Hz. Muhammed (sav)’in, Hz. Ümâme’yi Namazda Omzuna Alması

By | 1 Ağustos 2019

Sevgili torunu Ümâme’yi ne çok sevdiğiyle ilgili bir hayli olay var. İlginç olan biri de şu:
Kaynaklara bakılırsa Peygamber Efendimiz, bir çok kez, Hz. Ümâme omzunda iken Mescitte cemaate namaz kıldırmıştır. Bir keresinde ikindi namazı için Hz. Bilâl ezan okumuş ve Peygamber Efendimizi namaza davet etmişti. Müslümanlar, gelişini bekliyorlardı. Az sonra Peygamber Efendimiz Hz. Ümâme omzunda olduğu halde Mescid’e girdi ve namaza durdu. Rükûa varacağı zaman sevgili torununu alıp yere bırakıyordu. Secdesini yapıp ayağa kalkacakları zaman da yeniden omzuna alıyordu.
Üstelik bunu kız çocuklarını diri diri gömme cinayetinde bulunan, hatta erkek çocuklarını bile kucaklarına alıp sevmeyi, öpmeyi ayıp sayan bir kültürden gelen insanlar arasında yapıyordu. Bununla hem çocuk sevmede ümmetine örneklik ediyordu, hem de cahiliye döneminden kalma bu çirkin anlayış ve adeti fiilen ortadan kaldırdığını gösteriyordu.
İçinizden, biz de çocuklarımızı omzumuza alıp gezdiriyoruz; bunda ne var ki, diyeniniz olabilir? Yaşım elli küsur. Rahmetli babam abdestsiz yere basmazdı. Ama beni çocukken bırakın omzuna alıp gezdirmeyi, alıp kucakladığı bile çok nadirdi. Beni çok sevdiğini biliyordum, ama bunu tavırlarıyla ortaya koymuyordu… İçinizde yaşıtım olan bir çok kimse de benim yaşadığımı mutlaka yaşamıştır. Bu bir kültür meselesidir.
Bir de o günün şartlarını düşünün… Dediğim gibi kız çocuklarını diri diri gömecek kadar zalim vicdanlı bir toplumda büyümüş insanlar… Bir çok kabile başkanları hâlâ çocuklarını kucaklarına almayı bile ayıp saydıkları bir ortam… ve daha da önemlisi O (sav), Allah’ın insanlığa gönderdiği son Peygamber ve o sırada da bir devlet başkanı… Bütün insanların gözü önünde, hem de en önemli bir ibadet sırasında bu sevgi ve şefkatini sergiliyor. Olayın önemi ve büyüklüğü burada… Bir çok kez şahid olmuşum, henüz ayaklanmış, sağını solunu bile fark etmeyen çocuğu namazda önünden kazara geçince vurup deviren insanlara.
Bizzat şahit olduğum daha üzücü ve düşündürücü bir olay da şu:
Yıllar önceydi. Ankara Hacı Bayram camiinde akşam namazına durmuştuk. Bir çocuğun ayak seslerini duyduk. Babası namaza durmuş, o da çocukluğunu yapıp sağa sola koşuyordu belli ki. Namaz bitmiş, çıkmak üzere idim camiden: “Kimdir oğlunu getirip namazda huzurumuzu bozan?” diyen bir sesle irkildim. Dönüp baktım; sesin sahibi başkası değil, ne yazık ki caminin yaşlı başlı imamıydı. Baba, saygısından mı, üzüntüsünden mi, yoksa mahcup edildiğinden miydi bilmem ezile büzüle “benim çocuğum” dedi. Baktım çocuğa henüz dört-beş yaşlarında. İmam efendi aynı sert ve öfkeli ses tonuyla; “Kardeşim!” dedi. “Burası çocuk yuvası değl, Allah’ın evi. Çocuklarınızı getiriyorsanız buraya, nasıl davranmalarını da öğretmelisiniz; huzurumuzu bozmaya ne hakkınız var!” Baba, yine de saygısında kusur etmeden “o henüz bir çocuk, ne yapabilirim” dediyse de, İmam Efendinin söylenip durmasına engel olamamıştı.
Daha da irkilmiş ve derinden üzülmüştüm. “Peygamberin makamı sayılan Mihrap’a geçip namaz kıldıran biri, nasıl olur da, makam sahibinin çocuklara davranışını bilmeyebilir,
ya da bilir de O’nun gibi davranmazdı?” diye düşündüm kendi kendime. Sonra da: “Bir îmam anlamamışsa, bu millete nasıl anlatır ‘İmam’ını (sav)? O’nu (sav), yaşayışıyla kendini ifade ettiği gibi anlatamazsak ne olur bu milletin ve çocuklarımızın hali?” diye söylenip kendi kendime çıktım camiden…
O’nu (sav), olduğu gibi anlayan, yaşayan ve anlatan imamlarımızı, din görevlilerimizi tenzih ederim, ama bu yaşanmış bir vakıa. Belki de birçoğunuz bu tür veya benzer olaylara tanık olmuşsunuzdur!
İmam efendinin, o öfkeli tavrı, çocuğun iç dünyasını yaralamışsa -ki yaralamıştır mutlaka- onu kim, nasıl tedavi edebilir? Ya o sözler ve tavırlar, çocuğu İmam’ın evinden değil, Allah’ın evinden soğutmuşsa; vebâli kime ait olur?
Hayata O’nun (sav) penceresinden bakmak kurtarır bizi ancak.