İbni Abbas (R. Anh) demiştir ki:
— «Îlyas (A.S.)’dan sonra İsrailoğulları kavmi bölük bölük oldular. Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretleri Dâvût (A.S.)’ı onlara dine çağırıcı yolladı. Dâvûd (A.S.), İŞA oğludur. Böylece Davûd (A.S.), Yâkûb A.S.)’ın soyundandır.»
İsrailoğulları kavmi fesada ve Şeytanın vesvesesine uyunca Hak Teâlâ Hazretleri Dâvûd (A.S.)’a Zebuıüı gönderdi. Zebur yüz elli sûreydi. Bütün dua ve senadan ibaretti. Helâl, haram, farzları ile hududu yoktu. Zebur’un başında, bütün hikmetlerin başının Hakdan Korkmak olduğu yazılmıştı, sonunda da şu yazılar vardı:
“Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretleri buyurmuştur ki: Her âlim, kendi bilgisiyle amel eylemezse o şeytanla beraberdir.”
“Her dilinden Allah’ın zikrini düşürmeyen fakir, derviş kimse dünyası için zenginlerin önünde anılırsa köpekle beraberdir. Her Bay, her zengin kimse malından zekât ve sadaka vermezse hınzır ile ceraberdir.» (Neüzübillâh = Allah’a sığındık.)
Nakledilmiştir ki Dâvûd (A.S.)’ın doksan dokuz karısı vardı. Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretleri ona öyle bir kuvvet vermişti ki bir ¿recede hepsine erişirdi. Bir gün İsrailoğulları:
— Ey Allah’ın nebisi! Bize senin faziletinden haber ver! dediler. Davûd (A.S.) da:
— Benim faziletim şudur: Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretleri beni kardeşlerimin arasından peygamber seçti, benim elimle Câlût’u ıldürdü ve bana Zebuıüı gönderdi! dedi. Bir gün Davûd (A.S.) mihraba girdi, secde ve rükû eyledi, çok ağladı, göz yaşı döktü. Sonra başını göklere kaldırdı. İbrahim (A.S.)’in İshak (A.S.) ve Yâkub (A.S.)’ın Kerametlerini zikrederek dedi ki:
— Yârabbi! Bütün hayırların benden babamla ve dedemle gitmiş olduğunugördüm. İlâhî, İbrahim’i kendine HALİL kılmakla ulu eyledin. Od’u, ateşi ona soğuk ve selâmet eyledin. Onun düşmanı Nemrûd’u helak eyledin. Ondan sonra İsmail (A.S.)’ı gerçeklikle kemâle erdirdin. İshâk (A.S.)’ı yalnızlıkla sadık kıldın. Yâkûb (A.S.)’ı oğullarıyla ulu eyledin Mûsâ (A.S.)’ı Nebi ve (seninle konuştuğu için) Kelim eyledin. Hârûn (A.S.)’ı bilgi ile bilgilendirdin. Îlyas (A.S.) kavmıni dine çağırırken ona yardım ettin ve yerlerde ve göklerde kuşlar gibi uçmasını bağışladın.
Dâvûd (A.S.) sonra yine şöyle yakardı:
— Yâ İlâhî! Senden dilerim ki beni de senin katındaki kerametli has kılasın, nitekim onları da kerametle has kıldın.
Hak Teâlâ Hazretleri:
— Yâ Davûd! dedi. Senin ululuğun şudur: Ben sana benzer hiçbir peygamber yaratmadım, çünkü sen hem Peygamber, hem de halifesin. Atan Adem’i yarattığım zaman dağlara da: “Dâvûd doğduğu zaman bir şey okuyunca onun sesine dağlar ahenk tutsun!” dedim. Demiri senin elinde hamur gibi yaptım. Sana demir gömlek (zırh) yapmayı öğrettim. Kuşlar senin üstünde saf tutup duruyor, sana gölge ediyorlar. Sen Allah’ını andığın, teşbih eylediğin zaman onlar da teşbih ederler. Yâ Davûd! İbrahim’i od, ateş belâsına uğrattım, hiç şikayet etmedi, her halini bana bildirdi. Oğlunu kurban etmesini bildirdim. Sabır gösterdi, onu boğazlamak için yere yatırdı. Ben yine oğlunun yerine koç gönderdim. Yâkub’a, Yûsuf’un acısı ile ve gözlen ra kör etmekle belâlar verdim. O da sabretti. Mûsâ Peygamberi küçük iken belâya uğrattım, anası onu od’a, ateşe bıraktı, beşiğe koydu salara saldı. O da sabreyledi. Ben de yakmadım, ona merhamet ettırr. Ey Dâvûd, seni de bütün belâlardan saklarım. Dâvûd (A.S.) bu sözleri işitince secde etti.
— Şükür olsun sana Yârabbi! dedi. Sonra secdeden başım kaldırdı:
— Yârabbi! Şimdi anladım, bildim!. Yâ İlâhi, bundan sonra öt ek’ Peygamberler gibi beni de belâlara sal. Tâ ki ben de sabredeyim! dedi. Hak Teâlâ Hazretleri:
— Şimdi, Ey Dâvûd, dedi, belâya ve gelecek vakte hazır ol. Sabreyle. Filân ayın, filân gününde üzüntülere uğrayacaksın!
Vakta ki o gün geldi. Dâvûd (A.S.) mihraba girdi. Kapıyı kapar İbâdet etti, ZEBUR’U okudu. O gün şeytan geldi. Altından bir güvercin kılığına girmişti. İnciden ve zebercetten kanatları vardı. Hemen Dâvûd (A.S.)’in önüne kondu. Dâvûd (A.S.), kuşun güzelliğini görüp şaşırdı. Fakat güvercin kaçtı. Dâvûd (A.S.) onun ardına düştü. Onu ele geçirmek diledi. Güvercin gitti, bir yere kondu. Dâvûd (A.S. ) onu yerde tutmak istedi. Güvercin bir bostana uçup kondu. Bostanın
içinde bir kadın vardı. Dâvûd (A.S.) bu kadını görünce hemen ona aşık oldu. O kadını almak istedi. Bu kadının Uriyâ’nın karısı olduğunu söylerler.
Ulemâ, Dâvûd (A.S.)’ın bu kıssasında, fikir aykırılığına düşmüşedir. Kimisi der ki: «Dâvûd (A.S.), Eyyûb (A.S.)’ın kardeşinin oğluna bir mektup yazdı, Uriyâ’yı bir tabut önünde bir yere göndermesini bildirdi. Uriyâ böylece yola çıkarıldı ve şehid edildi. Dâvûd (A.S.) ia onun karısını aldı, ondan Süleyman (A.S.) doğup dünyayı şereflendirdi.»
Dâvûd (A.S.) bu kadınla gerdeğe girdiği zaman henüz ona yaklaşmadan önce Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretleri, Cebrail ve Mikâil A.S.)’ları Dâvûd (A.S.)’a iki erkek kılığında gönderdi. Dâvûd (A.S.) mıhrab önünde dua etmekteydi. Bu iki melek geldiler, mihrabın bir anına Cebrail (A.S.), bir yanına da Mikâil (A.S.) durdu. Dâvûd A.S.) onları görünce korktu. İki melek:
— Korkma! Bizim ikimiz arasında bir davamız vardır! dediler. Dâvud (A.S.):
— Nasıl bir davanız var? diye sordu. Birisi dedi ki:
— Bu benim kardeşimdir. Bunun doksandokuz koyunu vardır. Benim de bir koyunum var. Bu kardeşim bana: «Bu tek koyunu da bana ver!» diyor.
Dâvûd (A.S.) o zaman:
— Kardeşin senin tek koyununu istemekle sana zulüm ediyor! dedi.
«Yüce bilginlere göre burada Dâvûd (A.S.)’m suçu vardı. Bunlardan şahid istemeden o kardeşin bu kardeşe zulüm ettiği hükmüne varmıştı.»
Süddî (Allah Rahmet Eylesin) der ki:
— O iki kişiden birisi ötekini gösterip: «Bu benim kardeşimdir amma benim doksan dokuz tane eşim, hatunum var. Onun ise bir hatunu var. Ben de diliyorum ki bu eşlerim yüz tane olsun.» dedi. Dâvûd (A.S.) o zaman:
— Öyle yapmaya kalkma. Yoksa seni döverim! dedi. O kişi de:
— Ya sen Urîya’nın bir tane karısı varken ve senin doksan dokuz elinde bulunurken onun kadınını almayı nasıl lâyık gördün? irdi. Sonra iki melek de aniden gözden kaybolup gitti. Dâvûd (A.S.) çevresine bakındı. Kimse yoktu. Onların iki melek olduğunu, kendi halini kendisine bildirmek için geldiklerini anladı. Hemen secdeye kapandı. Kırk gece başını secdeden kaldırmadı. Hattâ akıttığı gözyaşlarından dolayı yerden otlar çıktı. Yer onun mübarek yüzünde izler bıraktı. O halinde iken de yine Allah’ı teşbih, takdis ve feryad ederdi. Bütün hayvanlar ve kuşlar onunla birlikte ağlaştılar.
Melekler esirgeyen yüce Allah’a:
— Yâ İlâhi! dediler. Dâvûd senin peygamberindir, halifendir. Ağlamaktan gözleri çeşmelere benzedi.
Hak Celle ve Alâ Hazretleri meleklere:
— Susun! diye buyurdu. Ben esirgeyenlerin en esirgeyeniyim Erhamer Rahimîm padişahım. Ben onu bilirim. Benim kapım tevbe edenlere açıktır!
Dâvûd (A.S.) secdesinde:
— “İlâhî, benim günahımı bana bağışla. Eğer bağışlamazsan bundan sonra suçum halka belli olur.” diye yalvardı. Cebrail (A.S.) kırk geceden sonra Dâvûd (A.S.)’a geldi:
— Ey Dâvûd! dedi. Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretleri seni ya: lıgadı, bağışladı.
Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri Kelâm-ı Kadîm’inde şöyle buyurur
«Biz de onu koruduk. Çünkü o bize yakın olanlardandı Onun dönüp geleceği yer de güzeldir.» (Sad sûresi, âyet: 25)
Dâvûd (A.S.):
— Yarabbi, sen affetmeğe de, azap çektirmeğe de kadirsin! Kıyamet günü olduğu zaman bir kimse ki: «Benim bunda kanım var derse o vakit ben ne yaparım? dedi. Yine secdeye kapandı. Ve Cebrail (A.S.) geldi:
— Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretleri sana selâm ediyor, Kıyamet gününde ben onları bir arada toplar, o kişiye Davud’a kanını bağışla!» derim. O da: «Yârabbi bağışladım! der diye buyuruyor. Yine Hak Teâlâ sana şunu müjdeliyor: E Davûd, seni Uçmağa koydum. Nerde dilersen yürü, git. Canır ne çekerse onu ye, iç» diyor.
Abbas (R. Anh.)’tan şöyle nakledilmiştir:
— O iki melek geriye dönünce Dâvûd (A.S.) secdeye kapandı başını yerden hiç kaldırmadı, ibâdet vakti gelince ibâdetini yapar,yine başını secdeye koyardı. Böylece kırk gün, kırk gece yemedi ujaurrı Durmadan ağladı. Hak’dan tevbe diledi. Secdesinde de:
— Yâ İlâhî! Sen beni yarattın. Böyle etmemi takdir ettin, alnıma yazdın. Yâ İlâhî! Ben hangi gözle sana bakayım? Yâ İlâhî! Ben güneşin ısısına, sıcaklığına dayanamıyorum, Cehennem ateşine nasıl takat getiririm. İlâhî, ben senin gök gürlemenin sesine güç getiremiyorum, Cehennem’in âvâzına nasıl güç getirebilirim. Yâ İlâhî, içimi, dışımı. sırrımı, açığımı sen bilirsin, benim özrümü kabul et. Rahmetin ile beni yarlığa. Beni rahmetinden ırak etme. İlâhî, günahımı ikrar eyledim, sen beni hor eyleme!
Yehb (Rahmetullahi Aleyh) dedi ki:
— Dâvûd (A.S.) Hak Teâlâ’ya şöyle yalvardı: «Ya İlâhî sen şanı yüce Allah, kimseye zulüm etmezsin. Benim halim nice olacak?»
Hak Teâlâ da:
— Yâ Dâvûd! Sen Urîya’nm kabrine git. Ona söyle, helâllik dile. sen ona işittiririm! dedi. Dâvûd (A.S.), Urîya’nın mezarına gitti: «Yâ Uriyâ» dedi. Uriyâ: — Lebbeyk! Sen kimsin ki beni uyandırdın? Ve ezzetimi yarıda bıraktın, kestin! dedi. Dâvûd (A.S.):
— Ben Davud’um! dedi. Urîyâ:
— Ey Allah’ın nebisi! Niçin geldin? diye sordu. Dâvûd (A.S.):
— Senden helâllik dilerim. Sana ettiğim şeyden! dedi. Urîyâ:
— Bana ne iş ettin ki? diye sordu. Dâvûd (A.S.):
— Seni tabutun önünde yürüttüm. Şehid oldun, dedi. Urîya:
— Sana helâl olsun, beni Uçmağa koydular! dedi! Hak Teâlâ Hazretleri o zaman:
— Ey Dâvûd! dedi. Sen bilmiyor musun ki ben âdil bir hükümdarım. Sen Urîyâ’ya: «Senin karını aldım!» diye söyle.
Dâvûd (A.S.) da yine Uriyâ’ya:
— Ben senin hatununu aldım! dedi. Urîya bu sözü işitince:
— Yâ Allah’ın Peygamberi! dedi. Nebiler böyle mi işler? Ben şerrinle Kıyamet gününde Hak Teâlâ’nm huzurunda söyleşirim.
Dâvûd (A.S.) bu sözü işitince oradan ayrıldı, başına toprak saçtı: Yazıklar olsun Davud’a! diyerek ağladı. O zaman Hak Teâlâ’dan bir nida geldi:
— Yâ Dâvûd! Seni yarlıgadım, bağışladım, gözünün yaşını esirgerim, duanı da kabul ettim.
Dâvûd (A.S.):
— Yârabbi, Uriyâ benim hatamı kabul etmedi, bağışlamadı! dedi. Hak Teâlâ Hazretleri:
Yâ Dâvûd! Ben Azimüşşan’ım. Kıyamet gününde Uriyâ’ya öyle bir nesneyi vereyim ki onu gözler görmedi, kulaklar işitmedi. Uriyâ buna razı olur! dedi. (Hak Teâlâ Uriyâ’ya gözlerin görmediği, kulakların işitmediği hediyesini söyledi.) O da:
— Yârabbi, ben bunları hak edecek bir iş işlemedim ki! dedi. Hak Teâlâ:
— Sen eğer Davud’un suçunu bağışlarsan ben de onları sana veririm! dedi. Bunlar Uçmağın karşılığı, ivazı olsun.
Dâvûd (A.S.) o zaman:
— Yâ İlâhî dedi. Şimdi bildim ki beni yarlıgadın, bağışladın!
Vehb (Rahmetullahi Aleyh) demiştir ki:
— Davûd (A.S.), tevbe ettiği zaman ağlamaya başladı. Bu ağlayım tam otuz yıl gece, gündüz sürdü. Suç işlediği zaman yetmiş yaşındaydı. Suçundan sonra zamanlarım dörde ayırdı. Bir gün Israiloğulları arasında hükümlerde bulunurdu, bir gün kadınları ile birlıkte yaşardı. Bir gün de sular kıyısında ve dağlarda ağlar, gözyaşları dökerdi. Bir gün de evinde yalnız başına otururdu. Ülkesinde dörtbır mihrab vardı. Dört bin ibâdet edici ve zahit toplanır, Dâvûd (A.S) için birlikte ağlardı.
Dâvûd (A.S.), gezme günü gelince sahraya çıkardı. Güzel bir âvâz ve tatlı bir sesle okur, okur, ağlardı. Dağlar, taşlar, kuşlar ve canavarlar da onunla birlikte ağlardı.
Eğer bütün dünyanın gözlerinin yaşını bir yere biriktirselerdi Davûd (A.S.)’m gözyaşı onlara eş olurdu. Ne zaman yemek yese, su içse gözlerinin yaşı o yemeğin, o suyun içine karışır, yer ve içerdi .
Nakledilmiştir ki, bir gün Dâvûd (A.S.), vaaz etmekteydi. Hak Celle ve Alâ Hazretlerinin kereminden ve korkularından söylüyordu Kırk bin kişi dinliyordu. Bir çok kişi o gün, onun vaaz’ından döndü. Hak Teâlâ Hazretleri Dâvûd (A.S.)’ı yargıladı. Ve şöyle buyurdu:
«Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde hükümran kıldık. O halde insanlar arasında doğrulukta hükmet (Sad sûresi, âyet: 26
Nakledilmiştir ki, bir gün gökten Dâvûd (A.S.)’a zincir indi. Hz* Sübhanehu ve Teâlâ:
— Yâ Dâvûd! diye buyurdu. Halk arasında bununla hüküm eyle. Bir kişi dava açtığı zaman bir zincire yapışsın. Eğer dâvası gerçekse, o zincire erişsin. Eğer yalansa erişmesin!
Bir kişi, bir arkadaşına bir çok inci emanet etmişti. İnciyi emânet eden incileri geri istedi. Arkadaşı, hemen o incileri asasının içine koyup gizledi. İkisi de Dâvûd (A.S.)’a geldiler. Birisi:
— Ey Allah’ın Resulü! Bu kişide incilerimi emanet bıraktım. Şimdi inkâr ediyor. Ben sözümü gerçek söylüyorum! dedi. Geldi, o zincire yapıştı. Bundan sonra öteki kişi geldi. Asasını inci sahibine uzatarak:
— Tut! dedi. Sonra da:
— Ben buna incisini geri verdim! dedi. Benim de sözüm gerçektir. O da zincire yapıştı. Dâvûd (A.S.) şaşırıp kaldı. Zincir de geriye, göklere uçtu, gitti. Ondan sonra Hak Teâlâ Hazretleri Dâvûd (A.S.)’a:
— Ey Dâvûd! dedi. İki kişi birbirini dâva ettikleri zaman tanıklarla hüküm eyle! Yâ Dâvûd, sana senden sonra bir oğul vereceğim,yerine halife olsun o! Yâ Dâvûd, hizmet dosdoğru olarak doksan bölüktür. Yetmişini oğlun Süleyman’a verdim. Yirmisini de geri kalan halka verdim!
Bundan sonra Dâvûd (A.S.):
— Ey benim oğlum Süleyman! dedi. Sana üç öğüt vereyim. Bir, ehne geçmeyen bir şey için tevekkül eyle. İki, eline geçen bir şey için razı ol. Üç, elinden giden bir şey için sabreyle.
Vehb İbn-i Münebbih (R. Anh) der ki:
— Süleyman (A.S.) yedi yaşına geldiği zaman, Cebrail (A.S.) babası Dâvûd (A.S.)’a geldi. Altından bir sahife getirdi:
— Ey Dâvûd! dedi. Hak Teâlâ Hazretleri sana selâm ediyor. Oğullarını bir yere topla, onlara bu sahife’de ne yazıyorsa oku! Her kim onlara cevap verirse, onu senin yerine koy! diye buyuruyor!
Dâvûd (A.S.) da hemen öyle yaptı. Oğullarının içinde Süleyman A.S.) hepsine cevap verdi: O da Süleyman (A.S.)’ı yerine halife koydu.
Nakledilmiştir ki: Dâvûd (A.S.) Beytülmal’den, devlet malından yemezdi. Hak Celle ve Alâ Hazretleri ona demiri hamur gibi yaptırdı. Demirden gömlek (zırh) yapmayı öğretti. Günde bir gömlek yapar, altı bin akçeye satardı, iki bin akçesini nefsine ve ailesine nafaka ederdi. Dört bin akçesini İsrailoğullarının fakirlerine sadaka ederdi.
