Çocuğunuzun Öfkesini Söndürmeyin…
Günümüz çocuk terbiyesinde doğrularla yanlışlar iç içe girdiği için anne-babalar çocuklarını terbiye ederken sağlıklı bir insanda bulunması gereken birçok özelliği de bilinçsizce köreltiyor. Bunların basında da çocuklarda yok edilmeye çalışılan “öfke” duygusu var.
Öfke doğuştan gelir ve sağlıklı her insanda bulunur. Tehlikelere karsı insanı korumak için programlanmış bir refleks davranıştır.
Güçlü veya güçsüz fark etmez; öfke anında insan vücudunda salgılanan hormonlar, kendisinden onlarca kere güçlü olan birini dahi yere serebilecek kadar enerji verebilir insana.
insan içinde taşıdığı öfke sayesinde, kendini sosyal hayatta güvende hisseder.
Öfke sayesinde, onurunu korumaya çalışır.
Öfke sayesinde, namusuna uzatılan ele karşılık verir…
Öfke refleksi kırılmış bir insan ise; pençesi koparılmış şahin gibi korkak ve çaresiz hale gelir.
İşte öfkesi sindirilen bir çocuk da kendisine yönelecek tehlikelere karsı kanatlarını açamaz. Dişlerini ve yumruklarını sıkamaz. Ses tonunu değiştirip hasmının üzerine yürüyemez.
Öfke insana musallat olabilecek birçok fenalığı yok etmeye yarayan koruyucu bir kalkandır.
Bu kadar önemli bir işlevi bulunan öfke, ne yazık ki çocuk terbiyesi sırasında anne-babalar tarafından “Saldırgan davranıyor.” seklinde tanımlanarak sindirilmeye çalışılıyor. Oysaki öfke, çocuğu tehlikelerden koruyan şahinin kuşunun pençesi gibidir.
Öfke, sosyal hayatı düzenler
Bir kapkaççı, kendisinden çok güçsüz genç kızın çantasını aldıktan sonra neden kaçar? Ya da hırsızlar ellerinde silah bulunduğu halde niçin sessiz ve gizlice hırsızlık yapmaya çalışır? Çocuk tacizcileri hangi sebeple acele etmeden, adım adım, sabırla planlarını yürütür?
Tüm bunların altında yatan sebep, maruz kalacakları öfkeden korkmalarıdır. Gerek toplumun gerekse mağdurun öfkesinden korkan hırsız, yankesici veya tacizci; planladığı eylemi, öfkeye maruz kalmayacak şekilde uygulamaya çalışır. Aslında çok farkında olmasak da öfke, sosyal hayatın belli bir düzen içinde gitmesini sağlayan ana unsurlardandır, insana musallat olabilecek birçok fenalığı yok etmeye yarayan koruyucu bir kalkandır.
Öfke, çocukları tacizden korur
Yapılan araştırmalar ve pratik tecrübeler gösteriyor ki tacize uğrayan çocukların, tacizcinin elinden kurtulamamasının en önemli sebeplerinden biri “çocuğun öfke duygusunu kullanamaması”dır.
Tacize uğrayan çocukların çoğu, yapılan röportajlarda “Neden karşı koymadın?” sorusuna, “Tepki verirsem bana kızacağından korktum.” diye cevap verir. Halbuki öfke tam bu noktada devreye girmeliydi. Çocuk yasadığı korku ve endişeyle öfke duygusunu kullanmalı, bağırıp çağırmalı, ortalığı birbirine katmalıydı. Ne yazık ki öfkesi bastırılmış çocuklar, bu reflekslerini harekete geçiremedikleri için tacize maruz kalırlar.
Tacize uğrayan çocukların aile yapıları incelendiğinde; aile içinde psikolojik ve duygusal yönden baskı altında tutuldukları, öfke reflekslerini kullanmalarına müsaade edilmediği görülür.
Halbuki aile ortamı bir jimnastik salonudur. Çocuk orada kendini geliştirip hayata hazırlanır.
Çocukların aile içinde yanlış terbiye yöntemleriyle gagaları kesilir, kanatları yolunur ve pençeleri kırılırsa kendilerine yönelecek tehlikelere karşı koyamazlar elbette.
Öfkenin önüne geçilmezse zararlı olmaz mı?
Çocuk terbiyesiyle meşgul anne-babanın aklına bu
yazıyı okuduktan sonra şu soru takılabilir; “Çocukların
öfkesinin önüne geçmezsek bu davranış gelecekte hem çocuğa hem de çevresine zarar vermez mi?”
Tacize uğrayan çocukların tacizcinin elinden kurtulamamasının en önemli sebeplerinden biri, çocuğun öfke duygusunu kullanamamasıdır.
“Evet, verir.” diyebiliriz. Eğer çocuğun öfkesini nasıl kullanacağına dair özel bir metot izlenmezse birtakım olumsuzlukla karşılaşılma ihtimali yüksektir.
O yüzden burada sorulması gereken esas sorular şunlardır: “Öfkede denge nasıl kurulur? Bir yandan öfke duygusunun önü açılırken diğer yandan da öfkenin gerektiği yerlerde kullanılması, hangi terbiye metoduyla gerçekleşir?”
Unutmamalıdır ki öfke bir duygudur. Akıl, öfkeyi önlese de öfke bunu bastırabilecek kadar güçlüdür. Bu nedenle öfkeli insanlara sadece “aklını kullan”, “sakin ol” demek bir anlam ifade etmeyebilir ya da “öfke anında derin nefes al ve 10’a kadar say” tavsiyeleri pratikte çok geçerli olmayabilir. Bu tarz önerilerin çocuk terbiyesinde kullanılması ise imkânsızdır.
Mademki öfke bir duygudur, bunun yok olmadan düzen içinde tutulması da yine duyguların yardımıyla olur. Öyleyse bu duygu hangisidir?
Öfke zehir, vicdan panzehirdir
Öfke terbiyesinde, ‘vicdan’ duygusunun kullanılması hayati önem taşır. Anne-babalar, 4 yasından itibaren çocuklarındaki vicdan mekanizmasını çalıştıracak terbiye metotlarını hayata geçirmelidir. Sadece bununla da kalmamalı, zaman zaman onları vicdan testine tâbi tutup vicdan mekanizmalarının doğru çalışıp çalışmadığını da kontrol etmelidir.
Vicdanın çalışmasının somut gözlemi empatidir, karşıdakini anlayabilmek ve onun duygularını hissedebilmektir.
Akıl, öfkeyi önlese de öfke bunu bastırabilecek kadar güçlüdür.
Vicdan mekanizmasının sağlıklı çalışması için taziye, mezarlık, hasta ziyaretleri yapılabilir, düğün ve bayramlarda büyüklere, akrabalara ve kimsesizlere gidilebilir. Çocukta acıma hissi, zor durumda gördüğü bir dilenciye, engelliye, fakire yardım etme çabası, kendinden küçük çocuklara şefkatle yaklaşma, hayvanlara ilgi gösterme ve özellikle onların kardeşini, anne-babasını sorma ve hayvanların aile ilişkisini öğrenmeye çalışma çocukta vicdan mekanizmasının doğru şekilde çalıştığını gösteren ipuçlarıdır.
Vicdanın sosyal yansıması ise kişiler arası ilişkide saygı ve nezaket, başkalarının hakkını görüp saygı duymadır.
Vicdan ve öfke dengesi
Öfke gelişir, vicdan terbiyesi unutulursa; o çocuğun ileride problemlerin merkezi olma olasılığı yüksek olur.
İste bu noktada, çocuklarda öfkeyi öldürmeden vicdan hissinin nasıl geliştirilebileceğinden bahsetmekte fayda var. Bununla ilgili bir diyalog aktarmak istiyorum:
Babayla oğlu, rengârenk çiçeklerle bezenmiş, yüksekçe bir dağda geziniyordu. Çocuğun bir an ayağı tasa takıldı ve düştü. Canı yanan çocuk, ayağına takılan taşa öfkeyle bağırdı:
“Ayağıma zarar verdin, çok kötüsün!”
Çocuk birdenbire boşluktan bir ses duydu:
“Ayağıma zarar verdin, çok kötüsün!”
Çocuk korktu. Kimdi o bağıran? Neden kendisine böyle sesleniyordu? Çocuk:
“Sen kimsin?”
Karsıdan cevap gecikmeden geldi:
“Sen kimsin?”
Çocuk kayalıkların arkasına gizlenmiş ve ortaya çıkmaya korkan biri olduğunu düşündü. Sesin sahibine öfkeyle yeniden seslendi:
“Korkaksın, öyle olmasan saklanmazsın, çık ortaya haydi.”
Karsıdaki ses pes edecek gibi değildi:
“Korkaksın, öyle olmasan saklanmazsın, çık ortaya haydi.”
Olanlara anlam veremeyen çocuk korku ve şaşkınlıkla babasına döndü:
“Baba, kim bu? Neden bana bağırıp hakaret ediyor?”
Baba, gayet sakin ve tebessümle, sesin geldiği yöne doğru basını çevirdi:
“Seni çok seviyoruuummm!” diye bağırdı. Karsı taraftan aynı şekilde karşılık geldi:
“Seni çok seviyoruuummm…”
Çocuk sasırdı:
‘‘O kişi neden bana kötü söz söylüyor da sana ‘seni seviyorum’ diyor?”
Baba gülümseyerek cevap verdi:
“Buna ‘yankı’ denir oğlum. Sen ne söylersen ondan aynı karşılığı alırsın. Güzel şeyler söylersen güzellikleri, kötü şeyler söylersen de çirkinlikleri duyarsın.”
Çocuk utandı. Çünkü yankıya ilk kötü sözü o söylemişti. Eğer yankı bunu duymasaydı ona kötü karşılık vermeyecekti. Çocuk o günden sonra kimseye kötü söz söylememeye söz verdi.
Çocuk anne-babanın yankısıdır
Çocuklar anne-babanın yankısıdır. Ebeveynler çocuklarına nasıl seslenirse çocuklar da onlara aynı karşılığı verirler.
Çocuklar, özellikle ilk 4 yıl, anne-babalarını taklit ederek hayatın kurallarını öğrenir. Yeni doğan bebekler annesi yürüdüğü için emeklemeyi bırakıp ayaklarının üzerinde durmaya çalışır. Annesi konuşurken dudaklarına bakar ve aynı sesleri çıkartmaya gayret eder. Bütün yeni doğan bebekler, yeni bir insan olma yolunda, bu
kopyalama sürecini çok kısa sürede başarır ve ilk dört
yaşa kadar öğrendikleri bu davranışları geliştirerek bir ömür boyu sürdürürler.
Çocuk bu taklit sürecinde, anne-babadan sadece konuşmayı ve yürümeyi değil; hangi olaylara, nasıl tepkiler vereceğini de öğrenir. Mesela anne, ayağının altına gelen bir karıncaya basmak üzereyken, “Aman üzerine basmayayım yoksa karıncanın ayakları kırılır ve yuvasına gidemez.” diyorsa çocuk annenin bu hassas ve vicdani davranışını anında kopyalar. Dolayısıyla çocuklar, anne-babalarının sadece davranışlarını değil, vicdanlarını da birebir örnek alırlar.
Ebeveynlerin vicdanı, çocukların vicdan tohumudur
Çocuklardaki vicdan duygusunun gelişiminin ilk ve temel şartı, anne-babanın taşıdığı vicdanın hassasiyetidir. Ebeveynlerin vicdani hassasiyetlerini çocuklar kendi vicdanlarının tohumu yapar. Anne-babanın vicdanı ne kadar katı ve sertse çocuklar da bu olumsuzluktan nasiplerini mutlak surette alırlar. O halde yetişkinler kendi vicdanlarının ne kadar hassas olduğunu ölçmelidir.
Özellikle çocuk terbiyesine soyunmuş anne-babanın kendine soracağı en önemli soru şudur:
“Benim vicdanım ne kadar hassas?”
Yeryüzünde çok nadir insan vardır ki kendine, “Ben çok vicdansız biriyim.” diyebilsin. Kime sorsanız kendi vicdanının hassasiyetinden bahseder. Bir katil, vurup öldürdüğü kişinin çocuklarını gördüğünde yüreği sızlar ve “şu yavruları görünce vicdanım sızlıyor.” diyebilir.
Ebeveynlerin vicdani hassasiyetleri çocukların vicdan tohumudur.
Hırsız çaldığı paraların bir kısmını yolda karşılaştığı bir dilenciye verebilir ve “şu insanları böyle görmeye yüreğim dayanmıyor.” diyebilir. Öfke anında annesine bağıran bir çocuğa anne, “Çabuk çık odadan. Gözüm seni görmesin.” diyebilir. Neden böyle yaptığını, “Onun iyiliği içindi tabii ki. Kuralları öğrenmesi gerekiyor.” diye izah edebilir.
İşte bu son söz, kişinin kendi vicdanını tanımada en önemli ipucudur. Anne, “Ama ben onun iyiliği için böyle yaptım.” derken kendi vicdanını susturmak için bahane üretir. Vicdan o bahaneyi ne kadar kabul ederse içeride verdiği rahatsızlığı o oranda azaltır.
Bir katil, karsısındaki adamı vurmadan önce içinde çılgınca itiraz eden vicdanını susturmak için bahaneler bulmaya çalışır: “Ama o adam bana yanlış yaptı.” ya da “Ama o adamın yaşaması topluma zarar veriyordu.” Ama… Ama… Ama…
Bahane, vicdanı öldürür
Vicdani hassasiyetinizi merak ediyorsanız kullandığınız “ama” kelimelerine dikkat edin. Ne kadar çok bahane buluyor, ne kadar çok “ama” diyorsanız bilin ki o “ama”lardan sonra kullandığınız her sözle vicdanınızı biraz daha öldürüyorsunuz.
5 yasındaki çocuğun öğretmeni tarafından demir sopayla dövüldüğünü, dayağın verdiği acıyla çocuğun baygınlık geçirdiğini düşünün. Bu olayı gözünde canlandıran herkes birbirinden farklı vicdani tepkiler geliştirir. Vicdanlarda oluşan tepkinin şiddeti, insanların kendi vicdanlarına söylediği bahaneler adedince azalır.
Örneğin, dayak yiyerek baygınlık geçiren bu çocuğun aslında ne kadar yaramaz, söz dinlemez biri olduğunu bilen okuldaki başka bir öğretmen, “Böyle bir olayı kesinlikle tasvip etmiyorum, ama çocuk da gerçekten çok yaramazdı.” diyebilir, iste bu “ama”dan sonra söylenilenler vicdan sızısını azaltan birer bahanedir. Bahaneler, insan vicdanındaki sesi kesen “akıl cambazlığı”dır. Duru bir vicdan, bahanesizdir. Hiçbir şeyden etkilenmeden karar verir. “Bir çocuğu döverek bayıltmak, tek kelimeyle vicdansızlıktır. Hem de ama’sız vicdansızlıktır.” diyebilenler hassas vicdanlara sahip olanlardır.
Kişi vicdanını değerlendirirken olaylara karsı verdiği tepkilere ve bunların karsısında kullandığı kelimelere bakmalıdır.
Siz ha bire bahane üreten biri misiniz?
size sunulan her olaya, “ama” diye mi karşılık verini yorsun uz?
O halde siz kendinize ve sizin “insan gibi insan” olmanızı sağlayan vicdanınıza karşı çok büyük haksızlık yapıyorsunuz…
Duyarlılık vicdanı besler
Kişinin duyarlılığını artıran her bir düşünce o insanın vicdanını besler. İster insana, bitkiye, çevreye ya da hayvana karsı…
Çocukların yasama ait kazandığı her bir duyarlılık onların vicdanını güçlendirir. Sıcak bir havada susuz kalmış bir sokak kedisine su vererek ona karşı duyarlılık hisseden kisi vicdanlı biridir.
Bir çiçeği dalından koparmadan seven, bakan, onun varlığını kollayan biri oldukça duyarlıdır.
Elindeki çöpü sokağa değil, çöp kutusuna atan birininse vicdanı canlıdır.
Aslında bütün bu inanış, davranış, hissediş ve hassasiyetler vicdanı güçlendirir. Başka yaşamlara karşı duyarlılığı gelişmemiş kişilerinse vicdanından şüphe etmek gerekir.
