Enes bin Malik’ten(ra) rivayet edildiğine göre Resulullah şöyle dua etti:
Allahümme innî eûzü bike mine’l berasi ve’l cünûni ve’l cüzâmi ve seyyii’l eskâm.
“Allah’ım, alaca hastalığına tutulmaktan, akıl rahatsızlığından, cüzzam illetinden ve kötü hastalıklara uğramaktan Sana sığınırım ya Rabbi.”
Peygamber Efendimiz(sav), insanoğlunun gerek temizlik kurallarının gerek hastalıklardan korunma yollarının tam olarak uygulanmadığı, dikkat edilmediği toplumlarda yaygın olan çeşitli hastalıklara karşı Müslümanlara, Allah’a sığınmayı tavsiye ediyordu, çünkü bazı hususlar sadece kişinin kendisi ile düzelecek şeyler değildi. Örneğin, cüzzam hastalığı… Kötü hastalıklar, bulaşıcı olanlar vardı. Toplumun meydana getirdiği baskı, şiddet ve tehditlerin, insanın aklını ve kalbini sıkıntıya sokan sonuçları vardı.
İnsanın ruhunu sıkıntıya sokan hadiselerden birine Habbâb bin Eret’in(ra) durumunu örnek gösterebiliriz. Bir gün Resulullah Efendimiz(sav), sırtını Kâbe-i Muazzama’ya yaslamış, dinleniyordu. Bu sırada Habbâb bin Eret(ra) Hz. Peygamber’in(sav) yanma geldi. Hz. Habbâb, bir demircinin kölesiydi ve ağır işkenceye uğramıştı Müslüman olduğu için. Allah Resulü’ne, “Anam babam sana feda olsun ya Resulullah. Biz hak din üzereyiz değil mi?” diye sordu. Allah’ın Resulü(sav) de “Evet, vallahi hak din üzere olan biziz. Şu Mekke’de puta tapanlar bâtıl yolda.” diye cevap verdi. Bunun üzerine
Habbâb, “Ey Allah’ın Resulü, bu çile ne zaman bitecek? Görüyor musun bana neler ettiler?” dedi ve sırtını döndü. Hz. Habbab’ın omzunun üzerinde at nalı büyüklüğünde, kızgın demir izi vardı. Ateş bastırılmış da sırtı delik deşik olmuştu. Hz. Habbâb bin Eret, kemiklerine kadar inen ateşin yaktığı derinin sancısıyla, o dayanılmaz işkenceler karşısında bir an olsun Resulullah’a gelip halini arz etmişti, “Bu ne zaman bitecek ya Resulullah?” demişti. Allah Resulü(sav), “Ey Habbâb, sizden önceki kavimler, mü’minler, Müslümanlar derileri demir taraklarla taranırdı da diri diri derileri yüzülüp işkenceyle şehit olurlardı da yine “Rabbim Allah demekten vazgeçmezlerdi. Sabret.” diyerek Habbâb’a sabrı telkin etmişti.
Hz. Habbâb bin Eret(ra) örneğinde gördüğümüz gibi Allah Resulü(sav), çaresiz kalınacak, ağır fiziksel ve ruhsal hastalıklara karşı Müslümanları Allah’ın kapısına getirmiştir. Dua ederek, başımıza gelen belâların Allah’tan geldiğini idrak etmiş oluruz. Eğer dua etmemiş olsaydık, gelen belâları ve sıkıntıları başka adreslerde arayacak, kimi zaman isyan edecektik, ağzımızdan kötü sözler çıkacaktı, hem hastalığımızla baş başa kalacak hem de Allah’ın gazabına gidecektik. Bu hastalıklar bize isabet etse bile bu duaların ardından, bileceğiz ki biz derdimizi Allah’a(cc) söyledik. Öyleyse bu dert Allah’tan gelmiştir diyerek duanın ardından tevekkül etmemiz gerekir. Dua, işi Allah’a emanet etmektir. Aynı zamanda dua, Resulullah’a(sav) karşı bir vefakârlıktır. Bizim hastalıklarımıza Resulullah’ın dua etmesidir…
Başımıza bir hastalık gelmeden, ailemizi toplayıp, abdest alıp bu duayı üç defa okursak, sonra bütün ev halkı olarak “âmin” dersek, evimizden, ailemizden o belâları, hastalıkları, akıl tutulmalarını, yanlış karar vermemizi hem engeller hem de başımıza buna rağmen bir sıkıntı gelirse sıkıntıyı Allah’tan gelen bir ödül, ahiretimiz için bir makam vesilesi bilir ve öyle sabrederiz.
