“Ben Elbette O’nun Sevdiğini Babamdan Çok Severim”

By | 1 Ağustos 2019

Buna benzer bir olayı Hz. Ömer de yaşar.
Yine Bedir savaşı sonrasındaydı. Müşriklerden esirler alınmıştı. Esirler arasında Peygamberimizin amcası Abbas da vardı. Medineli Müslümanlar, onu ölümle tehdit etmişlerdi. Bunu duyan Peygamber Efendimiz, sabah olunca, “Bu gece Ensar’m (Medineli Müslümanların) amcam Abbas’ı öldüreceği endişesinden uyuyamadım” buyurdu. Hz. Ömer:
– Ey Allah’ın Resûlü! Ben gidip Ensarla konuşayım, dedi.
Peygamber Efendimiz:
– Tamam, sen git Ömer, buyurdu.
Hz. Ömer, EnsaFın yanma vardı ve:
– Abbas’ı serbest bırakın, dedi.
– Vallahi, bırakmayız, dediler.
Hz. Ömer bu kez:
– Peki, bunu Allah Resûlü’nün istediğini söylesem, deyince hepsi birden:
– Resûlullah (sav) istiyorsa baş üstüne, al götür, dediler.
Bu Medineli Müslümanların Peygamber Efendimize sevgi ve saygısının ifadesiydi. Hz. Ömer ise sevgisini bundan sonra ortaya koyacaktı.
– Ey Abbas! Müslüman ol, dedi ve ekledi:
– Vallahi biliyorum ki senin Müslüman olmana Allah Resûlü çok sevinecektir. Bu yüzden de babam hayatta olup Müslüman olsaydı, senin Müslüman olman kadar beni sevindirin eyecekti.
Peygamber Efendimizin sevgisi konusunda Halifeliği döneminde Hz. Ömer’le Hz. Abbas arasında geçen bir olaysa şöyle: Bir gün bir meselede Hz. Abbas, Hz. Ömer’e ısrarda bulunur. Hz. Ömer de aynı şekilde bildiğinde ısrar eder. Bunun üzerine Hz. Abbas:
– Ey Müminlerin Emiri! der. Şayet Hz. Musa’nın amcası sana gelseydi ne yapardın?
– Vallahi, ona iyilikte bulunurdum, cevabını verir.
Hz. Abbas:
– O halde ben de Allah Resûlü’nün amcasıyım, der bu
kez.
Hz. Ömer:
– Ey Fazl’m babası, sen ne sanıyorsun? Vallahi ben, senin babanı babamdan çok severim, deyince Hz. Abbas şaşırır ve sorar:
– Öyle mi?
Hz. Ömer, cevabı ile ne denli Allah Resûlü’nün sevdalısı olduğunu ortaya koyar:
– Evet, öyledir ey Fazl’m babası! Çünkü ben biliyorum ki Allah Resûlü, senin baban (Abdülmuttalib’i) benim babamdan daha çok severdi. Bana düşen de Allah Resûlü’nün sevdiğini kendi sevdiğime tercih etmektir.

Allah ve Resûlullah sevgisini yüreğinde hissedip yaşayan insan, hata, yanlış ve günahlara karşı çelikten bir zırh giymiş gibi olur. Gelen günahlar o zırha toslayıp geri döner.
Peygamber Efendimiz, Allah’a ve kendisine samimi sevgi besleyeni, başkaları ufak tefek huylarından ya da hatalarından dolayı ayıpladıklarında onlara bak vermez ve:
– Siz bilmezsiniz… O, Allah ve Resûlü’nü seviyor, buyururdu.
Abdullah b. Huzâfe hazretleri şakayı seven biriydi. Sahabilerden bazıları bundan zaman zaman rahatsız oluyor ve: “İbnu Huzâfe boş şeylerle uğraşıyor” diye ayıplıyorlardı. Bir keresinde de onu şikayet edince Peygamber Efendimiz:
– Ona ilişmeyin! Sizin bilmediğiniz bir meziyeti var onun. O, Allah’ı ve Resûlü’nü sever! buyurdu.
Peygamber Efendimiz, bu sözleriyle hem yüreğinde samimi olarak Allah ve Peygamber sevgisi taşıyanın ufak tefek hata ya da alışkanlıklarından dolayı ayıplanamayacağı, hem de insanı olduğu gibi kabul etmenin dersini vermiş oluyordu.
Öyle ya şakacı bir insanın yaratılışını değiştirip son derece ciddi bir insan haline getirebilir misiniz? Öyleyse onu olduğu gibi kabul edip diğer güzel sıfatlarına bakmak gerekir… Hele bu sıfatlar, Allah ve Resûlü’nü sevmek gibi yüce özelliklerse…
Ebedi aleme göçtüğünde ise tüm sevenlerinin yüreği dağlanmıştı. Sanki onlar için kıyamet kopmuştu. Yalnız onlar için değil, tüm varlıklar için sanki dünyanın sonu gelmişti. Çünkü her şey O’nunla (sav) anlam kazanmış ve her bir şeyin O’nunla Allah’ın kulu olduğu anlaşılmıştı. Evinde bulunan Dacin adındaki mübarek kuş bile ayrılığına dayanamayıp vefatından birkaç gün sonra ölmüştü. Devesi Kasvâ da ancak vefatından birkaç hafta sonrasına kadar dayanabilmişti ayrılığına…
Sevgili kızı Hz. Fatıma anamızın, iki gözü iki çeşmeydi. O’na en erken kavuşanın kendisi olacağını bildiği halde, yürek yakan şiirler söylüyordu. Bir gün mübarek kabrini ziyaret edince şunları söylemişti, O’nu (sav) sevenler ve O’nun ayrılığından ağlayan tüm aşıkları adına:
“Muhammed’in (sav) mezarının toprağını koklayan bir insana
Başka koku aramaya ne gerek var!
Üzerime öyle musibetler döküldü ki eğer onlar
Günler üzerine dökülseydi, günler hep gece olurdu. ”
Ya yıllarca müezzinliğini yapma şerefine eren Hz. Bilâl?
Bir daha Medine’de ezan okuyamaz hale gelmişti o günden sonra. “Allah Resûlü’nün olmadığı yerde ezan okuyamam” diyordu.
Peygamber Efendimize olan bağlılık ve sevgisinin gücüyle, tüm işkence ve eziyetleri yenmiş, her şeye katlanmıştı. Ama, bir tek şeye katlanamamıştı: Allah Resûlü’nün ayrılığına… Sevgili Peygamberinin hatıralarıyla dolu Medine’de duramıyordu, durmak istemiyordu. Halife Hazret-i Ebu Bekir, kalmasını isteyince de:
– Ey Müminlerin Halifesi! dedi. Ben, Resûlullah’sız Medine’yi istemem… Resûlullah’ın makamını O’ndan boşalmış halde görmeye dayanamıyorum!
Sonra da:
– Ey Müminlerin Halifesi! Beni kendin için mi satın aldın, yoksa Allah rızası için mi? diye sordu.
– Elbette, Allah rızası için., dedi Hazret-i Ebu Bekir.
– O zaman izin ver de Şâm’a gideyim, dedi.
Hazret-i Ebu Bekir izin vermek zorunda kaldı ve o da Şam’a göç etti.16
Bilal’in okuduğu ezan bir çekirdekti, bir tohumdu sanki. Peygamberliğin verimli mübârek toprağında dal budak veren kocaman bir ağaç oldu ve dünyayı hâlâ huzur dolu gölgesiyle gölgelemeye devam etmekte.
Hz. Bilal gibi daha bir çok sahabi, hatıralarıyla dolu Medine’yi O’na (sav) olan sevgi ve saygısından terk edip başka diyarlara göç etmişlerdi.