Namaz Arasında Yaşanan Hayat

By | 1 Ağustos 2019

Mekke ve Medine topraklarında ilginç olan şey şu; ülkemizde normal bir hayat akışı içerisinde yaşar ve arada ibadet ederiz. Ama burada ibadet içerisinde arada hayata dair şeyler yapıyoruz. Günümüzü belirleyen şeyler namaz vakitleri oluyor. Namazlar öncesi ve sonrasıyla bir hayli uzun sürüyor. Bir kere ezan okunduktan en az yirmi dakika sonra duruluyor namaza. Biz de ezan okunmazdan yarım saat önce orada olmaya çalışınca, namazdan bir saat önce oraya gidip oturmuş oluyoruz. Namazlar ta‘dil-i erkân ile kılındığı için belli bir süre gerektiriyor. Namaz bittikten sonra da genellikle bir cenaze namazı kılmıyor. Fakat bu uzunluk kimseye bir sıkıntı vermiyor. Çünkü burası Peygamber Mescidi ve burada dakikalar saatlere, saatler bazen bir uzun güne dönüşse bile insanda sadece huzuru ve sükûnu arttırıyor.
Neyse ki akşam namazı için vaktinde yetişiyoruz mescide ama fotoğraf makinamın yanımda olduğunu fark ediyorum. Bu makine ile içeriye girmem mümkün değil. Çünkü Mescid-i Nebevî’de ve Mekke’de bulunan Mescid-i Haram’da kapılarda nöbetçiler bekliyor ve yanınızdaki çantaları kontrol etmeden sizi içeriye bırakmıyorlar. Çantanızda bir fotoğraf makinesi varsa namazınızı dışarıdaki mermerlerin üzerinde kılıyorsunuz. Gerçi fotoğraf çekebilen cep telefonlarının çıkması ile birlikte isteyen herkes mescitler içerisinde çok göze batmadan görüntü alabiliyor. Fotoğraf makinem bir hayli büyükçe olduğu için namazımı avluda beyaz mermerlerin üzerinde kılmak zorunda kalıyorum. Dışarıda namaz kılmanın da ayrı bir güzelliği var. Tabii bu sözüm sadece üç vakit namaz için geçerli: İkindi, akşam ve yatsı. Özellikle de akşam ve yatsı. Çünkü ikindi namazından yaklaşık bir saat sonra ortalığa harika bir serinlik çöküyor ve hayat, işte  bu saatten sonra başlıyor. İnsanlar Cibril Kapısı tarafından mescide girip Bâbüsselâm’dan çıkıyorlar. Bâbüsselâm’m üzerinde ise Sultan Abdülmecid’e ait muhteşem bir tuğra var.
Tuğrayı ve altındaki kitabeyi incelerken tuğranın etrafındaki motifler dikkatimizi çekti. Sağa ve sola açılan dalgalı kenger yaprakları sanki bir şeyleri hatırlatır gibiydi. Birden Harp Mecmuası kitabındaki Medine Müdafaası fotoğraflarından biri aklıma geldi: “Cuma namazını kılmış olan Osmanlı askerleri Mescid-i Nebevinin büyük bir kapısından çıkıyorlardı. Kapının formu farklıydı ama tam alnında, ortasında yuvarlak içinde bir tuğranın bulunduğu bir alınlık süsü vardı. Bu tuğranın etrafı da kengerlerle sarılı idi. Evet bu kapı o kapıydı! Üzerinde Sultan Abdülmecid Han’ın tuğrasının bulunduğu o muhteşem kapı, kapı önünde bir kalabalık, sırtlarında ucu süngülü tüfekleri ile başlan sarılı Osmanlı askerleri. Kapıdan en önce çıkan iki askerin ellerinde Osmanlı sancakları var. Kapının iki yanma sıralanmış birçok insan bu merasimi izler gibiler.”