Davet edildiğimiz şehirde, bir aile tarafından ağırlanıyorduk. Evin beyi ise bir devlet dairesinde memurdu. Yaşları onun üzerindeki üç çocuğun; ikisi erkek, biri de kızdı. Çocuklar okuyorlardı. Huzur dolu, sade, tertipli ve sessiz bir ev ortamı vardı. İnsanı rahatlatan aile atmosferinde huzurlu bir iletişim, anlayış ve davranış sergileniyordu.
Eve girer girmez alabildiğine temiz ve düzenli bir ortam bizi karşılıyordu. Salonda öylesine güzel bir zevk ve öylesine titiz bir el çalışmıştı ki, hayran kalmamanız elde değildi. Duvardaki tablolar, özenle tanzim edilmiş kitaplık, lüks olmayan eşyaların renk uyumu ayrı bir güzellik veriyordu. Lavabo bile, dikkat çekecek kadar tertip ve düzen içindeydi.
Aile fertlerinin birbirlerine hitap şekilleri ve davranışları, bir eğitimci olarak beni çok etkilemişti. Evin beyinin çocuklara olan “yavrum, canım” şeklindeki hitabı, büyülü bir sevgi saçıyordu. Çiftlerin “bey, hanım” sözlerinde veya annenin çocuklarına karşı “çocuğum, bir tanem” hitabında sımsıcak duygular hissediliyordu.
Mutfağa yemek için geçtiğimizde, harikulade bir dünya ile daha karşılaştım. Hele masadaki yemeklerin dizilişini görünce dayanamadım. “Allah aşkına oturmayın” dedim. “Böylesine ince bir zevkle düzenlenmiş şu yemek masasını resimleyeyim.”
Masada öylesine harika bir görünüm vardı ki, mahir bir ressamın büyülü fırçasından çıkmış bir tablo gibi karşımda duruyordu. Çok da lüks olmayan bu evin, yine lüks olmayan eşyalarıyla örnek bir düzenleme yapılmış olmasının etkisi altındaydım. Daha da önemlisi, fertler arasındaki o muhteşem uyumdu. Dayanamadım:
“Bu güzellikleri ve uyumu nasıl başardınız?” diye sordum. Evin beyi gülümsedi. Soruma cevap vermeden; “Hanım” diye eşini çağırdı. “Bak hocam ne diyor?”
Aynı sözleri evin hanımına tekrar ettim: “Evin içindeki bu tertibi ve düzeni nasıl sağlıyorsunuz?” dedim.
Evin hanımı çok mütevazi bir tavırla:
“Siz güzel görüyorsunuz, hocam” dedi. “Evimizde öyle olağanüstü bir durum yok.” Görüşlerimde ısrar edince, evin beyi söze karıştı:
“Hocam” dedi. “Bu konuda hanımımdan cevap alamazsınız. Çünkü o hiçbir şeyi yeterli görmez. Sizin gördüğünüz bu güzellik, ona göre yine de eksikliklerle doludur.”
Evin beyi, evdeki bu düzenin ve eksiksiz işleyen iletişimin nedenlerini sıraladı:
1. Evin temeli, karşılıklı anlayış, saygı ve birbirimize olan güvenimiz üzerine kurulmuştur.
2. Biz evliliğimizin ilk gününde, birbirimizi üzmeyeceğimize, incitmeyeceğimize ve rencide etmeyeceğimize söz verdik. Bunun için özel bir gayret gösterdik. Bir müddet sonra bu davranışlarımız netice verdi. İyi bir uyum oluştu.
3. Birimiz kızdığında, öbürümüz asla karşılık vermeyiz, alttan alıp, o sinirli havanın geçmesini bekleriz. Ondan sonra oturur, bunun nedenini sakin kafayla konuşuruz ve problemi havada bırakmayız, mutlaka çözeriz.
4. Çevremizde ve akrabalarımızda bize yönelik bir eleştiri ve dedikodu duyduğumuzda, asla birbirimizi tenkit etmeyiz, bilakis birbirimize kenetlenip, birlikte savunma yaparız. Bunun için de şöyle bir yol izleriz:
Evimizle ilgili bir eleştiri, hanım tarafından gelmişse, o problemi hanım çözer, ben asla karışmam. Eğer eleştiri bizim
taraftan gelmişse, o zaman bu konuya eşim karışmaz, onun muhatabı ben olurum ve işi ben halletmeye çalışırım.
5. Büyüklerimize karşı son derece saygılı oluruz. Ama onların zaman zaman ihtiraslarına ve aşırı beklentilerine karşı ila kenetlenip, birbirimizi savunuruz. Benim annem, babam ve akrabalarım benim yanımda eşime herhangi bir eleştiride bulunurlarsa, asla eşimi ezdirmem ve onu gerektiği gibi savunurum. Aynı şeyi eşim de yapar. Bu yüzden çevremle ilgili önemli bir problem yaşamayız.
6. Evde eşimle birlikte, çocuklarımızın önünde asla kötü bir söz, üzecek davranışlar ve dozu kaçmış bir tartışma sergilemeyiz. Ve kimse asık suratlagezmez. Güleryüzlü davranmak için özel bir gayret gösteririz.
7. Çocuklarımızla tam bir arkadaş gibiyiz. Onların her problemleriyle ilgilenip, çözeriz.
8. Evimizde sık sık toplantı olur. Bu toplantıda evin ve aile fertlerinin problemleri tartışılır, birlikte kararlar alınır. Alınan kararlaraysa herkes uyar.
9. Evin ekonomik gücünü herkes bilir. Her ayın başında bu yönde toplantı yapılır, gelir ve gider ortaya konur. Bütün aile fertleri harcamalarını buna göreyapar.
10. Evde herkes birbirine yardımcıdır. Evin hanımı bir iş yaparken, boş olan yardıma koşar.
11. Evde herkesinbelirlenmiş bir işi vardır. O işler, sorumlu olandan sorulur. Biri diğerine, izni olmadan müdahale etmez.
12. Ev ve evin fertleriyle ilgili her şey açık yürütülür. Kimse kimseden bir şeyi kaçırmaz ve gizlemez. Zaten evde işleyen sistem, buna ihtiyaç bırakmamıştır.
13. Komşularımızı iyi seçtik. Birbirimize desteğimiz oluyor. Ayrıca son derece güveneceğimiz ve davranışlarından ve ilminden istifade edeceğimiz bir arkadaş grubumuz var. Haftanın belli saatlerinde bir araya gelip sohbetler ederiz, kitap okuruz, ilim ve görgümüzü arttırırız.
14. Evde herkesin kitap okuma programı vardır. İlmî, dinî ve kültürel kitaplardan her hafta mutlaka bir tane bitiririz. Bu, yılda elli iki kitap yapar. Bu da, bir insan için önemli bir kazanımdır.
15. Birlikte pikniğe gideriz. Piknik, birbirimizle kaynaşmak için bir vesile olur. Çünkü orada şehir hayatının stresini atarız. Bu türlü birliktelikler, aile fertlerinde “takım ruhu” oluşturur.
Ev sahibinin anlattığı, kusursuz aile örnekleriyle dolu bir sohbeti keserek sordum:
“Peki, bu kadar güzelliği başarmak için ne gibi irade sergiliyorsunuz? Yani diğer ailelerden farkınız nedir ki, böylesine muvaffak oluyorsunuz?”
Evin beyi bu sefer sohbeti, eşine bıraktı: “Bu sırrı da hanımım anlatılsın” dedi. Ayakta bize hizmet eden evin hanımı ise; “Estağfurullah efendim, ben ortada öyle göze çarpan çok büyük bir başarı göremiyorum ki, neyi anlatayım?”
Evin beyi buna güzel bir espriyle karşılık verdi:
“Ben demedim mi hocam, o hiçbir başarıyı yeterli görmez.” Başarıyı yeterli görmemek anlayışı ne kadar önemli bir felsefeydi. Bunu başarmış insan çok şey başarmış oluyordu. Evin beyi devam etti:
“Eğer ailemizle ilgili ortada bir başarı ve anlayış birliği varsa; bu, iki temele dayanmaktadır:
“Birincisi; Allah’a şükür, bizler inançlı insanlarız. Birbirimizi bu dünyanın fani zevkleri içinde geçici bir birliktelik olarak görmeyiz ve geçici bir sevgiyle de sevmeyiz. Biz Allah için birbirimize kenetlendik. Birbirimizi Allah için, ahiret hesabına severiz. Ebedî olarak birbirleri için yaşamaya inanan insanlar, bu dünya hayatının geçici sıkıntıları için birbirlerini kırmamaları gerekir. Biz bu anlayışta hareket ederiz.
İkinci nedeni de; iyi bir aile yuvası oluşturmak için, bir öğrenci gibi çalışıp, kendimizi yetiştirmeye gayret ediyoruz. Dualarımızla da Allah’tan huzur ve mutluluk istiyoruz. O kudret ve rahmet sahibi de çok şükür bunu bizlerden esirgemiyor.”
Maddî ve manevî güzellikleriyle insanı derinden etkileyen o aile yuvasında gördüğüm hayret uyandıran örnekler bitmemişti.
Geceyi de geçirdiğim o evde, sabahleyin kalktığımda beni bir sürpriz daha bekliyordu. Gömleğim ve çorabım yıkanmış, ütülenmiş baş ucumda duruyordu. Bu, örneğine az rastlanan bir misafirperverlik anlayışıydı. Son derece mahcup olmuştum. Daha da önemlisi bundan çok etkilenmiştim. İnsana bu derece değer vermenin bir başka örneğini, bir başka kültürde görmek mümkün değildi. İnancın, ahlakın ve saygının oluşturduğu ülkemiz kültürü böylesine çarpıcı örnekler sunuyordu.
Aile fertlerini; bağımsız aile ruhundan uzak, kendi hayatını yaşaması gereken bireyler olarak gören zihniyete bu mutluluk ve ibret tabloları iyi okutulmalıydı. Aile huzurunun; “Kendi hayatını yaşaması gereken” fertlerde mi saklı olduğu, yoksa “aile ruhunu” oluşturan birlik ve beraberlikte mi yattığı iyi görülmelidir.
Ev halkına nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim. Yalnızca “Siz beni aile okulunuzda bir gün içinde öyle eğittiniz ki, bu eğitimimi hayatım boyunca unutmayacağım” diyebildim. Ev halkı beni son bir sürprizle uğurlamıştı. Çünkü ayakkabımı giyerken ayakkabımın da boyanmış olduğunu görmüştüm.
Yüce Allah o aileye layık olduğu mutluluğu ve huzuru ihsan etsin, bizlere de o hazzı ve süruru yaşamayı nasip etsin.
