Allah Kayyum’dur

By | 7 Nisan 2015

allah-kayyumdurVarlığı kendinden olan Allah, bütün mahlukatının da idaresini bizzat yürütendir. Her şey varlığı ve varlığının devamı için Kendisine muhtaçtır. Kendisinden başka bir ilâh bulunmayan O Allah, ‘Her an yeni tecellilerle iş başındadır.’ (Rahman, 55/29).”

Allah bu âlemi kanunlarla yönetir. Ancak kanunlar, Allah’ın, varlığın sevk ve idaresini kendilerine bıraktığı hariçte bizatihi var olan şey değillerdir. Kanunlar, İlahî icraat ve faaliyetin bizatihi kendisidir. Kâinatın düzeni veya tabiat kanunları dediğimiz şey, eşyanın yaratılış ve devam ettiriliş biçiminin bize yansıyan görüntüsüdür, yoksa belirleyicisi değil. Yani, eşya belli bir biçimde yaratıldığı için kanunlar vardır; yoksa kanunlar var olduğu için eşya belli bir biçimde var oluyor değildir. Bir başka ifadeyle, mikro âlemden makro âleme kadar kâinatın işleyişinde gördüğümüz düzenli her bir faaliyet, Allah’ın sünnetinin/âdetullahın tecellisidir. Yaratıcı tarafından sebep-sonuç çizgisinde sürdürülen bu düzenli faaliyeti biz ‘kanunlar’ diye algılarız. Şu halde kanunlar, eşyanın bir silsile halinde varlık sahasına çıkarılmasının bize akseden görüntüsünden başka bir şey değildir.

Bilimler, varlıklarını “sünnetullah” denilen Allah’ın koymuşolduğu kanunların düzenliliğine, muntazamlığına borçludur. Eğer Yüce Yaratıcı, sebep-sonuç çizgisi ve düzenli bir devamlılık içinde varlığı yaratıp devam ettirmeseydi, bilimlerden asla söz edilemezdi.

Tevhid inancıyla doğrudan alâkalı olan bu hususun üzerinde biraz durmamız yararlı olacaktır. Bu konuda gerek geçmişte gerekse günümüzde tevhid inancına aykırı yanlış mülâhaza ve yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Kur’ân ve hadislerin gayet açık ifadelerine rağmen, İslâm düşünce dünyasında bile -farkında olarak veya olmayarak- eşyada/sebeplerde hakikî tesir görenler eksik olmamıştır. Halbuki, sebep ve sonuçlar arasındaki ilişki, bir illiyet/nedensellik ilişkisi değildir. Bu ilişki yatay değil, dikeydir. Kâinatta bir düzen vardır, fakat bu düzen eşyanın kendi arasındaki zorunlu nedensel bağlantılara indirgenemez.

Gerek sebeplere bakarak sonucu aklımızla bulabileceğimizi iddia etmek; gerekse, sebep-sonuç ilişkilerinin değişmeyen bir düzen içerisinde olduğunu deneylerle gözlemleyerek, sonucun, sebep tarafından yapıldığını iddia etmek, temelde hep aynı yanılgıya dayanmaktadır.
Kur’ân açısından olaya baktığımızda bizim farklı bir şekilde düşünmemize yarayacak ciddî bir delile ve gerekçeye sahip olmadığımızı görüyoruz. Dört kuvvetin tamamı (çekim kuvveti, elektromanyetik kuvvet, zayıf ve güçlü kuvvetler) İlahî Kayyûmiyetin sebep-sonuç çizgisinde düzenli bir devamlılık içinde bize akseden tecellisinden ibarettir.

Sebep ve sonucun birbirine rasyonel yasalarla veya zorunlu tabiat kanunlarıyla bağlı olduğunu zannetmenin adı determinizmdir. Sebepler de sonuçlar da yaratılmışlardır. Sebepler, kendilerinin kâinattaki düzeni sürdürmelerine imkân veren zatî hiçbir niteliğe sahip değillerdir. Yaratılışta sünnetullah caridir. Eğer Kâinatta Allah’ın koymuş olduğu kanunlar sürekli değişse idi, istikrar olmayacağından ne ilimler teşekkül ederdi ne de yaşamak mümkün olurdu. Yaratılış, Allah öyle irade ettiği için tekdüzedir; daha da ötesi, yaratılışta, Allah’ın başka bir şekilde değil de, bu şekilde yaratmasını zarurî kılacak hiçbir şey yoktur. Allah istediği zaman istediği şeyi değiştirebilir. Mesela on katlı bir apartmanın en üst katından bir bebek aşağı düşüyor, ölmüyor. Deprem gibi afetlerde bakıyorsunuz kendini korumaktan aciz birçok çocuk, günlerce sonra enkaz altından sapasağlam çıkabiliyor.

Yüce Yaratıcı biz kâinatı anlayabilelim, böylece kendisini tanıyabilelim diye, sebep-sonuç-çizgisi içinde yaratmayı irade etmiştir. Yaratanın, sonuçları yaratmak için sebeplere ihtiyacı yoktur, ama, O’nun nasıl yarattığını anlamak için, bizim, sebeplere bağlı daimi bir yaratılış şekline ihtiyacımız vardır. Bunun içindir ki, yüce Yaratıcı, kendi isimlerini göstermek için kâinatta eşya ve olaylar arasında gözle görülür anlamlı bir ilişki ve ilgi kurmuştur. Bütün eşya ve sebepler O’nun isim ve sıfatlarını bize aksettiren birer ayna gibidir. Büyük-küçük, küllî-cüz’î her bir mahluk kendi hal diliyle O’nun yüceliğini ilan eden ayetler olup, asla O’nun icraatında birer ortak gibi düşünülemezler.

Varlığın düzenlilik içinde devam eden işleyişi, ancak ve ancak mutlak irade, ilim, kudret, hikmet ve rahmet gibi sıfatlara sahip bir Yaratıcının doğrudan idare ve tasarrufuyla izah edilebilir, zira mevcudatta tezahür eden bütün küllî fiiller, her şeyi ihata eden bir kudretin tecellileri olduğunu gösterirler.
Gerek fezada gerekse arzda bulunan bütün cisimlerin varlığı ve bekası bu kayyumiyet kanununa bağlıdır. Eğer Kayyûm (âdeta ayakta, her an iş başında) olan Allah, emrini bir an için çekecek olsa, milyonlarca küre ve gerçekte her şey hiçliğe düşecektir; çünkü yaratılmış şeyler, varlıklarını kendi başlarına devam ettirmelerine yardım edebilecek hiçbir şeye sahip değillerdir. Bu hususu konuyla ilgili Kur’ân’ın şu ayetleriyle noktalamış olalım:
“Her bir şeyin melekûtu (idare ve tasarrufu) elinde olan (Allah’ın) şanı ne yücedir.” (Yasin, 36/83.)
“O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de, göğün ve yerin, Kendisinin buyruğu ile kaim olmaları, belirlenen yerde sapasağlam işlerinin başında bulunmalarıdır.” (Rum, 30/25)
“Gerçek şu ki: Gökleri ve yeri yok olmaktan koruyan, Yüce Allah’tır. Şayet onlar yıkılacak olursa onları Allah’tan başka kimse tutamaz.” (Fatır, 35/41)
Hasılı, varlık ne kendiliğinden olagelmiştir ne de yaratıldıktan sonra kendi akışına bırakılarak ‘Hadi, bakın işinize!’ denilmiştir. İlahî irade ve İlahî kudret varlıkta her an hükmünü icra etmektedir. Her şey O’nun elinde ve O’nun tasarrufundadır. Hiçbir şey O’nun kudretinin dışında değildir. Her şeyin gerçek sahibi ve yöneticisi yalnızca O’dur.