Çölden Medine’ye gelen Muâviye b. el-Hakem es-Sülemî’nin olayı, bu ilkenin en iyi misallerindendir.
Muâviye b. el-Hakem radıyallâhu anh şöyle rivayet etmiştir: Ben Resûlullah sallallâhu aleyhi vesellem ile birlikte namaz kılıyordum. Derken cemaatten bir şahıs hapşırdı. Ben de: “Yerhamukallah” dedim. Cemaattekiler bana, suçlayıcı bir şekilde baktılar. Bunun üzerine (kızıp): “Vay başıma gelen. Niye öyle bakıyorsunuz, sorun nedir?!” dedim. Bu sefer ellerini dizlerine vurarak sessiz olmam gerektiğine işaret ettiler. (Neredeyse cevap verecektim. Kendimi zor tuttum ve sesimi çıkarmadım.) Resûlullah sallallâhu aleyhi vesellem namazı bitirince bana iyi davrandı. Anam-babam O’na feda olsun; ben O’ndan ne önce ne de sonra, O’ndan daha iyi öğreten bir muallim görmedim. Allah’a yemin olsun O beni ne azarladı, ne dövdü, ne de moralimi bozdu. Sadece: “Namazda insan kelamından (dünyevî) bir söz münasip değildir. Ona uygun olan söz, teşbih, tekbir ve Kur’ân kıraatidir!” dedi.
Açıklama:
Cahil bir insanın ‘öğretilmeye’ ihtiyacı vardır; şüpheleri olan bir kişinin ‘açıklama yapılmaya’ ihtiyacı vardır; ihmalkâr bir kişi de ‘hatırlatılmaya’ ihtiyaç duyar. Bilerek hatada ısrar eden kişinin ‘uyarılması’ gerekir. İnsanları uyarırken, kuralları bilen birisiyle, hiç bilmeyen, cahil birine aynı şekilde davranmak doğru değildir. Cahil insana karşı sert davranışta bulunmak onu sadece uzaklaştıracak ve nasihatin reddedilmesine yol açacaktır. Ona, bilgece ve nazikçe yaklaşarak öğretmek gerekir. Çünkü hata işlediğinin farkında değildir. Bu, “üzerime saldırmadan önce, neden bana öğretmeyi denemiyorsun?” demeye benzer. Tekrar ifade edecek olursak; farkında olmadan hata yapan birisi, kendisinin doğru yaptığını düşünebilir. Böyle kişiyle nâzikçe, anlayışlı bir şekilde diyalog kurmalıyız.

