Savurganlık Hakkında Bir Hikaye

By | 21 Haziran 2019

Çok eski bir arkadaşımdı. Israrla akşam yemeği için evine davet etmişti. İstanbul Boğazı’nı tepeden gören ve her gün güneşin büyüleyici batışını seyreden villasında, erişilmez bir konfor içindeydi. Çocukluk arkadaşım olan bu dostumun bu yükselişine çok sevinmiştim. Ama bir konu beni çok ürkütmüştü.

Çok iyi kazanıyor, kazanma yollarını biliyordu. Ancak şükür etmiyor, paraya doymuyor, harcamasını bilmiyordu. Bu musluğun geliri her an kesilebilirdi. Ama o, her gelen günün maddî açıdan daha iyi olacağı varsayımına göre hareket ediyordu, felaket de burada gizliydi.
Beni uğurlayana kadar, kafasındaki projelerini sıralamıştı.

Bunlar çok müthiş harcamalar gerektiriyordu. Ama harcamaların gelire göre yapılmadığı ortadaydı. Teşekkür ettim ve ayrıldım. Çok fazla bir zaman geçmemişti. Bu değerli arkadaşımdan çok üzücü bir haber aldım. İşleri kötüye gitmiş, iki yıl içinde bütün malını kaybetmişti. Üsküdar’da küçük bir ev tutmuş, bir manav çalıştırıyordu. Hem evi, hem de dükkânı kiraydı.

Son karşılaştığımızda da, eşinin iki çocuğunu alarak babasının evine döndüğünü söyledi. Kendisi ise, büyük bir boşlukta, İstanbul’un acımasız çarkı içinde çırpınmaktaydı. Sanki bana öğüt vermek ister gibi söylediği şu cümle, içini yakarak çıkmıştı:
“Çok kazandım. Ama kıymetini bilemedim. Çünkü çok savurgandım. Şimdi de acımasız hayat beni savuruyor.”
Evet hayat, onu sağa, sola savuruyordu. Sonunda savrulacak takati de kalmadı. Genç yaşında hayata veda edip göçtü, gitti.