Yine Efendimize göre, masum hayvanlara zulmetmekle bazen kendimiz için acıklı bir son da hazırlamış olabiliriz.
Bunu ders vermek maksadıyla ashabına yine bir gün şu ibretli olayı anlatır:
— Bir kadına kedi yüzünden azap edildi. Kadın, kediyi ölünceye kadar eve hapsetmiş ve o kedi yüzünden cehenneme girmiştir. Kadın, kediye ne yiyecek vermiş, ne de su içir- mişti; yeryüzünün haşerelerinden yemeye de onu salmamıştı.”
Hayvanların da bizim gibi birer topluluk olduğunu haber verir KuPan’ımız; onların da kendilerine mahsus dillerle Allah’ı andığını, teşbih ettiğini söyler. Bir şeyin değeri, sahibi-nin veya onu size takdim edenin unvan ve makamıyla orantılı değil mi?
Hani Urfa’lı şâir Nâbî’ye ait olduğu söylenen bir olay var ya! Nâbî, İstanbul’dadır, Saray’la içli dışlıdır. Padişah sever onu. Kimine göre babası, kimlerine göre de hatırlı bir hemşe- risi gelir İstanbul’a ve Nâbî’den ısrarla Padişahla görüştürmesini ister. Nâbî çaresiz adamı götürür meclise. Ama sıkı sıkıya Padişah huzurunda dikkat etmesi gereken kuralları da tembih eder. Adam “Sen merak etme! Utandırmam seni” der. Derken Padişah meclisi kurulur. Devlet adamları, şâirler, musikişinaslar vardır. Sohbet başlar. O arada hizmetçi tepsi içinde güzelim elmalar ikram eder. Nâbî’nin adamı elmayı alır almaz “hart” diye ısırır. Sesi duyan Padişah, Nabî’ye sert
bir bakış atar. Nâbî kızarır, bozarır, ama yapacağı bir şey yoktur. Meclis dağılınca Nâbî: “Be adam” der “Sana Padişah meclisinde herkes ne yaparsa sen de onu yap demedim mi? Görmedin mi herkes elmayı alıp cebine koydu. O elma, Padişahın sana bir tür ihsanı, iltifatıydı. Alıp öpüp başına koyacak ve saklayacaktın.”
Hikayenin devamı da var ama biz burada keselim. Demem şu: İltifata saygı, sanata değer, iltifat sahibine ve sanatkara saygıdan, sevgiden gelir. Tüm varlıklar gibi, hayvanlar da bize Allah’ın bir iltifatı, bir ikramıdır; üstelik Sahib’lerini anıp teşbih eden birer ikrâm… Onlara değer verip sevmek, korumak, kollamak Allah’a saygı ve sevgi demektir.
Yüce Allah’a kulluğuyla en üst düzeyde sevgisini ve saygısını gösteren Sevgili Peygamberimiz, Allah’ın yarattığı mahlukatma da bu açıdan bakıp değer veriyor, seviyor ve gözetiyordu. Hiçbir şeyin gereksiz yok edilerek Allah’a olan zikir ve teşbihinin kesilmesini istemezdi. Bunu hem bizzat hayatında yaşatarak gösteriyordu, hem de saha- bilerine münasebet geldikçe anlatıyordu. Örneğin bir keresinde şu ibretli olayı anlatmıştı.
— Peygamberin birini bir karınca ısırdı. O da (öfkelenerek) karıncaların yuvasının yakılmasını emretti ve yakıldı. Bunun üzerine Yüce Allah o peygambere:
– Seni bir karınca ısırmışken, sen teşbih eden bir ümmeti yaktın, diye vahy edip uyardı.
Demek karıncalar da Allah’ı anıp teşbih ediyorlar. Suçlu olan ve zarar veren tek karınca olmasına rağmen, canı yanan Peygamberin tüm karıncaları yakmakla onların teşbihlerine son verdiği için Yüce Allah peygamberini uyarıyor. Peygamber Efendimiz de bunu anlatarak bizlere ders veriyor. “Size zarar vermeyen hayvanları öldürerek, yok ederek, Allah’ı zikretmelerine engel olmayın!”
Hayvanlar, çevre sağlığının en önemli konularından olan tabii dengenin ana elemanlarıdırlar. Peygamber Efendimizin, zararlı olmayan hayvanlara dokunulmama- sını istemesi ve öğütlemesi aynı zamanda çevrenin tabii dengesini korumaya da yönelik bir emir ve işarettir. O (sav), ta o zamandan, günümüzde önemli bir problem halini alan ekolojik dengeye de böylece parmak basmışlardır.
Hayvanlar, dünyamızı şenlendiren, güzelleştiren, hayatımızın vazgeçilmez parçalarıdır. Hayatımızın dengesi, bu şirin varlıklarla olan sağlıklı irtibatımıza bağlıdır.
Peygamber Efendimizin tavsiyeleri doğrultusunda onları korumak ve sevmekle belki de hem yaptıkları zikir ve teşbihlerine ortak oluruz, hem de dünyamızın, çevremizin ekolojik dengesini korumuş oluruz.
Meşhur sahabilerden Adiyy b. Hatem, ekmek ufalayarak karıncalara atar ve:
– Bunlar misafirlerimiz, komşularımızdırlar; üzerimizde haklan vardır, derdi.
İnsan hiç misafir ve komşusunu incitir mi?
Ne dersiniz?
Bir de şunu hatırlayalım: Bırakın Peygamber Efendimiz zamanında, 1964 yılma kadar dünyada hayvan hakları diye bir şey var mı, yok mu bilinmiyordu ve kimsenin de umurunda değildi. Diyeceksiniz insan hakları var mıydı ki? Siz de haklısınız. Ve bilir misiniz ki, UNESCO’nun Hayvan Hakları Bildirgesi’ni, ancak 1978’de yayınladığını.
Peygamber Efendimiz ise, her biri bin bildirgeye bedel hayvan hakları ile ilgili sözlerini, tâ 630’lı yıllarda söylemişti.
Şimdi bir kez daha anladık mı dünyanın, her konuda olduğu gibi bu konuda da Peygamber Efendimizin düşünce ufkunu ve hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya getirdiği anlayışı ne kadar geriden takip ettiğini?
