Kıtlık Başlıyor

By | 4 Mart 2015

kitlik-basliyor  O yıl, Kenan diyarında büyük bir kıtlık oldu. İshak’ın babası Hazret-i İbrahim’in zamanında da böyle bir kıtlık memleketi sarmıştı.
İshak:
— Ben de Cerara, Filistinlilerin hükümdarı Ebûmelek’e gideyim, ondan zahire isteyeyim dedi.
Karısına bu düşüncesini açtı.
— Kervanımızı hazırlayalım Ebûmelek’e yardım istemeğe gidelim! dedi.
Rebeka:
— Peki, sen nasıl ister ve emredersen ben hazırım! dedi. Kervan hazırlandı. Rebeka Uzak Doğu vatanından gelirken bir mahfeye bindiği gibi devenin üstüne bindi. Kafile Cerara, Ebûmelek’in diyarına doğru hareket etti.
Kum çölleri geçildi. Ebûmelek’in ülkesinin sınırlarına gelince Yüce Rab’dan İshak’a bir nida geldi. Bir ses ona:
— Ey İshak! diyordu. Sen sakın buradan Mısır’a inme… Sana söyliyeceğim bölgede otur. Bu ülkede konuk ol. Sana bereketler vereceğim, ben!
— Bana nasıl bereketler vereceksin ey Yüce Allah’ım!
— Seni mübarek kılarak! Bu ülkelerin hepsini bir gün sana ve senin nesline, çocuklarına vereceğim. Baban İbrahim’e verdiğim sözü yerine getireceğim. Senin zürriyetini göklerin yıldızları kadar çoğalacağım. Bu ülkenin bütününü sana vereceğim. Dünyanın bütün milletleri senin zürriyetinden de bereketlenecektir. Çünkü baban İbrahim benim sözümü dinlemişti. Tenbihlerimi, buyruklarımı, yasa ve şeriatlarımı yerine getirmişti!
İshak da:
— Ey Yüce Rabbim! Bütün İlâhî buyruklarını tutacak, onlardan aynlmıyacağım. Cerarda kalıp Mısır’a da gitmiyeceğim. Bana daima Yardımcı ol? diye niyazda bulundu.
İshak, sınırdan içeri girdi. Artık CeraFda idi. Yoldan geçerken kervanı ve bir mahfe içinde Rebeka’yı gören Cerar halkı:
— Bu kadın kimdir? diye sordular. İshak:
— Eyvah!.. Güzel kanıma göz diktiler mutlaka bu halk!.. Bunlar kanım için beni öldürebilirler. Ona sahip olmak isterler.
Diye düşündü…
— O benim karımdır! demeğe korktu…
— Bu kadın mı? dedi. O benim kız kardeşimdir!
Cerar hâkimi Ebûmelek onlara oturacak bir yer gösterdi… Onlar da orada günlerini geçirmeye başladılar.
Bir gündü. Cerar hükümdarı Ebûmelek atlarının çektiği arabasına binmiş, İshak’n evinin bulunduğu yerden geçiyordu. Gözleri onların evine dikildi. Bakışları pencereye takıldı. Bir de ne görsün! İshak karısı Rebeka ile kucak kucağa değil mi?.. Belki de sevişiyorlardı…
Ebûmelek kız kardeşiyle erkek kardeşin bu aşk oyunlarını görünce şaşırdı. Sarayına dönünce İshak’ı çağırttı:
— Ey İshak! dedi. Anladım ki, «kız kardeşim» dediğin kadın senin karındır. Ama sen onun için bana nasıl oluyor da «bu benim kızkardeşimdir!» diyorsun? Beni aldatıyorsun!..
İshak:
— Ey Ebûmelek! dedi. Onu benden almak isteyen bulunur. Onun sebebine ben ölmeyeyim diye böyle söyledim!
Ebûmelek:
— Bize yaptığın bu iş nedir? diye sordu. Belki de az kalsın halktan birisi karınla yatmış olacaktı. Sen de üstümüze cürüm getirmiş olacaktın!
Ebûmelek, hemen yetkili kimselerini yanına çağırttı:
— Her kim bu adama veya karısına el dokun durursa mutlaka öldürülecektir. Bunu münâdilerle halkıma bildirin! dedi.
Onlar:
— Başüstüne! diyerek huzurdan ayrıldılar. Akşama doğru şehir içine çıkan münâdiler:
— Her kim konuğumuz İshak’ın karısına el dokundurmaya kalkarsa mutlaka öldürülecektir. Duyduk, duymadık demeyin ha?… diyerek sokak sokak dolaştılar. Haberi bildirdiler.
Hazret-i İshak bu Cerar ülkesinde tarım işleriyle uğraşıyordu. O sene ekti, dikti, biçti. Bire yüz ürün aldı… Yüce Allah onun elini bereketledi. Bu bereketle ünü büyüdü, mülkü büyüdü, malı çoğaldı, sürüleri çoğaldı. Her şeyi arttı. Öyle zenginleşti ki, koyunları, sığırları sürü sürü! Köleleri kol kol. Ürünleri öbek öbek!
Bir gün, bu bolluğu kıskanan Cerarlılar tarlalarına su veren kuyuları kapattılar… Oysa, bu kuyuları, babası İbrahim, buraya geldiği zaman açtırmıştı.
İshak:
— Nasıl oluyor, bu adamlar babamın kölelerine açtırdığı kuyuları toprakla nasıl kapatırlar? diye bağırdı.
Ebûmelek’e şikâyete gitti. O da:
— Git artık buradan? dedi. Yanımızdan ayrıl. Bizden çok kuvvetli oldun sen çünkü!.
Hazret-i İshak da:
— Bütün varlığımız develere yüklensin! Çadırlar bozulsun! Karşı Cerar vadisine gidelim! dedi.
İshak oğulları bu emre uydular.
Çadırlar söküldü. Yüklü develeri karşı vadiye doğru sürdüler, götürdüler. İshak da çadırlarını bu vadide kurdurttu. Sonra adamlarına dönerek:
— Babam, şu derede daha birçok kuyu açtırmıştı. Babamın ölümünden sonra bunları kapatmışlar. Şimdi biz açalım! dedi.
Hemen kuyuların yerlerini buldular. Kapanan kuyuları tekrar açtılar. Yine bol suya kavuştular. Ve her kuyuya Hazret-i İbrahim zamanında verilen isimlere göre isim verdiler. Hele birisi taşıp taşıp kaynıyor, her yeri suluyordu. Cerarlı çobanlar bu suyun başına gelerek:
— Bu su bizimdir! dediler.
İshak’n çobanları ile kavgaya başladılar. İshak, kendisi için kavga edilen bu kuyuya «Kavga kuyusu» adını verdi. Sonra oradan ayrıldılar. Başka bir kuyu daha kazdılar. Burada da kavga, gürültü, itişme, kakışma eksik olmadı. İshak, bu kuyuya da «Düşmanlık kuyusu» adını verdi.
Oradan da ayrıldılar. Yeni bir kuyu kazdılar. Artık burada hiç bir kavga olmadığı için bu kuyuya da «Genişlik» adı verildi.
İshak:
— Yüce Rab artık bize genişlik, açıklık verdi. Bu yerde yemişlerimiz bol olacak, bereket bulacağız! dedi.
Oradan yine Hazret-i İbrahim’in açtırdığı Birişebâ (Yemen kuyusu) dolaylarına çıktı. Herşey burada babasını hatırlatıyordu.
Etrafa baktı. Gece yıldızlara baktı. Gökyüzüne daldı. Rabbiııi düşündü…
— Yarab, Yarab! Sen bize yardımcı ol! diye yakardı…
O zaman gaipten bir nida geldi. Ona Allah emrini şöyle bildirdi:
— Ey İshak! Ben baban İbrahim’in Allah’ıyım. Korkma sen! Çünkü ben senin ile beraberim. Seni mübarek kılacağım. Zürriyetini çoğaltacağım.
İshak:
— Yarabbi, sesini duydum. Emrini aldım. Müjdenle sevindim. Sana hamdolsun! dedi.
Sonra orada bir sunak yaptı. Allah’ın adına duada bulundu.
Çadırını burada kurdu… Kölelerine:
— Haydi, dedi, burada yeni bir kuyu kazınız?
Köleler kazmaları, kürekleri alarak yeni bir kuyu kazdılar. Cerar meliki Ebûmelek yakın dostu Ahuzzat ve askerinin başkomutanı Pikal ile İshak’ın yanma geldiler. İshak onlara baktı, baktı:
— Buraya, benim yanıma nasıl geliyorsunuz? diye sert sert söylendi. Hem bana düşmanlık ettiniz, hem de beni yanınızdan attınız. Niçin beni rahat bırakmıyorsunuz?
Ebûmelek:
— Rabbin seninle birlik olduğunu açıkça gördük. Aramızda, seninle bizim aramızda, yeniden andlaşalım… Ne biz sana dokunalım, ne sen bize dokun. Biz sana iyilik edelim. Sen de bize iyilikte bulun! Böylece and içelim. Çünkü sen anladık ki, Allah’ın mübarek bir kulusun! dedi.
İshak da:
— Öyleyse bu andı bir şölenle kutlayalım! dedi.
Hemen ziyafet sofrası hazırlandı. Bol bol yenildi, bol bol içildi. Gece ziyafet sofrasında vakit geçirildi. Sabah olunca erkenden kalkıldı… Biribirlerine karşı yeminleştiler.
Sonra İshak:
— Haydi yolunuz açık olsun! diyerek onları gönderdi.
Onlar da:
— Esen kal yâ İshak! diyerek ayrıldılar. Sağ, esen Cerar’a vardılar.
*
Öğleye doğruydu.
İshak, uzaktan bir takım konuşmalar duydu… O tarafa baktı. Köleleri:
— Su bulduk… Su bulduk!., diye bağırışarak geliyorlardı. Kazdıkları kuyudan su çıktığını:
— Müjde! Müjde! diyerek haber verdiler.
Ona babasının koyduğu bir adı koydu. Bir-i Şebe (And kuyusu) adını verdi. Kurulan şehrin adı Bir-i Şebe olarak kaldı.
Bu sıralarda İshak’ın ikiz oğlu olan İs, kırk yaşma gelmişti. İshak :se yüz yaşma… İs, Hitti Beerinin kızı Yurit ile Hitti Elonun kızı Basem ile evlendi… İshak ile Rebeka bu evlenişe çok üzüldü. Çünkü kendi soylarından kız almamıştı. Hazret-i İshak’ın gözleri artık görmüyordu… Karşısındakini seçemiyordu. Kolay şey değildi yüz yaş! Kolay şey değildi ihtiyarlık!
Bir gündü…
Artık kabilesinin idaresini büyük oğluna bırakmayı düşündü. Her ne kadar İs’i Yakup kadar sevmiyorsa da geleneğe uyması lâzımdı.
— İs! diye seslendi.
— Buyur babacığım!
— Gel yanıma! Seninle konuşacak, sana söyliyeceklerim var?
— Buyur baba!..
— Bak oğlum… Baban İbrahim oğlu İshak artık ihtiyarladı. Gözlerimi bu dünyaya kapayacağım. Sizlerden ayrılacağım. Ama gözlerim ne zaman kapanır onu bilmiyorum ben! Bilemem de! Evvelini ancak Yüce Allah’ımız bilir… O ne ömür yazmışsa alnımıza, biz o kadar yaşarız.
— Evet babacığım.
— Şimdi sen silâhlarını, okluğunu ve yayını al… Sahraya çık. Benim için güzel avlar avla. Sen yaman bir avcısmdır. Bana her zaman getirdiğin av etlerinden getir… Sevdiğim şekilde yemek hazırla bana t etlerden! Onlardan yine son defa olarak yiyeyim!.. Ve ölmezden, nözlerimi kapamazdan önce canım sana kutlu olsun.
İs:
— Başüstüne babacığım! dedi. Çadırına koştu. Silâhını, okluğunu ve yayını aldı.
— Esen kal babacığım! diyerek babasından ayrıldı. Kırlara uçar gibi uzaklaştı, gitti.
İshak, bu sözleri oğlu İs’e söylediği zaman karısı Rebeka yan çadırda bu konuşmayı duymuştu. Kendi kendisine:
— Ne? dedi. Yakub’un babası ölümün geleceğini anladı. Galiba, kavmini İs’e bırakmak istiyor. Oysa, ilk oğulluk şerefini İs, sevdiğim : ğul Yakub’a ısmarlamış, bağışlamıştı.
Hemen küçük oğlu Yakub’u çağırttı:
— Gel Yakub, oğlum gel! dedi. Yakup, anasının çadırına girdi:
— Ne var, ana? diye sordu. Rebeka:
— Baban kardeşin İs’i yanma çağırdı oğlum! «Bana av getir. Benim için güzel avlar avla! dedi. Onlardan yiyeyim. Ölmezden önce sana kutluluk, mübareklik dileyeyim!» dedi!
— Şimdi benim ne yapmamı istiyorsun anne?
— Şimdi sana bir takım buyruklar vereceğim. Sen can kulağiyle bunları dinle.. Dediklerimi yerine getir.
— Peki anneciğim!
— Şimdi sürülerimizin yanına git. Orada keçilerimizin arasına gir. İki güzel oğlak tut, bana getir. Ben de babana sevdiği biçimde onları pişirip getireceğim. Sen bu yemeği al. Doğruca babana götür. O da yesin. Sana hayır duada, kutlulukta bulunsun. Aşına, işine bereket dilesin.
Yakup düşündü. Bu nasıl olabilirdi. Ağabeysi İs, tüylü, kendisi tüysüz bir insandı. Babası, görmese bile, onu sevip okşarken kendisinin İs olmadığını anlayabilirdi.
Annesine:
— Ama anacığım! dedi… Kardeşim İs biliyorsun ki, tüylü bir insandır. Ben ise tüysüz bir kimseyim. Eğer babam eliyle bana dokunursa herşeyi anlayabilir! O zaman babamın gözünde ben aldatıcı durumuna düşerim. Bereket yerine üzerime lanet getiririm!
Anası Rebeka:
— Sana gelecek lanet bana gelsin! dedi. Benim üzerime olsun o lanet! Sen yalnızca sözümü dinle benim! Kalk şimdi, hemen git. Sürüye koş. İstediğim iki oğlağı getir!
Yakup, annesine karşı gelecek huyda değildi. Zaten, başka nasıl bir iş yapabilirdi?
— Peki anneciğim! dedi..
Çadırdan çıktı. Keçi sürüsüne koştu. Oradan iki oğlak seçerek aldı geldi. Annesi Rebeka’ya verdi. Annesi:
— Kes şimdi bunları oğlum! dedi.
Yakub, kalkıp onları boğazladı, soydu. Annesi de mutfağa geçti. Etleri ateşte güzelce kızarttı. Sonra Yakub’a:
— Şimdi sana İs’in elbiselerinden giydireyim! dedi. Hemen çadırından çıktı, İs’in yandaki çadırına girdi. Onun elbiselerini aldı. Küçük oğlu Yakub’a giydirdi. Sonra da:
— Şimdi bana ellerini uzat! dedi. Yakub da ellerini uzattı. Annesi kesilen keçi yavrularının derisinden birer parçayı Yakub’un ellerine yapıştırdı. Sonra:
— Şimdi de boynunu uzat! dedi. Yakub da başım kaldırdı. Boynunu uzattı. Annesi tüysüz yerlere keçi derisinden koydu.
— Haydi şimdi, içinde ekmek ve kızarmış oğlak eti bulunan şu siniyi al, baban İshak’a götür! dedi. Yakub da, üstünde İs’in giysileri, boynunda ve ellerinde kıllı deri ile babası İshak’ın yanına girdi.