Hırs Ve Tamâ’ın İlâcı

By | 6 Ağustos 2014

hasema

Hışım Kin DoğururHırs Ve Tamâ’ın İlâcı
Bil ki, bunun ilâcı sabrın acılığından, ilmin tatlılığından ve amelin zorluğundan yapılmış bir macundur. Bütün kalb hastalıklarının da ilâcı bu karışımdır. Bu ilâç beş çeşittir.
BİRİNCİ ÇEŞİT: Ameldir. Kendine az masraf etmektir. Adi, eski elbiselere ve kuru ekmeğe kanaat eylemektir. Arada sırada yemek yemektir. Bu kadarı da tarnâ’sız ve hırssız ele geçer. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «İnsanın kurtuluşu üç şeydir. Tenhada ve kalabalıkta Allahü Teâlâ’dan korkmak, fakirlikle ve zenginlikte orta halli olmak, kızgınlık ve hoşnutsuzluk zamanında insaf ve adaleti gözetmek» t1). Biri Ebû’d Derdâ’yı (radıyallahü anh) gördü ki, hurma çekirdeği topluyor ve «Geçimde hafiflik, insa nın aklını ve fıkhını gösterir», diyordu. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «İktisad edeni, Allah kimseye muhtaç etmez. İktisad etmeyeni fakir yapar ve Allahü Teâlâ’yı zikredeni, hatırlayanı Allahü Teâlâ sever» (2). Yine buyurdu: «Tedbirli ve rahat (orta halli) masraf geçimin yarısıdır» (3).
ÎKİNCİ İLÂÇ: Günlük kendine yetecek kadarını bulunca, gelecek için uzun ümidlere kapılmamak ve bunu istemekte rahatı kaçmamaktır. Çünkü şeytan ona der ki: «Belki çok yaşarsın, yarın bir şey kazanamazsın. Bugün hiç durma, çalış. Nerede bulursan elde etmeye bak». Nitekim Allahü Teâlâ buyurur: «Şeytan size fakirliği vâdediyor ve kötü işleri emrediyor» (4). Yarınki günün fakirlik korkusundan, bugün birçok sıkıntılara katlanmanı ister. Aynı zamanda senin hâline güler. Çünkü yarın gelmeyebilir ve yarınlar bitmez. Yarının geldiğini farzedelim, sıkıntısına bugün katlanmak doğru olmaz. Bundan kaçınmanın çaresi, haris olanın hırsı, yâni çok istemesi ile rızkın artmayacağını, kaderde olanın verileceğini bilmektir. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) ibn Mes’ud’a (ra dıyallahü anh) uğradı ve onu çok üzüntülü gördü. Ona, «Kalbin o kadar üzülmesin. Zira takdir edilen olur ve senin rızkın elbette sana gelir» (5), buyurdu. Çok kere kul, rızkının nereden geldiğini de
bilmez. Nitekim Allahü Teâlâ buyurdu ki: Allah’tan korkanlara bir kapı açılır ve bilmedikleri yerden rızıkları önüne gelir» C1).
Süfyânı Sevri (rahmetullahi aleyh) buyurdu: «Muttekî ol. Zira muttekilerden 1 takva sahiplerinden! hiçbiri açlıktan ölmemiştir». Yâni, Allahü Teâlâ insanların kalbini sana karşı öyle yapar ki, onların şefkati sen istemeden sana yetecek kadar getirir. Ebû Hâzım (rahmetullahi aleyh) buyurdu: «Olanlar iki kısımdır: Benim rızkım olan, vaktinde bana gelir. Rızkım olmayan ise yerdekilerin ve gök tekilerin hepsi uğraşsa da bana gelmez». Hırs Ve Tamâ’ın İlâcı
ÜÇÜNCÜ İLÂÇ: Tamâ’ etmeyip sabrederse sıkıntı çekeceğini, tamâ’ edip sabretmezse hem sıkıntı çekeceğini, hem de aşağı bir kimse olacağını, bununla ayıplanacağını, âhirette ise tehlikeli cezalara düşeceğini bilmektir. Tamâ’ etmeyip sabrederse sevaba kavuşur ve herkes tarafından övülür. Sevap, övme ve izzeti nefsi için sıkıntı çekmek, zillet, hakaret ve ceza korkusu içinde sıkıntı çekmekten elbette çok üstündür. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «Mü’minin izzeti, insanlardan bir şey istememektedir» (2). Ali ibn Ebû Tâlib (kerremallahü vecheh) buyuruyor: «Muhtaç olduğun kimsenin, şeyin esiri, sana ihtiyacı olanın ise emîri Iefendisil olursun».
DÖRDÜNCÜ İLÂÇ: Bu hırs ve tamâ’ı ne için ettiğini düşünmektir. Eğer karnını doldurmak için yapıyorsa, merkep ve öküz ondan daha çok yer. Cinsi arzusu için yapıyorsa, domuz ve horoz ondan çok ilerdedir. Süslenmek ve güzel elbiseler için yapıyorsa, bu Yahu dîlerde de vardır. Tamâ’ı keser ve aza kanaat ederse, peygamberlerden ve evliyâdan başka benzeri bulunmaz. Elbette onlara benzemek, hayvanlara benzemekten daha iyidir.
BEŞİNCİ İLÂÇ: Mal ve paranın zararlarını düşünmelidir. Dünyada çok mal olursa, âfet, elde çıkma ve çalınma korkusu olur; âhirette ise fakirlerden beş yüz yıl sonra Cennete girer. Dünyada kendinden aşağısına bakıp, hâline şükretmelidir. Zenginlere bak mamalıdır. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurur: «Dünyada sizden aşağı olana bakınız» (3). Şeytan daima, «Niçin kanaat ediyorsun, filânın, falanın ne kadar malı vardır, görmüyor musun?» der. Sakındığım görünce de, «Niçin sakınıyorsun, filân âlimler sakınmıyor ve haram yiyorlar! Dünyada senden zengini örnek al ve din hususunda ise senden aşağı olana bak. Senin saâdetin bundadır», der. Halbuki iş tamamen tersinedir. Zira daima din hususunda takvâ sahibi din büyüklerine bakıp kendi kusurlarını görmelidir. Dünyada ise fakirlere bakıp, zenginliğini bilmelidir.
Malı olmayanın hâli, hırs değil, kanaat olmalıdır. Malı olanın jse cimrilik değil, cömertlik olmalıdır. Resûlullah Isallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Cömertlik Cennette bir ağaçtır. Cömert olan kimse onun dalma tutunur ve onu Cennete kadar götürür. Cimrilik Cehennemde bir ağaçtır. Bahil olanı (cimriyi) Cehenneme kadar götürür» (’). Yine buyurdu: «Allahü Teâlâ iki hasleti sever: Cömertlik ve güzel huy. İki hasleti ise sevmez: Cimrilik ve kötü huy» (z). Yine buyurdu: «Allahü Teâlâ cimri ve kötü huylu bir velî yaratmamıştır» (3). Yine buyurdu: «Cömertin günahını, kusurunu afvedi ııiz. Çünkü onun bir sıkıntısı olursa, yardımcısı Allahü Teâlâ olur» (i) Kesüiullah’ın (sallâllahü aleyhi ve sellem) gazalarından birinde birtakım esirler alındı. Efendimiz, biri hariç bunların hepsinin öldürülmesini emretti. Hazreti Âli (radıyallahü anh), «Yâ Resûlal lah! Allah’ımız bir, dinimiz bir, bunların hepsinin suçu da bir. Bu adamı niçin istisnâ ediyorsunuz?», dedi. Buyurdu ki: «Bana Cebrail (aleyhisselâm) geldi ve bu adamı bırak, zira cömertliğinden dolayı Allahü Teâlâ’nm hoşuna gitti, onu beğendi, dedi» (5). Yine buyurdu: «Cömertin yemeği şifâ, bahîlin yemeği hastalık sebebidir». Yine buyurdu: «Cömert olan, Allahü Teâlâ’ya, Cennete ve insanlara yakın, Cehennemden uzaktır. Bahil (cimri) Allahü Teâlâ’ya, Cennete ve insanlara uzak. Cehenneme yakındır» (6). Yine buyurdu: «Allahü Teâlâ bilgisiz cömerdi, bahil âbidden daha çok sever. En fena hastalık bahîlliktir» (7). Haberde geldi ki: «Allahü Teâlâ, Mûsa aleyhisselâma vahiy gönderip, «Sâmiri’yi öldürme. Çünkü o cömerttir», bildirdi. Hırs Ve Tamâ’ın İlâcı
Ali (radıyallahü anh) buyurur: «Dünya sana yüzünü dönünce harca, ki harcamakla bitmez. Senden kaçınca, yine harca, ki hiç kalmasın». Bir kimse Hüseyin ibn Ali’ye (radıyallahü anhümâ) bir dilekçe getirdi. Dilekçeyi elinden aldı ve ne istiyorsan, vereceğiz buyurdu. «Niçin yazılanı okumadınız?» dediklerinde, «Kalbinin benim yanımda durmasından suale çekilirim diye Allahü Teâlâ’dan korktum», buyurdu. Muhammed ibn Münkedir (rahmetullahi aleyh) Hazreti Âişe’nin (radıyallahü anhâ) hizmetçisi Ümmü Zerre’deıı anlatır. «Abdullah ibn Zübeyr (radıyallahü anhümâ) Âişe’ye (radı yallahü anhâ) iki torba içinde yüz yetmiş bin gümüş gönderdi. Bir tabak isteyip hakkı olanlara bu parayı taksim etti. Akşamleyin orucunu açması için bir parça ekmek ve zeytinyağı götürdüm ve «Ey mü’minlerin annesi, bu kadar parayı verdiniz, bir gümüş ile bana et aldırsaydmız ne olurdu?», dedim. «Hatırlatsaydın aldınrdım», buyurdu. Muâviye (radıyallahü anh) Medinei Münevvere’ye gidince Hüseyin, Hasan’a (radıyallahü anhümâ), «Ona selâm verme», dedi. Muâviye (radıyallahü anh) dışarı çıkınca, Haşan (radıyallahü anh), «Bizim borcumuz var», deyip, arkasından gitti ve borcunu söyledi. Bir deve arkadan geliyordu. Muâviye (radıyallahü anlı), «Bu hayvanın yükü nedir?» diye sorunca, «Seksen bin altın», dediler. «Olduğu gibi Hazreti Hasan’a (radıyallahü anh) veriniz, borçlarım ödesin», buyurdu. Ebû’lHasan Medâinî buyurur: Haşan, Hüseyin ve Abdullah ibn Ca’fer (rıdvanullahi aleyhim ecmaîn) hacca gittiler. Deveyi bir yerde otlatmaya bıraktılar. Aç ve susuz oldukları hâlde ihtiyar bir kadının yanma gidip, «İçecek bir şeyin var mı?», dediler. «Var», dedi. Bir koyunu vardı. Sağdı ve sütünü onlara verdi. «Yiyecek bir şeyin var mı?», dediler. «Yoktur, bu koyunu kesin yiyin», dedi. Kestiler, yediler ve «Biz Kureyşdeniz, bu seferden dönünce yanımıza gel, sana iyilik yapalım», dediler ve gittiler. Kadının kocası eve dönünce kızdı ve «Koyunu tanımadığın insanlara verdin», dedi. Bir zaman geçti. İhtiyar kadın ve kocası fakirlik yüzünden Medine’ye düştüler. Yiyecek bir şey satın almak için deve gübresi toplayıp sattılar. Günleri böyle geçiyordu. Bir gün ihtiyar kadın bir mahalleye gitti. Hazreti Haşan (radıyallahü anh) evin kapısı önünde duruyordu. Onu tamdı ve «Ey nine, beni tanıyor musun?» buyurdu. «Hayır», dedi. «Ben senin filân zamandaki misafirinim», buyurdu. Sonra ona bin koyun ve bin altın vermelerini söyledi. Onu kendi kölesiyle Hüseyin’in (radıyallahü anh) yanına gönderdi. «Kardeşim sana ne verdi?» buyurdu. «Bin koyun ve bin altın verdi», dedi. Hüseyin (radıyallahü anh) da o kadar vermelerini söyledi ve kölesi ile Abdullah ibn Ca’fer’e (radıyallahü anh) gönderdi. Abdullah, «Onlar sana ne verdiler?», dedi. «İki bin koyun ve iki bin altın», dedi. O da iki bin koyun ve iki bin altın verdi ve «Eğer önce bizim yanımıza gelseydin, onlara sıkıntı vermezdiniz. Yâni onların vereceğini de ben sana verirdim», dedi. Emretti ve iki bin koyun ve iki bin altın verdiler. İhtiyar kadın bu nimetler ile kocasının yanına gitti.Arabistan’da cömertliği ile meşhur bir adam ölmüştü. Yoldan aç dönen insanlar kabrinin başına gittiler. Aç olarak uyudular. İçlerinden birinin bir devesi vardı. O kimse ölüyü rüyasında gördü. Kendisine, «Senin bu deveni, benim en iyi deveme satar mısın?», dedi. «Satarım», dedi. Diğer deve için kendi devesini verdi. Ölü olan ve rüyada görülen o zât deveyi kesti. Uykudan uyanınca deveyi kesilmiş buldular. Tencereyi getirip pişirdiler ve yediler. Döndükleri zaman bir kervana rastladılar. Kervandan birisi o devenin sahibine seslendi ve ismini söyleyip, «Filân ölüden bir deve satm aldın mı?», dedi. «Aldım fakat rüyada idi» deyip, başından geçeni anlattı. «O iyi deve budur. Buyurun. Ben de rüyada gördüm. Bana, eğer benim oğlum isen benim bu devemi filân kimseye ver buyurdu».
Ebû Saıd Hirgûşî anlatır: Mısır’da fakirleri koruyan bir kimse vardı. Bir dervişin çocuğu oldu, fakat hiçbir şeyi yoktu. O fakir der ki: O zatın yanına gittim. Benim için herkesten yardım istedi. Bir şey bulamadı. Kalktı ve beni bir kabrin başına götürdü ve «Allah sana merhamet eylesin. Bütün fakirlerin üzüntüsünü giderirdin. Elinde olan her şeyi onlar için verirdin. Bugün bu adamın çocuğu için çok aradım, bir şey bulamadım», dedi. Sonra kalktı. Elinde bir altın vardı. Onu bozdurup yarısını bana verdi. «Bir şeyler alman için bunu sana borç verdim», dedi. Bu zata Muhtesib derlerdi. Parayı aldım ve çocuk için lâzım olanları aldım. Muhtesib o gece ölüyü rüyasında görüp, kendisine, «Bugün söylediklerinin hepsini duydum. Fakat bana cevap izni yoktu. Şimdi benim evime git. Çocuklarıma ocağın altını kazmalarını ve orada beşyüz altın bulunduğunu ve çocuğu olan o kimseye vermelerini söyle», dedi. Muhtesib, ertesi gün gidip, duyduklarını, yâni rüyasını anlattı. Orada beşyüz altın bulundu. Çocuklarına, «Rüya, benim için hüküm olamaz. Bu altınlar sizin mülkünüzdür, buyurun alın», dedi. Çocukları dediler ki, «O ölü olduğu hâlde cömertlik yapıyor da, biz hayatta olduğumuz hâlde, bahillik mi yapalım?». Hepsini alıp, o adama götürdü. O zat bir altın aldı, bozdurdu, yarısını Muhtesib’e verip borcunu ödedi, yarısını da kendisi aldı. Diğer altınları almayıp, «Benim ihtiyacım bu kadardır, siz bunları fakirlere verirsiniz», dedi. Ebû Said Hirgûşî dedi ki: «Bunlardan hangisinin daha iyi ve daha cömert olduğunu bilmiyorum». Yine dedi ki: «Mısır’a gittiğim zaman o zatın evini sordum. Çocukları kalmıştı. Onları gördüm. Hepsinde güzel sima, temiz yüzler var idi. Aklıma, «Babalan sâlih, temiz idi» t1), âyet i kerîmesi geldi». Cömertliğin ölümden sonra devam eden bereketlerini rüyada bildirmelerine şaşmamak lâzımdır. Nitekim İbrahim aleyhisselâmın âdeti misafirle bulunmak idi. Bugüne kadar onun bulunduğu yerde bu devam etmektedir. Rebi’ ibn Süleyman anlatır: «Şafiî (rahmetullahi aleyh) Mekke’ye gitti, yanında on bin altın vardı. Mekke’nin dışında çadır kurdu. O altmlan eteğine döküp kendisine selâm verene bir avuç verdi. Yatsı namazına kadar böyle yaptı. Eteğini silkti, bir tane bile kalmamıştı». Bir gün birisi, hayvana binerken özengisini tutmuştu. Rebi’a buyurdu ki: «Ona dört yüz altın ver ve özür dile». Bir gün AH (radıyallahü anh) ağlıyordu. «Niçin ağlıyorsun?», dediklerinde, «Yedi gün oluyor evime bir misafir gelmedi», buyurdu. Bir kimse arkadaşının yanına gitti, «Dört yüz gümüş borcum var», dedi. Ona para verdi ve ağladı. Hanımı, «Mâdem ağlayacaksın vermeseydin», dedi. «Ona değil, gelip benden isteyinceye kadar hâlini sormadığıma ağlıyorum», dedi.