Şit, erginlik, büluğ, kendini erkek olarak bilme çağma gelince babası Hazret-i Adem onun elinden tuttu. İbadet yerine geldiler. Âdem, yüzünü bu en sevgili oğluna doğru döndürdü.
— Ey oğul! dedi. Ecel, dünyadan ayrılmak içindir. Gel, ölüm gelmeden önce seninle and içeyim. Bil ki, Rabbil Âlemin benimle ahd ve misak kıldı. Ben de sana vasiyet kılacağım.
Şit:
— Vasiyetin başım üzerine baba! dedi.
Hazret-i Âdem, Allah’a yüzünü döndürdü. Her zaman dualar ettiği bu yerde ellerini gökyüzüne kaldırdı. Şit ellerini açtı duasını yaptı.
— Ey Âlemlerin Rabbi! İşte şimdi oğlumla ahd ve misak kılıyorum! dedi.
Sonra oğlu Şit’e döndü:
— Ey oğlum! dedi. Bu alnında parlayan nur peygamberlik nurudur. O Âhir Zaman Peygamberi Muhammed Mustafa’nın nurudur. Bu nuru ona emanet edinceye kadar temiz bir asıldan temiz bir rahme emanet etmek lâzımdır. Bu nurladır ki, iki cihan süslenmiştir.
O zaman Yüce Allah, gökteki yedi katta meleklerine buyruk saldı:
— Şit, ahd ve peymanda bulunacaktır. Bir an için susunuz! dedi.
Yedi kat gök melekleri bir an takdis, teşbih seslerini kestiler. Bütün Cennet halkı da Huriler, Gılman melekler gökyüzüne Şit ve babası Âdem’e baktılar. Cennet ağaçları, Cennet taşları ikisinin Yüce Allah’a hacetlerini arzetmek için sessiz ve hareketsiz kaldılar. Boşluklarda uçmadılar. Uçmak yaratıkları da seslerini, âvâzelerini kestiler. Irmaklar çağıltılarını durdurdular.
Her yere:
— Susunuz! diye emir olundu. Uçmak kuvvetleri, meleklerle kanat kanada bağlanıp durdular.
Ondan sonra Şit de babasına:
— Baba öğüdünü dinledim. Onu yerine getirmeğe ahd ve peyman ediyorum! dedi.
Cebrail hemen o anda Cennet elbiselerinden iki güzel hilât getirdi. Âdem ve Şit’e giydirdi. Her bir elbisenin rengi kızıl güneşten nurlu, sudan daha arı, daha temizdi. Yine bu demde Âlemlerin Rabbin- den haber geldi. Cebrail Âdem’e:
— Oğlun Şit’le, başka bir karında doğan Mihvâili evlendir! dedi.
Ondan sonra Cebrail’e emrolundu. O da orada hutbe okudu. Melekler tanık oldular. Uçmak’tan yeşil zeberced taşından bir yüce otağ getirildi. Bunu Şit ile Mihvâil’in üstüne diktiler. Evet, Mihvâil, Şit peygamberin kız kardeşi idi ama Şit yapayalnız doğmuştu. O ise başka bir erkek kardeşle birlikte doğmuştu. Hz. Âdem’in şeriatına göre başka bir karında doğan bir kız, başka bir karında doğan erkek çocukla evlenebilirdi. Mihvâil’in boyu, anası Havva boyu kadardı. Evlenme töreni bitince Şit ve Mihvâil gerdeğe girdiler. O da karısına oğullarının karılarına okuyacağı türküler türküsünden okudu. Bir anda Mihvâil’i sevmiş, ona bambaşka gözlerle bakmıştı. Ona:
— Benim eşim! dedi. Güzelsin, dilbersin! Gözlerini bana çevir, çünkü onlar beni tutsak etti!
Herkes çekilmiş, cennetten gelen zeberced otağın içinde gelin güvey başbaşa kaldılar.
Mihvâil, o geceden gebe kaldı. Nur-ı Muhammedi Şit’in alnından karısının alnında dalgalanmaya başlamıştı.
Mihvâil, şimdi dört yönden şöyle sesler duymaya başladı:
— Ey Mihvâil! Resul Nurâı sana mübarek olsun! Bir oğlun doğacaktır. Onun adını Anuş koyarsın! Bu oğlun doğunca bu Nur sana mübarek olsun.
Bu sesler her gün gökyüzünden geliyordu. Melekler, Mihvâil’i, Şeytanın şerrinden korumak, bütün kardeşler hilesinden uzak tutmak için onu Nurdan bir perde içinde sakladılar.
Nihayet vade erince Anuş dünyaya geldi. Bu zaman Şit peygamber 205 yaşındaydı. Babası Âdem’in yaşı ise 335 olmuştu.
Şit peygamberin tam 912 yıl ömrü olmuştu. Anuş yüz yetmiş yaşına girince Nur-ı Muhammedi onun alnında parıldamaya başladı.
