Helâl Ve Haramda Vera’ Dereceleri

By | 1 Ağustos 2014

pardesu

ZekâtHelâl Ve Haramda Vera’ Dereceleri
Helâlin ve haramın dereceleri vardır. Hepsi aynı değildir. Bazı şey helâldir, bazısı helâl ve güzeldir, bazısı da daha güzeldir. Haramların ise bazısı çok fena, bir kısmı ise az fenadır. Bahusus hastalığın dereceleri de çeşitlidir. Hararet hastaya zarar verir. Ateşi daha yüksek olursa, daha çok zarar verir. Hususan tatlılıkta bal ile şeker bir değildir. Haramlar da böyledir. İnsanların haram ve şüphelilerden kaçınmaları beş derecedir.
BİRİNCİ DERECE: Bütün Müslümanların verâ’ıdır ki, şeriatın haram dediği şeylerden kaçınmaktır. Bu en aşağı derecedir. Bu derecedeki verâ’dan da nasibi olmayanların, adaleti yoktur. Bunlara âsi ve fâsık denir. Bunun da dereceleri vardır. Meselâ, birinin malını fâsid bey’ ile, gönlü rızası ile satın almak haramdır. Fakat zorla gasbetmek daha haramdır. Yetimden, fakirden almak ise, daha şiddetli haramdır. Evet, haramlık bakımından hepsi haramdır. Haramın şiddeti ne kadar fazla ise, cezası da, o kadar çok olur. Afvolmak ihtimali de o kadar az olur. Bahusus diyabet hastasına bal zararlıdır. Fakat şeker daha çok zararlıdır. Şekeri çok yemek, az yemekten daha zararlıdır.
Helâllerin, haramlann hepsini, fıkıh okuyanlar bilir. Bütün fıkhı okumak ise herkese vâcib değildir. Meselâ ganimet malından ve cizye parasından hissesi olmayanların ganimet ve cizye bilgilerini okumasına ne lüzum vardır. Fakat buna muhtaç olanların, bu ilimleri okuması lâzım olur. Alışveriş ile uğraşanların, alışveriş Ibey*
ve şirâl bilgilerini bilmeleri, öğrenmeleri lâzımdır. İşçi olanın ise, ücret ve kira bilgilerini öğrenmesi vâcib olur. Her san’atın ilmini öğrenmek, o san’attakilere lâzım olur.
İKİNCİ DERECE: Sâlihlerin verâ’ıdır ki, müftünün haram demediği fakat şüpheli olan şeylerden de sakınmaktır. Şüpheliler de üç kısımdır: Bazısından sakınmak vâcibdir, bazısından müstehab tır. Vâcib olandan kaçınmak ise birinci derecedir. Müstehabdan kaçınmak ise ikinci derecedir. Üçüncüsü ise vesvesedir, kuruntudur ve faydasızdır. Meselâ belki birinin mülkü idi diye avladığı avı yememek ve belki sahibi ölmüş vâris eline geçmiştir diye, âriyet yâni ödünç oturduğu evden çıkmak hep kuruntudur. Bu şüpheleri gösterecek bir nişan ve alâmet olmadıkça, kuruntu ve vesvese olup, hiç faydası yoktur.
ÜÇÜNCÜ DERECE: Müttekilerin verâ’ıdır ki, haram ve şüpheli olmayıp helâl olan, fakat şüpheli harama sebep olmak korkusu olan şeylerden sakınmaktır. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Bir kimse, tehlikeli olan şeyin korkusundan dolayı, tehlikesiz şeyden sakınmadıkça, müttekî olamaz» C1). Hazreti Ömer (radıyallahü anh) buyurdu ki: «Bizler harama düşmek korkusuyla, helallerin onda dokuzundan kaçındık». Helâl Ve Haramda Vera’ Dereceleri  Bunun içindir ki, yüz dirhem gümüş alacağı olan bir kimse, doksan dokuz dirhem alır. Ağır gelmek korkusundan hepsini almazdı. Ali bin Mâbed diyor ki: «Bir evde kiracı idim. Bir gün birisine mektup yazmıştım. Mektubu, duvarın tozu ile kurutmak hatırıma geldi. Sonra dedim ki, bu duvar, benim malım değildir, kurutmamalıyım. Fakat dedim ki, bu kadarcık şeyin zararı olmaz. Duvardan toprak alıp mürekkebi kuruttum. O gece rüyada birisi dedi ki: «Duvar toprağının zararı olmaz diyenler, yarın kıyamet günü anlarlar». Bu derecede olanlar, en küçük şeyden sakınırlar. Belki, bu şey büyük şeylere yol açar, derler. Yahut âhirette müttekilerin derecesinden düşmemek için sakınırlar. Bunun içindir ki. Haşan ibn Ali (radıyallahü anhümâ) çocuk iken zekât malından, ağzına bir hurma koymuştu. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem), «Pis pis, onu at» ( ), buyurmuştu. Halife Ömer ibn Abdülaziz’in yanma ganimet eşyasından misk getirdiler. Burnunu tıkadı ve «Bunun faydası kokusudur. Bu ise Müslümanların hakkıdır», dedi. Büyüklerden biri bir gece bir hastanın başında bekliyordu. Hasta ölünce kandili söndürdü ve «Kandilin yağı, şimdi vârislerin hakkı oldu», dedi. Halife Ömer (radıyallahü anh), ganimet malından bir parça misk evine bırakmıştı. Bir gün eve gelince ailesinin başörtüsünde misk kokusu duydu ve sordu. Miski yerine koyuyordum, elim koktu, elimi başörtüme sürdüm. deyince Ömer (radıyallahü anh) başörtüsünü alıp iyice yıkadı. Kokusu kalmayınca geri verdi. Bunun zararı yok idi. Lâkin Ömer (ra dıyallahü anh), âdet olmasını önlemek istedi. Haram korkusu ile helâli terkederek müttekiler sevabına kavuşmak istedi.
Ahmed ibn Hanbel’e sordular ki, sultan malından buhur yanan câmide bir kimse durabilir mi? Buyurdu ki: «Kokusu elbisesine sinmemesi için dışarı çıkmalıdır. Harama yakındır. Ruhsat yeri değildir». Tekrar kendisine sordular ki, hadis i şerif yazılı bir kâğıt bulan kimse, sahibine sormadan, bunun kopyasını alabilir mi? Cevabında; hayır, buyurdu.
Hazreti Ömer’in (radıyallahü anh) sevdiği bir hanımı vardı. Halife olunca hanımını boşadı. Sebebi de, herhangi bir işde kendisine iltimas etmesini söyler de, onu kıramaz, korkusu idi.
Dünya niyeti ile bir mübahı terketmek, yine dünyadandır. Böyle işlerle uğraşırsa başka şeylere düşer. Hattâ helâlden çok yiyen, müttekilerin derecesine eremez. Çünkü helâl ile doyunca, şehvet harekete gelir. Câiz olmayan şeyler yapabilir. Kadınlara, kızlara bakmak tehlikesi doğurabilir. Dünya ehlinin malına, servetine, bağ ve apartmanlarına imrenerek bakmak da, dünya hırsını harekete getirir. Onlar gibi olmak ister ve haram toplamaya başlar. Bunun içindir ki, Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem), «Dünya sevgisi, bütün günahların başıdır» buyurdu. Yâni mübah olan şeylere düşkün olmak, kalbi dünyaya çevirir. Bunu da günah işlemeden yapamaz. Hattâ Allahü Teâlâ’yı unutmaya başlar. Bütün kötülüklerin başı ise kalbin Allahü Teâlâ’dan gafil olmasıdır. Süfyânı Sevrî gayet süslü bir evin kapısı önünden geçiyordu. Helâl Ve Haramda Vera’ Dereceleri Yanında birisi vardı. O, eve baktı. Süfyânı Sevri, bakma dedi ve «Eğer siz buna bakma saydınız, onlar bu kadar masraf etmezlerdi. Bunun israf günahına siz de ortak oluyorsunuz» buyurdu. Ahmed ibn Hanbel’e, câminin ve evin duvarlarını sıva etmeyi sordular. Buyurdu ki: «Yer için olur. Bu da toztoprak kalkmayacak kadar olmalıdır. Ama duvarları yapmayı iyi görmem. Çünkü süse kaçmaktır». Din büyükleri buyurmuşlardır ki: «Dar ve ince elbise giyenin, dini de dar ve ince olur». Bu babın hulâsası, harama düşmek korkusuyla helâlden elini çekmektir.
DÖRDÜNCÜ DERECE: Sıddîkların verâ’ıdır, harama sebep olmak korkusu bulunmayan helallerden de sakınır. Bunları meydana getiren sebeplerden birinde haram karışmış olmasından çekinirler. Meselâ, Bişri Hâfi sultanların yaptırdığı çeşmelerden su içmezdi. Bazılan, hacca giderken sultanların yaptırdığı su kanallarından sulanmış bağların üzümlerini yemezdi. Ahmed ibn Hanbel câmide, terzilik yapmayı beğenmez, kazancını kerih görürdü. Mezarlık kün bedlerinde iplik eğirenler için sorulduğunda: Mezarlık âhiret için
dir, dedi. Bir kölş sultandan gelen bir kandil yaktı. Hâne sahibi kandili yere vurup kırdı. Birinin yolda nalini kopmuştu. Sultan geçiyordu. Gece onun ışığı ile nalinini bağlamadı. Bir kadın iplik eğiriyordu. Sultan geçti. İpliğini sultanın ışığı ile bükmemek için, sultan geçinceye kadar işlemedi. Zünnûni Mısr’ı’yi (rahmetullahi aleyh) hapsetmişlerdi. Günlerce aç kalmıştı. Müridlerinden olan bir kadın iplik parası ile hazırladığı yemekten gönderdi, yemedi. Kadın gücenip, «Helâl para ile hazırladığımı biliyorsunuz, niçin yemediniz?», dedi. «Evet, yemek helâl idi, fakat zalimin tabağı içinde getirdiler», buyurdu. Yemeği zindancıların tabağında getirmişlerdi. Bundan sakınmasının sebebi, bir zalim eli ile kendisine vermeleri idi. O elin kuvveti haramdan gelmiş olabilirdi.
Sıddîkların verâ’ı, en yüksek derecedir. Fakat bunun hakikatini bilmeyenler vesveseye düşer. Hiçbir fasıkın elinden bir şey yemezler. İş böyle değildir. Fasıktan değil, zalimden kaçınmak lâzımdır. Çünkü o haram yer ve kuvveti haramdan olur. Fakat meselâ zina yapan kimsenin kuvveti zinadan değildir ki, ondan gelecek olan haramdan hâsıl olan kuvvetle gelmiş olsun.
Seriyyü’sSekâtî buyurur: «Bir gün sahrada bir ot gördüm. Bunu yiyeyim, eğer helâl istiyorsam, bundan iyi helâl olmaz, dedim. Bir ses duydum: «Seni buraya getiren kuvvet nereden geldi», diyordu. Bunu duyunca, pişman oldum ve istiğfar eyledim». Sıddîkların derecesi budur.
Onlar böyle ihtiyatlarda çok ince düşünürlerdi. Bugün ise, bunun yerini çamaşır yıkarken yapılan ihtiyat ve temizliği yakineıı bilinen su aramak almıştır. Sıddîklar bunu gayet kolay görürlerdi. Yalınayak dolaşır, buldukları her sudan abdest alırlardı. Temizliğe vesvese edercesine dikkat, gösterişe kaçar. Bunu insanlar görür. Bunda nefsin de payı büyüktür. Şeytan hile ile Müslümanı böyle şeylerle meşgul ediyor. Sıddîkların verâ’ı ise kalb temizliğidir. Kalb ise nazargâhı İlâhîdir ve diğerinden zordur.
BEŞİNCİ DERECE: Mukarrebler ve muvahhidler verâ’ı olup,
Allahü Teâlâ için olmayan şeyden, yemekten, içmekten, yatmaktan, söylemekten sakınırlar. Bunlan kendilerine haram bilirler. Bunlar öyle insanlardır ki, arzuları bir, sıfatlan bir olmuştur. Muvahhid ise onların en üstünüdür.
Yahya ibn Muaz’dan anlatırlar. İlâç içmişti. Ailesi, odada biraz dolaş dedi. «Gezmeye bir sebep göremiyorum, otuz senedir hesap ediyorum, Allah rızası için olmayan bir harekette bulunmadım», dedi. Bunlar, din için niyet etmedikçe, hareket etmezler. Yemekleri ibadete lâzım olan aklı ve kuvveti bulmaları niyeti iledir. Her sözleri Allah içindir. Başka niyetleri haram bilirlerdi.
Verâ’ dereceleri bunlardır. Bunları bildirmekten maksadımız bunları okuyarak, duyarak, kendimizi ve zavallılığımızı anlayalım! Müslümanların âdetlerinin verâ’ derecesi olan ve fasıklıktan insanı kurtaran, birinci dereceden de uzağız. Lâfa gelince, durmadan söyleriz. Meleklerden göklerden, kıyametin nasıl olacağından, Allahü Teâlâ’nın sıfatlarından sorarız, konuşuruz. Helâle, harama, şeriatin emirlerine gelince susarız. Aklımızın eremediği yüksek şeylerden konuşmak isteriz. Hadisi şerifte, «İnsanların en kötüsü, ni’metler çeşitli yemekler, renkli elbiseler içinde, boş oturup, herkese hoş gelen lüzumsuz sözlerle vakit geçirenlerdir» buyuruldu. Allahü Teâlâ kerem ve tevfiki ile bizi bu fitne ve belâdan muhafaza buyursun.