Urfa’lı şâir Nâbî’yi bilirsiniz, ya da duymuşsunuzdur. Onun da Peygamber Efendimize olan aşk, hasret ve saygısının çok tatlı, çok hoş bir hatırasından söz edilir. Devir Padişah III. Ahmet dönemi. Şimdiki gibi 3 saatte uçakla varılmıyordu mübarek topraklara o dönem. Develer, atlar ve merkeplerle alman yol, o ay, 6 ay sürüyordu bazen. Anlatıldığına göre, Nâbî’nin de içinde bulunduğu kervan, aylar süren yolculuktan sonra Medine’ye gireceklerken akşam olur. Aralarında konuşurlar ve “şükürler olsun, mübarek topraklara ulaştık nasılsa. Bu akşamı da burada konaklayarak dinlenelim; yarın Efendimizin huzuruna varırız” diye karar verirler. Herkes istirahata çekilir, uykuya dalar. Lâkin Nâbî’nin gözü uyku tutmaz, gönlü heyecanla doludur. Başını yoluna koyduğu, ziyaretini yıllardır hasretle arzuladığı Efendisinin huzuruna varacaktır çünkü. Ne bir padişahın huzuruna girmeye benzer bu, ne de bir kralın. Nasıl gidecek, nasıl bir edeple huzuruna varacak; düşünüp durur. Diğer arkadaşlarının kayıtsızlığına ise şaşırmakta hatta üzülmektedir. Hele birkaç arkadaşının ayaklarını Efendimizin mübarek kabirlerine doğru uzatıp yatmış olduklarını görünce acı çekmeye başlar ve o esnada kendi kendine;
“Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ’dır bu
Nazargâh-ı İlâhîdir makâm-ı Mustafâ’dır bu.
Müraat-ı edep şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Metâf-ı Kudsiyân’dır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu.”
Diye başlayan bir na’t söyler. Yedi beyitlik na’tın her beyti, sıksanız Efendisine (sav) aşkı ve hasreti damlayacak türden dehşetli bir şiir. Şöyle diyor beyitte: “Böyle bir yerde edebin nasıl izin verir sana efendi! Burası, Allah’ın sevgilisinin mahallesidir. Bu mahalleye varıp da ayağını oraya uzatmak ne cüret! Bütün İlâhi nazarlar oraya odaklanmışken, bütün
güzel gözler, bütün melekler ve insanların bakışları orada iken, sen oraya doğru nasıl ayaklarını uzatıp yatarsın?Edebini takınarak gir bu dergâha ey Nâbî!”
Sonra da bu şiirini belki duyarlar da, edeplerini takınıp ayaklarını hiç olmazsa başka yöne çevirirler diyerek bir kısmına okur.
Nâbî, bu ızdırap, bu üzüntü ve Efendisinin huzuruna varmanın heyecanı ile sabahı eder. Kervan tam yola çıkarken Medine minarelerinden sabah ezanı okunmaya başlar. Ezan biter, ama müezzinler susmaz; ardından Nâbî’nin akşam kendi kendine söylediği nâ’tı, ilahi gibi okurlar. Nâbî donup kalır. Heyecanı daha da artar. Anlar sırrını olayın. Kimseye bir şeyden demeden boyun bükerek edeple Efendisinin (sav) mübarek Ravzâ’sma girer.
Şiiri duyanlar da şaşkındırlar. Söylenmeye başlarlar aralarında. Kimileri: “Bize akşam yazdığım söyledi; meğer daha önce yazmışmış!” derler. Kimileri de: “Bu şiir gerçekten Nâbî’nin ise, minarelerden nasıl okunuyor?” diye hayret ve meraklarını belli ederler. Sonra da meraklarını gidermek için gidip müezzinlere sorarlar. Müezzinlerin hepsi de tek cevap verir: “Gece Peygamber Efendimiz rüyamıza girdi ve sabah ezanında bunu okumamızı emrettiler.”
Saygı duyan, sevgi ve iltifat görür.
Nâbî, uğruna baş koyduğu Sevgili Efendisi’ne saygısından geceyi uyumadan geçirir. Sevgili Efendisi ise, huzuruna onu şiirini müezzinlere okutturarak buyur eder.
Bu nasıl bir edep, nasıl bir aşk ki, karşılığı böyle yüce bir iltifattır?
İran’lı şâir Nizâmî Gencevi, O’na (sav) sevgisini Ravza’sınm mübarek toprağını gözüne sürme yerine çekmek istediğini söyleyerek dile getirir:
“Rüzgar olum, dolanim o türbenin başına Toza dönüm, karışım toprağına, taşma.
Toprağından gözüne sürme çakar Nizamî Yeharini dağıyar senin gulamin kimi. ”
Günümüzde de O’nun aşkıyla yanıp tutuşanlar çok. Onlardan biri, Yüce Efendisi’ne sevgisini, saygısını, özlemini yürekten şu dizelerle haykırıyor:
Ay Yüzlüm, apaçık sözlüm, rûhum Sana kurban;
Gönlüm Sana hayran!.
Nergis bakışlarının tesiri ne de yaman!
Sultânın el-amân..!
Bak sinemde bir ok var, derûnumda bir acı,
Şendedir ilâcı…
Ey varlığı nur, dünyası sürür, sözü Kur’an!
Her derdime derman…
Pür âteşim bırakma hicranda beni zinhâr!
Rûhumda âh u zâr…
Hem mahzun, hem de perişan dertlerle kıvrandım; Kapma dayandım…
Bilmem başka kor, başka ateş, ben Sana yandım;
Seninle uyandım.
Ey dünyaya arştan gelen nur, ey meh-i tâbân!
Aydınlattı ziyân…
Bakıp da evsâfına hep dîdârını andım;
Aşkınla kıvrandım.
Ey taptaze gül, kâkülü amber, saçı reyhân!
Câziben ne yaman!
Görmemiştir cihanda gözler Sen gibi dilber… Güneşlerden enver…
Aç lütufla bağrını aç ki kıtmîr kulundur!
Dergâhın uludur…
Deryâlara denk kereminden bir katre ihsân,
Ey Gönlüme Sultan!
Lütfeyle ne olur bildiğim başka kapı yok!
Derdim herkesten çok.
