O (sav), her şeye rağmen hep sevdi.
Yanında yer alıp yâr olanı da, karşısına dikilip amansız düşmanı kesileni de. Çünkü O, “Muhammed” (sav)’di ve “Muhabbetten hasıl olmuştu.”
Çünkü O (sav), insanlığın Peygamberiydi ve insanı seviyordu. “Ey İnsanlar!” diye sesleniyordu. “Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır.”
Onları imanın ve İslam’ın güzellikleriyle buluşturmak için adeta can atıyordu. Evet “can atıyordu”. Kur’an’ın ifadesidir bu. Hiç kimseyle şahsi bir hesabı yoktu ve kimseye kişisel kin bağlamıyordu.
Mekke ileri gelenleri yıllarca O’na ve Müslümanlara etmediklerini bırakmamışlardı. Eziyet, işkence, sürgün ve sonra da savaşlar… Uhud harbinde en sevdiği ashabından yetmiş kişiyi şehit etmişlerdi. İçlerinde sevgili yiğit amcası Hz. Hamza vardı, yeğeni vardı, Mekke’nin en yakışıklı genci, Medine’nin ilk KuFan öğretmeni Hz. Mus’ab vardı ve daha niceleri… Amcası Hz. Hamza’yı o kadar çok seviyordu ki savaş sonrası başında durmuş ve gözyaşları arasında: “Ey Hamza! Benim için bundan daha büyük bir musibet olamaz! Ey Allah Resûlü’nün amcası Hamza! Ey Allah’ın ve Resûlü’nün aslanı Hamza! Ey Allah Resûlü’nün koruyucusu Hamza! Allah, sana rahmet etsin! Eğer senden sonra yas tutmak gerekeydi, sevinmeyi bırakıp sana yas tutardım.” demişti.
Buna rağmen, evet buna rağmen Mekke’nin Fethi gününde İslam’ın sinesine koşunca Mekkeli düşmanlarını da, amcasının ciğerini çiğneyen Hindi de, onu şehid eden Vahşi’yi de affetmişti.
Dedik ya O’nun kimseyle şahsi bir hesabı yoktu. O (sav), görevi ve davası için vardı. Davasını kabul edip “Allah bir, Muhammed O’nun Resûlüdür” diyenin geçmişi üzerine sünger çekiyordu. “İslamiyet, kendinden önce işlenenleri siler, temizler “diyordu.
Babası Ebu Cehille O’na karşı amansız mücadele veren Hz. İkrime, Mekke’nin fethi günü şehri terk edip kaçmıştı. Ardından haber göndermişti. “Gelir biat eder, iman ederse, affedeceğim,” demişti. Hz. İkrime gelmişti ve onu çadırının dışında karşılayıp; “Hoş geldin” diyerek kucaklamıştı. Etrafındaki Müslümanlara da sıkı sıkıya tembih etmişti. “Ebu Cehil’in oğlu ikrime mümin ve muhacir olarak yanınıza geliyor. Sakın babasına kötü söz söylemeyin! Zira, ölüye kötü söz söylemek, diriyi rahatsız eder. Ama, ölüye bir şey ulaşmaz. ”
Ya Rabbi! Bu nasıl bir yücelik, bu nasıl bir merhamet, bu nasıl bir sevgiydi? Bu nasıl hoşgörü dolu bir yürekti ki daha fetih günü bile ordusuna karşı koyan birini bağrına basıp kucaklıyordu?
Hz. İkrime de, daha o andan itibaren kendinden geçmişti. Yıllarca düşmanlık ettiği Zât (sav), şimdi kendisini ayakta karşılayıp sevgiyle kucaklıyor ve gülümseyerek “hoş geldin” diyordu. Böyle yüce bir şefkate, böyle yüce bir cömertliğe, böyle yüce bir kadirbilirliğe hangi taşlaşmamış yürek dayanabilirdi?
Hz. ikrime, anında huzuruna diz çökmüş ve:
– Ey Allah’ın Resûlü! demişti. Yemin ederim ki, Allah’ın kullarını yolundan çevirmek için harcadığım her şeyin (en az) iki katını, şimdi Allah rızası yolunda harcayacağım. Allah’ın yolundan geri çevirmek için verdiğim mücadelenin ve yaptığım savaşların iki katını da şu andan itibaren yapmaya başlayacağım. Sonra da şehit oluncaya kadar cihat edeceğim!
Sözünde durmuştu Hz. ikrime ve Allah da ona arzuladığı şehâdeti Yermuk Savaşında nasip etmişti.
Sınırsız sevgisiyle, engin merhametiyle en sert yürekleri yumuşatmasını, acıları tatlandırmasını, kömürü elmasa dönüştürmesini başarmıştı. Ve bununla insanlık aleminde öylesine büyük bir değişiklik meydana getirmişti ki, dünya çapında bir çok düşünür, filozof, devlet ve siyaset adamı iman etmedikleri halde huzurunda saygıyla eğilmeyi bir borç bilmişlerdi.
Büyük Alman İmparatorluğünun kurucusu devlet adamı, filozof ve dahi Prens Bismark bu nedenle: “Sana muasır (çağdaş) bir vücut olamadığımdan dolayı son derece üzgünün eynMuhammedi” demiş ve eklemişti: “İnsanlık senin gibi seçkin kudretli bir dehayı bir defa görmüş, bundan sonra görmeyecektir. Senin heybetinin (büyüklüğünün) huzurunda kemal-i hürmetle eğilirim. ” Doksan dört yıllık ömrünü düşünerek, yazarak geçiren Nobel ve Oscar ödüllü tek yazar Bernard Shaw ise O’na (sav) hayranlığını; “İnsanların sorunlarının üst üste yığılarak neredeyse çözülemez bir noktaya ulaştığı günümüzde Hz. Muhammed’e her zamankinden daha çok muhtacız. Eğer O, aramızda olsaydı bütün bu sorunları, oturup bir fincan kahve içme rahatlığı içinde çözerdi. “diyerek dile getirir.
Bunu söyleyen O’na (sav) iman edip etmediği net olmayan dünya çapında bir yazar ve düşünür.
İçimizde O’na (sav) ve hayata kazandırdıklarına düşmanlık edenlerin, gerçek akla ve gerçek düşünceye az da olsa saygıları ve biraz da insafları olsa bu sözleri duyduklarında, ya da okuduklarında şapkalarını önlerine koyup düşünmeleri ve düşünce bağnazlıklarını yeniden gözden geçirmeleri gerekmez miydi sizce?
Evet O (sav), bu gün bedenen aramızda değil. Ama, Bernard Shaw’ın “bütün bu sorunları, oturup bir fincan kahve içme rahatlığı içinde çözerdi” dediği Yüce Peygamberin sevgisi yüreğimizde; emanet bıraktığı, problem ve sorunları onlarla çözdüğü KuPan ve Sünneti elimizde değil mi ?
Peki neden sorun ve problemlerin altında eziliyoruz? Ya da neden onları bir türlü çözemiyoruz acaba? Kendimizi bu anlamda sorgulamamız gerekmez mi?
