radıyallahü anh) buyurur: «Hırsızlıktan dolayı ilk defa el kesilecekti. Hırsızı Resûlullah’m (aleyhisselâm) huzuruna getirdiler. Peygamberimizin (sallâllahü aleyhi ve sellem) rengi değişti. Ashâbı kiram (aleyhimürrıdvân), Yâ Resûlâllah! Bu işe üzülüyor musunuz?, dediler. Resûlullah (aleyhisselâm), «Ne için üzülmeyeyim? Kendi kardeşlerime kötülükte nasıl şeytanın arkadaşı olurum? Eğer Allahü Teâlâ’nm sizi afvetmesini, günahlarınızı bağışlamasını ve örtmesini isterseniz, siz de Müslümanlann günahlarını örtünüz. Çünkü sultanın huzuruna getirilince had cezası tatbik edilmek gerektir» ( ), buyurdu». Hazreti Ömer (radıyallahü anh) gece bekçilerini murakabe ediyordu. Bir şarkı sesi işitti. Pencereye tırmandı, içeride, bir adam, bir kadın ve yanlarında şarap gördü. Pencereden girdi ve «Ey Allah’ın düşmanı! Böyle bir günahını Allah’ın örteceğini mi zannettin?» buyurdu. O kimse: «Ey Emire’l Mü minin! Acele etme. Ben bir günah işlemiş isem, sen üç günah işledin. Allahü Teâlâ «Ayıblan araştırmayın» ( ), buyurdu. Sen ise araştırıyorsun. Allahü Teâlâ «Evlere kapılardan giriniz» (6), buyuruyor. Sen ise, pencereden girdin. Allahü Teâlâ «İzinsiz kimsenin evine girmeyin, selâm vererek girin» O, buyuruyor. Sen ise izinsiz girdin ve selâm vermedin», dedi. Hazreti Ömer (radıyallahü anh) «Şimdi seni afvedersem tevbe eder misin?» buyurdu. O kimse, «Elbette ederim, eğer afvedersen, bu günahı bir daha işlemem», dedi. Hazreti Ömer afvetti. O da tevbe etti.
Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Müslü manlar kendi aralarında konuşurlarken, ne konuşuyorlar diye onları dinlemek isteyenlerin kulağına, kıyamet günü erimiş kurşun dökülür» (2).
13 — «Töhmet altında kalınacak şeylerden kaçınmalıdır. Böy lece Müslümanların kalblerini kendisi hakkında süi zan etmekten, dillerini de gıybet etmekten korumuş olur. Çünkü başkasının günah işlemesine sebep olan, o günaha ortak olur. Peygamberimiz (sâl lâllahü aleyhi ve sellem) buyuruyor: «Anasına, babasına söven kimse hakkında ne dersiniz?», «Bunu kim yapar, yâ Resûlâllah?», dediler. Buyurdu ki: «Başkalarının anasına, babasına sövüp, mukabilinde anasına, babasına sövdürenler; anasına, babasına sövmüş olur» (3). Hazreti Ömer (radıyallahü anh) «Töhmet altında kalmasına sebep olacak yerde duran kimse, kendisine sûi zan edeni ayıplamasın!», buyurdu. Peygamberimiz (aleyhisselâm), Rama zan’ın sonunda, hanımları Safiyye ile mescidde oturmuş konuşuyorlardı. iki kimse oraya geldi. Onlara tebessüm edip, «Bu benim hanımım Safiyye’dir», buyurdu. Gelenler, «Yâ Resûlâllah! Bir kimse ne kadar süi zan etse de size de edemez ya», deyince, «Şeytan insanın vücudunda kan gibi akmaktadır» (4), buyurdu. Hazreti Ömer (radıyallahü anh) sokakta kadınla konuşan bir erkek gördü. Adama kamçıyla vurdu. Adam, «Bu benim hanımımdır», deyince, «Ne için kimsenin görmediği başka bir yerde konuşmuyorsunuz?» dedi.
14 — Eğer bir makam sahibi ise, hiçbir Müslümandan yardımını esirgememelidir. Peygamberimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) Ashâbı kirâm’a buyurdu ki: «Bir ihtiyacı için bana gelenlere siz de yardımcı olun. Ben yapmayı murad ettiğim bazı işleri sîzlerin iltimasta bulunup ecir kazanmanız için biraz geciktiririm». Yine buyurdu: «Dil sadakasından daha faziletli sadaka yoktur». «Bu nasıl olur?», dediler. «İltimasta bulunmakla: bu sayede kan davası önlenir, menfaat sağlanır, zararın önüne geçilir» (5), buyurdu.
15 — Bir kimsenin bir Müslümana dil uzattığını, canına veya malına kıymak istediğini duyunca, o kimse orada yoksa, cevapta orada bulunmayan Müslümanın vekili olmalı ve o zulmü ondan gi^ermelidir. Hususan Peygamberimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurur: «Bir Müsiümamn kötülükle anıldığı yerde onu methedecek, överek ona yardımcı olana, Allahü Teâlâ, yardıma daha çok muhtaç olduğu yerde yardımcı olur. Bir Müslümana yardım etmek jstemeyip, düşmanlık etmeye kalkarsa, Allahü Teâlâ yardıma en pıuhtaç olduğu anda onu yardımsız bırakır».
16 — Bir Müslüman kötü bir kimse ile arkadaşlık ederse, ona iyi muamele etmeli ve kurtulması için uğraşmalıdır. Ona kötü bir söz söylememelidir. İbn Abbas (radıyallahü anh), «Kötülüğe iyilikle müdâra ederler» t1), âyeti kerimesinin mânâsını anlatırken, kötü söze, selâm ve müdâra ile mukabele ediniz, buyuruyor. Hazreti Âişe (radıyallahü anhâ) buyurdu: Bir kimse Resûlullah’ın (aleyhisselâm) yanına girmek için izin istedi. «Gelsin, zira kavmi arasında kötü kimsedir», buyurdu. Yanına gelince, ona o kadar güzel ve insanca muamele etti ki, Resûlullah’ın yanında büyük bir kıymeti, hususî bir derecesi vardır sandım. Dışarı çıkınca, kendisine «Fena insandır, dedin ve böyle muamele ettin», dedim. Buyurdu ki: «Ey Âişe! Kıyamette Allahü Teâlâ’nm indinde insanların en kötüsü, kötülüğünden korkulduğu için hürmet görendir» (2). Hadîsi şerifte; «Kötü sözlülerin dilinden namusunu korumak için yapılan her şey sadakadır», buyuruldu. Ebıı’dDerdâ (radıyallahü anh) buyurur: «Çok insanlar vardır ki, yüzlerine güleriz, ama kalbimiz onlara lâ net eder».
17 — Fakirlerle oturup kalkmalı, arkadaş olmalıdır. Zenginlerle oturmaktan kaçınmalıdır. Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) «Ölülerle oturmayınız», buyurdu, «ölüler kimlerdir?» dediler. «Zenginlerdir» (3), buyurdu. Süleymân aleyhisselâm kendi ülkesinde, nerede bir fakir görse, onunla oturur ve «Miskinler, miskinlerle oturur», buyururdu. Isâ aleyhisselâm, ey miskin, sözünden daha çok bir şeyi sevmezdi. Hattâ Peygamberimiz (aleyhisselâm), «Beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür ve beni fakirlerle haş reyle» ( ), buyurdu. Musâ aleyhisselâm, «Yâ Rabbi! Seni nerede arayayım?» deyince, Allahü Teâlâ, «Kalbi kırık olanların yanında ara», buyurdu.
18 — Bir Miislümanın gönlünü sevindirmeye uğraşmalı, bir Müsiümamn ihtiyacını gidermelidir. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «Bir Müsiümamn İşini görenin bütün ömrü, Allahü Teâlâ’ya hizmetle geçmiş gibidir» ( ). Yine buyurdu: «Bir Müslümanı sevindireni, Allahü Teâlâ kıyamet günü sevindirir» (6).
Yine buyurdu: «Bir Müslümanın işini görmek için gece veya gündüz bir müddet uğraşan, o işi yapsın veya yapmasın, câmide iki ay itikâf etmekten daha iyidir» t1), Yine buyurdu: «Üzüntüiü bir kimseyi sevindirene yahut bir mazlumu kurtarana, Allahü Teâlâ yetmiş üç çeşit mağfiret ihsan eder» (2). Yine buyurdu: «Zalim olsa da, mazlum olsa da din kardeşine yardım eyle» (3). «Zalim olunca nasıl yardım edelim?», dediler. «Zulmetmekten alıkoymaya yardım etmekle» (4), buyurdu. Yine buyurdu: «Allahü Teâlâ, bir Müslümanın kalbini sevindirmekten daha çok hiçbir tâatı sevmez» (5). Yine buyurdu: «İki haslet vardır ki, onlardan kötüsü yoktur: Allah’a şirk koşmak ve insanlara eziyet vermek. İki haslet vardır ki, onlardan büyük ibadet yoktur: İman etmek ve insanların rahatlığını ara
mak» (6). Yine buyurdu: «Bir Müslümanın üzüntüsüne üzülmeyen, bizden değildir» (7).
Fudayl bin Iyad’ı ağlarken gördüler. Niçin ağlıyorsun? dediler. Bana zulmeden bir zavallı Müslümana üzüldüğümden ağlıyorum, dedi. Kıyamette ona sorulacak ve rezil olacaktır. Fakat hiçbir özür ve bahane bulamayacaktır. Ma’rûfi Kerhi buyuruyor: «Bir kimse günde üç defa Allahümmeslih ümmete Muhammedin, Allahüm merham ümmete Muhammedin, Allahümme ferric ümmete Muhammedin derse, ismi ebdallar defterine yazılır».
19 — Kime rastlarsa konuşmadan önce selâm vermelidir. Elini sıkmalı, musafaha etmelidir. Peygamber Efendimiz (aleyhisselâm) buyurdu: «Selâm vermeden önce, konuşana cevab vermeyiniz. Önce selâm versin» (8). Peygamber Efendimizin (aleyhisselâm) yanına birisi geldi ve selâm vermedi. «Dışarı çık, yeniden gir ve selâm ver», buyurdu. «Abdesti iyi al kİ, ömrün uzun olsun; kime rastlarsan selâm ver kİ, sevabın çok olsun, evine girdiğin zaman evdekilere selâm ver ki, evinde iyilik çok olsun!» (9).
Peygamberimizin (aleyhisselâm) yanına biri geldi ve «Selâmün aleyküm, yâ Resûlâllah» dedi. «Bu kimseye on sevab yazıldı», buyurdu. Bir başkası geldi ve «Selâmün aleyküm ve rahmetullahi», dedi. «Buna yirmi sevab yazıldı», buyurdu. Bir başkası daha geldi ve «Selâmün aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü», dedi. «Buna otuz sevab yazıldı», buyurdu. Peygamber Efendimiz (aleyhisselâm) buyurdu: «Bir yere girerken selâm veriniz, dışarı çıkarken de selâm veriniz. Zira birincisi, sonuncusundan evlâ değildir!» (,0). îki mü’min birbirlerinin elini tutunca, bu arada yetmiş rahmet taksim olunur. Bunun altmış dokuzu, güler yüzlü ve neşeli olana verilir
İKİ Müslüman birbiriyle karşılaşınca, birbirlerine selâm verir, yüz rahmet aralarında bölünür. Doksanı önce selâm verene, onu da diğerine verilir.
Din büyüklerinin ellerini öpmek sünnettir. Ebû Ubeyde Cerrah, Ömer bin Hattâb’ın (radıyallahü anhümâ) elini öptü. Hazreti Enes (radıyallahü anh) der ki: Resûlullah’dan, birbirimize rastlayınca, eğilelim mi? diye sordum. «Hayır», buyurdu. Öpüşelim mi? dedim. «Hayır», buyurdu. Musafaha edelim mi? dedim. «Evet», buyurdu. Ama yolculuktan geldiği zaman boynuna sarılmak sünnettir. Enes (radıyallahü anh) buyurur ki: Peygamber Efendimizden (sallâllahü aleyhi ve sellem) daha çok kimseyi sevmezdim ve geldiği zaman ayağa kalkmazdım. Bunu sevdiklerini bilirdim. Adet öyle ise, bir ikram olarak Itâzim için olursa mekruhtur 1 ayağa kalkmakta beis yoktur. Ama bir kimsenin önünde ayakta durup beklemek yasak edilmiştir. Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Kendisi oturup, karşısında insanların ayakta durmasını isteyen. Cehennemdeki yerini hazırlasın!» (*).
20 — Aksıran kimse Elhamdülillâh demelidir. İbn Mes’ud (ra dıyallahü anh) buyurur: «Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) aksırınca, Elhamdülillâhi Rabbi’lâlemin, dememizi öğretti. Böyle dediği zaman duyan Yerhamükâllah demeli, ilk söyleyen de Yağfirallahü li ve leküm demelidir. Aksırınca Elhamdülillâh demeyene, Yerhamükâllah da denmez» (2).
Peygamberimiz (aleyhisselâm) aksıracağı geldiğinde, sesini kısar, elini ağzına getirirdi. Bir kimse helâda iken aksırınca, kalbi ile elhamdülillah demelidir. İbrâhimi Nehaî, «Dil ile bile söylese zararı yoktur», buyurmuştur. Kâ’bü’lAhbâr (radıyallahü anh) buyurur: Musâ aleyhisselâm, Allahü Teâlâ’ya «Yâ Rabbi! Yakın isen gizli, uzaksan sesli konuşalım», deyince, Allahü Teâlâ «Ben, beni hatırlayanla beraber, onunla oturuyor gibiyim», buyurdu. «Yâ Rabbil Cünüb ve helâda bulunmak gibi hâllerim olunca, seni o zaman hatırlamaktan daha yüksek tutuyorum», dedi. «Hangi hâlde olursan ol, beni hatırlamaktan korkma», buyurdu.
21 — Tanıdığı Müslümanlara, hasta ziyaretine gitmelidir. Ahbabından olmasa da gidebilir. Peygamberimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «Hasta ziyaretine giden Cennete girmiş gibidir. Döndüğünde yetmiş bin melek ona, geceye kadar mağfiret ederler. Allahü Teâlâ’dan afvını isterler» (3). Elini hastanın elinin üstüne koymak, yahut alnına koymak ve «Nasılsın?» diye sormak sünnettir. Sonra «Bismillâhirrahmanirrahim, eûzüke billâhi’lehadi’ssa
med, ellezî lem yelid ve lem yûled ve lem yekûn lehû küfüven ehad
min şerri ma yecidü» duâsım okumalıdır. Hazreti Osman (radıyal lahü anh) buyurur, «Hasta olmuştum. Resûlullah (aleyhisselâm) geldi ve yüz defa bu duayı okudu». Hastanın da, «Eûzü bi izzetillâht ve kudretihi min şerri mâ ecidü», t ) demesi sünnettir. Nasılsın diye sorana, şikâyet etmemelidir.
Hadis i şerifte, «Bir kul hasta olunca, Allahü Teâlâ ona iki melek gönderir. Bir kimse ziyaretine gidince hamd mi edecektir, şikâyet mi, diye bakarlar. Eğer elhamdülillâh, bunda da bir hayır vardır, derse Allahü Teâlâ: “Kulum bana güveniyor, öldürürsem rahmetimle öldürür, yerini Cennet eylerim. İyi edersem bu hastalık sebebi ile günahlarını afvederim”, buyurur» (2), buyuruldu.
Hazreti Ali (radıyallahü anh) buyurur: «Kimin kamı ağrırsa, hanımının mehir parasından isteyip, bal alsın, yağmur suyu ile karıştırıp içsin, şifa bulur. Çünkü Allahü Teâlâ yağmura bereket, bala şifa ve kadınların mehrine afiyet buyurmuştur. O hâlde bu üçü bir araya gelirse elbette şifâ bulur».
Hastanın dikkat etmesi icabeden edebler şunlardır: Hastalıktan şikâyet etmemeli, yüksek sesle ağlamamak, hastalığın günahlarına kefaret olacağını ummalı, ilâç içince, ilâca değil, Allahü Teâlâ’ya güvenmelidir. Iyâdete giden (ziyaret edeni ise hastanın yanında fazla oturmamalıdır, çok sormamalı, afiyetle duâ etmeli, hastalığa üzüldüğünü belirtmeli, hastanın yattığı odanın kapı ve penceresinden bak mamalı, evin kapısına gelince, içeri girmek için izin istemeli, kapının karşısında değil, bir kenarda durmalı, kapıyı hafif çalmalı, ey filân demeyip Sübhanallahi velhamdülillâhi diyerek kendini du yurmalıdır. «Kim o?» denirse, «Benim» dememeli, adını söylemelidir. Kapıyı çalanın buna dikkat etmesi lâzımdır.
22 Müslüman kardeşinin cenazesinin ardından gitmelidir.
Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: «Cenazenin ardından gidene bir kırftt, defnedilinceye kadar bekleyene iki kırât sevab verilir. Bir kırât, birkaç Uhud dağı büyüklü ğündedir»
Cenazeyi teşyi ederken susmalı, gülmemeli, çeşitli ibret levhaları görmeli, kendi ölümünü hatırlamalıdır. A’meş der ki: «Bir cenazenin ardından gidiyordum. Kime taziye vereceğimi (başın sağ olsun diyeceğimi] bilmiyordum. Çünkü oradakilerin hepsi birbirinden üzüntülü idiler». Bazıları, ölen birisine çok üzülüyorlardı. Büyüklerden birisi, «Artık üzülmeyin. O üç korkuyu da atlattı: Can alıcı meleği gördü, ölüm acısını tattı ve son nefes korkusundan kurtuldu», dedi.
Peygamber aleyhisselâm buyurdu: «ölünün arkasından üç şey gider: Ehli, malı ve ameli. Ehli ve malı geri döner, ameli ise onunla kalır» O.
23 — Kabir ziyaretine gitmelidir. Onlara duâ etmeli, ibret almalıdır. Düşünmelidir ki, onlar önceden gitti, kendisi de yakında gidip, yeri orası olacaktır. Süfyânı Sevrî buyurur ki: «Kabirleri
hakkında çok düşünen, ölümünü çok hatırlayan, mezarını Cennet bahçelerinden bir bahçe olarak bulur. Ölümünü, mezara gideceğini, oradaki hâlini unutan ise Cehennem kuyularından bir kuyu olarak bulur».
Rebî’ bin Heysem (radıyallahü anh) tâbiınin büyüklerinden olup, mezarı Tûs şehrindedir. Evinde bir mezar kazmıştı. Kalbinde bir gevşeme hissetse, o mezara girer bir müddet kalırdı. Sonra «Yâ Rabbi, beni dünyaya gönder, kusurlarımı, eksiklerimi tamamlayayım», derdi. Sonra kalkar ve «Ey Rebi’ işte seni tekrar dünyaya gönderdiler. Bir daha gönderilmeyeceğini düşün ve ona göre çalış», derdi.
Hazreti Ömer (radıyallahü anh) buyurur ki: Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) kabristana gitti, bir mezarın başucuna oturdu ve çok ağladı. Kendisine yaklaştım ve, «Yâ Re sûlâllah, ne için ağladınız?» dedim. Buyurdu ki: «Bu benim annemin mezarıdır ( ). Allahü Teâlâ’dan, ziyaret ve duâ etmek için izin istedim. Ziyarete izin verdi, duâya vermedi. Evlâtlık şefkatim harekete geldi ve ağladım» ( ).

