Süleyman (A.S.)’In Peygamberliği

By | 10 Mart 2015

suleyman-a-s-in-peygamberligi    Hazreti Vehb İbni Münebbih (Rahmetullahi Aleyh) dedi ki:
Hak Tebâreke ve Teâlâ Hazretleri Dâvûd (A.S.)’ın ruhunu kabzeylediği zaman Cebrail (A.S.) Süleyman (A.S.)’a başsağlığına geldi. Ve:
— “Hak Teâlâ Hazretleri seni îsrailoğulları arasında Halife seçti” dedi. Süleyman (A.S.) bu sözü işitince Dâvûd (A.S.)’m mezarı başından kalktı, geldi, babasının mihrabına girdi. Halifelik sarığını başına taktı. Ve Mûsâ (A.S.)’ın asasını eline aldı. Ve Yusuf (A.S.)’ın Sancağını getirdi. Ve babasının vekarlı tabutunu önüne aldı. Ondan sonra Cebrail (A.S.) geldi. Ona:
— Hak Teâlâ Hazretleri sana selâm ediyor. Diyor ki: «Kendisine padişahlık mı gerektir, yoksa bilginlik, âlimlik mi gerektir?»
Süleyman (A.S.) yüzünü yere koyup secde eyledi. Ve:
— “Bana padişahlıktan çok ilim yektir” dedi. Hak Teâlâ Hazretleri:
— Yâ Süleyman! Sen alçak gönüllülük istedin, padişahlık istemedin. Ben alçak gönüllülük gösterenleri çok severim. Mademki sen padişahlık üzerine ilmi istedin. Ben de hem ilmi hem padişahlığı ve hem hulku ve hem de gökçek, güzel ahlâkı sana verdim. Ve sender. kibri, kendini değerli ve ulu sanmanı, kendini beğenmeni kaldırdım Bütün Dünyayı sana verdim. Onu seyret ve benim insana şaşkınlık verecek şeylerimi gör! dedi. Süleyman (A.S.) yine secde kıldı. O gün akşama kadar başını secdeden kaldırmadı. Hak Sübhanehu ve Teâlâ Hazretleri Cebrail (A.S.)’a:
— Uçmağa git, var. Hilâfet yüzüğünü getir. Süleyman’a ver! dedi Cebrail (A.S.) Uçmağa vardı. Yüzüğü alıp, Süleyman (A.S.)’a getirdi. Yüzüğün mis gibi kokusu vardı. Yıldız gibi nuru parlıyordu. Dört kaşeli kaşı vardı. Birinsinde:
— «Lâ ilâhe illâllahü Muhammedün Resûlullah»,
Birisinde:
— «Lâ ilahe illâllâhu küllü Şey’in halikun illâ vechehv lehul hükmü ve ileyhi türceûn». yazılıydı.
Üçüncü köşede:
— «Lehül mülkü vel kibriyaü vel izzetü ve sultan»
yazılmıştır. Son köşede de şu yazılar vardı:
— «Tebarekallahü ahsenul hâlikin.»
Vehb İbni Münebbih (Rahmetullahi Aleyh) der ki:
— O yüzük Uçmakta iken Adem (A.S.)’m elindeydi. Sonra Uçmak’tan çıktığı zaman o yüzük parmağından uçtu, gitti, Arş’ın bir t-rafında durdu. Hak Teâlâ: Ey aziz ve şereflilik yüzüğü! dedi. Adem A.S.) bizim andımızı unuttuysa bu kez ben seni, benim andımı unutmayan bir kişiye vereyim!
Hak Teâlâ Hazretleri Süleyman (A.S.)’a nübüvvet verdiği zaman Cebrail (A.S.) o yüzüğü Aşura günü olan Cuma günü, Süleyman A.S.)’a götürdü ve:
— “Hak Teâlâ Hazretleri, sana bu mübarek yüzüğü armağan gönderdi!” dedi.
Süleyman (A.S.) o yüzüğü alıp mübarek parmağına taktı. Sonra Cebrail (A.S.):
«Bismillâhirıahmanirrahim – Rahman ve rahim olan Allah’ın dıyla.»
sözlerini söyledi. Bütün Ademoğulları, Cinnileri, kuşları ve yel’i Süleyman (A.S.)’a itaata mecbur kıldı.
«Biz de ona rüzgârları müsahhar kıldık. Rüzgâr tatlı tatlı esip emrini götürdü.» (Sâd sûresi, âyet: 36)
Tefsir ehli der ki: «Hak Teâlâ Hazretleri Süleyman (A.S.)’a kuşların dilini öğretti. Bir gün horoz öttü. Süleyman (A.S.) da halkına:
— Biliyor musunuz, bu ne? dedi.
Onu dinleyenler, «anlamadık» cevabını verdiler. Bunun üzerine Hz. Süleyman:
— Ey gafiller, Allah’ı anın, zikreyleyin. Sözlerini söylüyor, dedi. Ondan sonra bülbül öttü. Süleyman (A.S.):
— Bülbül: «Bu dünyada ben de yarım hurma yedim! diyor, dedi. Bundan sonra Tavus öttü. Süleyman (A.S.):
— Tavus diyor ki: «Nasıl yaratılırsan öyle ölürsün!» Sonra Hüdhüd kuşu öttü.
Süleyman (A.S.):
— Bu kuş diyor ki: «Mahlûku esirgemeyeni kimse esirgemez.» Ondan sonra Tûti kuşu öttü:
— Hayır işleyen, hayır bulur! dedi. Bundan sonra Üveyik kuşu öttü.
— Keşke bu halk, bu yaratılanlar yaratılmıyaydı! dedi. Ondan sonra güvercin öttü:
— Sübhâne rabbiyel a’lâ! dedi. Ondan sonra kuzgun öttü:
— Her kim ki söylemedi, kurtuldu! dedi. Ondan sonra Akbaba öttü:
— Ne dilersen işle, âhirin, sonun ölümdür! dedi. Bütün kuşlar bu türlü sözler söylediler. Süleyman (A.S.) da onların dilini halkına bildirdi.
Nakledilmiştir ki: Bir gün Süleyman (A.S.) gaza için hazır olan atları seyrediyordu. İkindi vaktiydi. İbâdet zamanı kaçtı, çünkü güneş batmıştı. Süleyman (A.S.):
— «Bu atların boyunlarını vurun! Bunlar benim ibadetimi kazaya koydu!» dedi. Hemen atların boyunlarını vurdular. .
Ali (Kerremallahü Vechehu) dedi ki: Hak Sübhânehu Teâlâ Hazretleri, güneşe vekil olan meleğe emretti, güneşi yine çıkardı. Süleyman (A.S.) ikindi ibadetini yaptı. Güneş dolandı. Battı gitti.
Nakledilmiştir ki: Süleyman (A.S.) bir gün Mekke’ye geldi:
— Bu Kabe Ahir zaman Peygamberi Muhammed Mustafa (S.A.V.)’in dünyayı teşrif edecekleri yerdir. O kişi ne bahtlıdır ki, ona îman getirmiş olsun! dedi.
Sonra Kabe’nin içinde sanemlerin, putların olduğunu görünce içeri girmedi. Süleyman (A.S.) da içeri girmeyince Kabe ağlamaya başladı. Hak Teâlâ Kabe’ye: «Niçin ağlarsın?» diye sordu. Kabe de:
— Nasıl ağlamayayım ki Süleyman (A.S.) senin peygamberindir. Ve kavmi senin velîlerindir. Benim üzerimden geçtiler, bende ibadet etmediler! dedi.
Hak Teâlâ Hazretleri:
— Ey Kabe, ağlama! dedi. Nice yüzler sana secde eylesin ve Ahir zaman Peygamberi Muhammed Mustafa’yı sende zuhura getireyim. Ve seni tavaf eylemeği farz kılayım. Bütün halk sana muştâk olsunlar. Ve seni putlardan ve Şeytan’a tapmaktan tertemiz kılayım! dedi.
Ebu Hüreyre (R. Anh) Peygamberimiz (S.A.V.)’den şöyle nakleder:
Allahü Teâlâ buyurur ki:
«Biz Süleyman’ı denedik. Onun tahtının üstüne bir ceset attık.» (Sâd sûresi, âyet: 34)
— Süleyman’ın gitmesi şu idi: Onun bir oğlu doğmuştu. Şeytanlar:
— Eğer Süleyman (A.S.)’m oğlu diri olur, yaşarsa biz, itaat altına alınmaktan ve işten kurtulamayız. Öyleyse bu çocuğu öldürelim.Yahut deliye döndürelim! dediler. Süleyman (A.S.)’a Yel gelip bu haberi getirdi. Süleyman (A.S.) Yel’e:
— Al, çocuğumu bulut üzerine götür! dedi. Rüzgâr da çocuğu götürdü, bulut üzerine çıkardı. Bir gün o çocuk, bulutlar üstünde öldü. Kürsi üzerine düştü.
Süleyman (A.S.) bu suçunu anladı. Hakka tevekkül etmeyip oğlunu bulut içinde saklamıştı. Bu yaptığına pişman oldu. Secdeye kapandı. İstiğfar etti. Halk içine üç gün çıkmadı, o zaman Hak Teâlâ Hazretleri:
— Üç gündür halk içine çıkmadın. Ve benim kullarımın işine bakmadın! diye Süleyman (A.S.)’ı azarladı.
Nakledilir ki, Süleyman (A.S.) oğlunun haline çok üzüldü. Çünkü ondan başka oğlu yoktu. Bundan sonra iki melek Süleyman Peygambere iki adam kılığında geldiler. Birisi:
— Bu adam, benim ekinimin içine girdi. Ekinimi bozdu, dedi. Süleyman (A.S.) ötekine:
— Niçin bu adamın ekininin içine girdin? diye sordu. O da:
— Bu kişi halkın yolunun üstüne ekin ekmiş. Geçecek yol bulamadım. Üstüne bastım! dedi.
Süleyman (A.S.) şikâyetçiye:
— Niçin yolun üstüne ekin ektin? Orasının halkın geçtiği yolüstü olduğunu bilmez miydin? diye sordu. O da:
— Yâ Süleyman, ölüm yolu üstünde neden bir oğlan çocuk doğurttun. Bilmez miydin ki halk, ölümün üzerinden geçerler? (Yâni herkese ölüm vardır), dedi.
Böyle söyleyen melekler hemen gözden kayboldular.
Süleyman (A.S.) işi bildi ve istiğfar etti. Gufran dileyip dedi ki:
«Yarabbi, beni yarlığa. Bana öyle bir saltanat ver ki benden sonra kimse ona nail olmasın. Şüphe yok ki veren Sen’sin.» (Sad sûresi, âyet: 35)
Saîd İbni Cübeyr (R. Anh) der ki: Süleyman:
— “Yâ İlâhi! dedi. Bana bir mülk ver ki benden sonra kimseye verilmesin!” demesinden dileği Peygamberliğinin nişanı, isbatı içindi.
Yahut da başka bir kişinin Hak Teâlâ’mn hükmünü başarmamasıydı. Bundan korkmuştu. Bu sebeple öyle duada bulunmuştu.
Nakledilmiştir ki, Sultan Süleyman, SAYDUN ilinde Firenkistan Beyini öldürdü ve onun kızını aldı. Kendisine eş edindi. O kadın Sultan Süleyman’dan izin isteyerek babasının heykelini yaptı. Böyle gizlice ona tapıyordu. Bir gün Sultan Süleyman’ın veziri Berhiyâ oğlu Âsaf bunu işitti:
— Yâ Allah’ın Nebisi! dedi. Buyur da bir kürsü yapsınlar, oraya çıkıp halka vaaz edeyim!
Kürsi yapıldı. Âsaf da kürsiye çıktı. Adem (A.S.)’dan Süleyman (A.S.)’a gelinceye kadar her peygamberin halini, sağlığında ve peygamberliği zamanında neler yaptığını anlattı. Süleyman Peygambere sıra gelince:
— Süleyman (A.S.)’m da küçükken hali hoş idi! dedi. Fakat ululuktaki halini anıp söylemedi. Meclis dağılınca Süleyman (A.S.):
— Niçin bizi böyle andın? dedi.
Vezir Âsaf:
— Şundan dolayı ki, önceki halin şimdiki halinden yek idi! dedi. Süleyman (A.S.):
— Nasıl? diye sordu. Âsaf:
— Evinde kırk gündür puta tapıyorlar, bu doğru mudur? dedi. Süleyman (A.S.):
— Bu hali bilmiyordum! dedi. Ve durumu öğrendiği zaman Hak Teâlâ Hazretleri:
— Yâ Süleyman! Sana puta, saneme tapan bir kadın alasın, evinde koyasın diye kim izin verdi? diye buyurdu. Şimdi belâya hazırlan.
Günlerden sonra bir gündü. Sahir adında bir Cinnî Sultan Süleyman’ın yüzüğünü aldı. Öyle ki, Sultan Süleyman Kazayı Hacet Evine girmişti. Cinnî de gelmiş, yüzüğü dileyip almıştı. Sonra da Sultan Süleyman’ın yerine geçmişti.
Süleyman (A.S.) kırk gün tahtından ayrı düştü. Ne yedi, ne de içti. Bir gün deniz kıyısında giderken balıkçıların balık avladığını gördü. Onların yanma geldi. Balıkçılar ona:
— Sen kimsin? diye sordular. O da:
— Peygamber Süleyman’ım dedi. Bir kişi O’na sopa ile vurarak:
— Yalan söylüyorsun, dedi. Süleyman (A.S.) ağladı. Hattâ melekler bile ağlaştı. Hak Teâlâ Hazretleri:
— Bu O’na rahmettir, azab değildir, diye buyurdu. Ben O’nun mülkünü yine O’na veririm.
Süleyman (A.S.) yerine yanlış bir hüküm vermesinden Cinnî Sâhidin kim olduğu bilindi. Onu tutmak istediler. O da korktu, uçtu. Kale duvarına kondu. Ve yüzüğü denize attı. Hak Teâlâ Hazretleri emretti. Yüzüğü bir balık yuttu. O balık da, balık tutanların ağına düştü.
Balıkçılar çok balık tuttular. Sultan Süleyman (A.S.)’a bu balığı verdiler, o da balığın karnını yardı. Yüzüğünü balığın içinde buldu. Çok sevindi. Ferahlandı. Dileği ve hükmü yerine geldi. Sonra yine kürsüsüne, tahtına geldi, oturdu.
Yine nakledilmiştir ki, Sultan Süleyman helâl yemek yemek için zembil yapar, iki akçeye satardı. Fakirler, düşkünler arasında yemeğini yerdi. Miskinun Câlisün miskînâ = Miskinler miskinlerle oturur! derdi. Ak aba giyer, yoksullar arasında otururdu.