Kalb Hastalığını Ve Nefsin Ayıplarını Bilmek Çaresi
Vücudun, elin, ayağın ve gözün sıhhatli olması, ne için yaratıldıysalar o işde kullanılmaları ile tamam olur. Ayağın iyi yürümesi, gözün iyi görmesi gibi. Bunun gibi kalbin sıhhati fıtratındaki aslının, hususiyet ve yaradılışına uygunluk üzere bulunmasıdır. Aslında kendi tabiatında olanı sever. Bu da iki şeyde meydana gelir: Biri, irâdede, diğeri de kudrettedir.
İRÂDEDE OLAN: Hiçbir şeyi, Allahü Teâlâdan çok sevmemektir. Çünkü yemek, bedenin gıdası olduğu gibi, Allahü Teâlâ’yı tanımak da kalbin gıdasıdır. Yemek istemeyen yahut az isteyen bir beden hastadır. Bir kalbden Allah sevgisi gider veya azalırsa o kalb de hastadır. Bunun için Hak Teâlâ, «Ey Muhammet! (aleyhisselâm) hicreti terkedenlere de ki, eğer babalarınızı, çocuklarınızı, mallarınızı, ticaretlerinizi, kabilenizi, akrabanızı ve elinizde olan her şeyi Allah’tan, Resulünden ve onun yolunda gazâ etmekten daha çok severseniz, şimdi veya gelecekte Allahü Teâlâ’dan gelecek azap emrine hazır ve muntazır olun» (*), buyuruyor.
KUDRETTE OLAN: Allahü Teâlâ’nm emri kolay gelmektir. Bu emri yapmak için kendini zorlamaya lüzum kalmamaktır. Hattâ bundan lezzet almaktır. Peygamber Efendimizin (sallâllahü aleyhi ve sellem), «Gözümün nuru namazdır», buyurması buna işarettir.
Bu iki mânâyı kendinde bulmayan kimsede kalb hastalığı olduğu bellidir. Tedavisiyle uğraşmalıdır. Bazan bu sıfatta olduğunu sanır, fakat öyle olmaz. Çünkü insan kendi ayıbını, kusurunu göremez. Kendi ayıbını dört yolla görebilir:
1 — Tasavvufta olgun, kemâl ve ikmâl derecelerini aşmış bir şeyhin huzurunda oturmakla olur. Kalbine bakar ve bütün kusurlarını kendisine söyler. Bu, zamanımızda çok az ve çok kıymetlidir. Kalb Hastalığını Ve Nefsin Ayıplarını Bilmek Çaresi
2 — Müşfik bir dostu kendine murakıb eder. Bir kusur işleyince örtmez, kıskanarak da fazla söylemez. Kendi işlerini onun sözü ile düzeltir. Bu da çok kıymetlidir. Dâvudi Tâî’ye, «Niçin insanlarla oturup kalkmazsın», dediklerinde, «Ayıp ve kusurlarımı benden saklayan insanlarla oturup sohbet etmekte ne faydam vardır?» buyurdu.
3 — Düşmanlarının sözünü dinlemelidir. Çünkü düşman gözü hep ayıp ve kusur görür. Düşmanlığı sebebi ile mübalâğa etse de, sözünde doğru tarafları çoktur.
4 — İnsanlara bakmalı kimde bir ayıp ve kusur görürse, kendisi ondan kaçınmalı, kendisinin de böyle olduğunu düşünmelidir.
İsa aleyhisselâma, «Sana «debi kim öğretti?» diye sorduklarında, «Hiç kimse öğretmedi, kimin bir kötülük yaptığını gördüysem, o kötülüğü yapmadım», buyurdu. Kalb Hastalığını Ve Nefsin Ayıplarını Bilmek Çaresi
Biliniz ki, bir kimsenin aklı ne kadar az ise, kendine o kadar hüsni zan eder. Akıllı olan da kendine sûi zan eder. Hazreti Ömer (radıyallahü anh) Huzeyfe’den (radıyallahü anh), «Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) münâfıklarin alâmetlerini sana söyledi. Bende nifak alâmetlerinden ne gördün?», diye sordu. O hâlde herkes kendi ayıp ve kusurlarını öğrenmek istemelidir. Zira hastalık bilinmeyince ilâç kullanılmaz. Bütün ilâçlar şehvete uymamaktadır. Nitekim Allahü Teâlâ, «Allah’ın makamından korkup, nefsini hevâ ve arzularından menederse, elbette onun ebedî kalacağı yer Cennettir» (’), buyuruyor. Resûlullah. gazadan dönünce ashâbına, «Küçük cihaddan, büyük cihada döndük», buyurdu. «Büyük cihad nedir?», dediklerinde, «Nefisle cihaddır» (2), buyurdu. Yine buyurdu. «Nefsinden gelecek belâdan korun. Allahü Teâlû’nm indinde günah olan şeylerden onun arzusunu verme. Zira yarın sana düşman olur ve lânet eder. Böylece bütün uzuvların birbirlerine lânet eder» (*). Haşanı Basri (rahmetullahi aleyh) buyurur: «Dizginleri, nefisten sıkı tutulacak hiçbir binek hayvanı yoktur». Seriyyü’s Sa kati buyurur ki: «Kırk senedir nefsim benden yemek için balla ceviz istiyor, hâlâ bunu yemedim». İbrâhimi Havas buyuruyor ki: «Lübnan dağmda idim. Çok nar gördüm. Yemek istedim. Birini kopardım ekşi idi. Bir daha almadım ve öyle gittim. Bir kimseyi, yere yıkılmış, arılar yüzünün etrafında dolaşıyor ve onu sokuyorlardı gördüm. Selâm verdim. “Aleykesselâm yâ lbrâhim”, dedi. “Beni nereden tanıdın?”, dedim. “Allahü Teâlâ’yı tanıyana gizli hiçbir şey kalmaz”, dedi. “Seni Allahü Teâlâ ile meşgul görüyorum, ne için bu arıların senden uzaklaştırılmasını istemiyorsun?” dedim. “Sende de bir hâl var. Ne için Allahü Teâlâ’nın, nar yemek arzusunu senden almasını istemiyorsun? Nar yemek istemenin yarası öbür dünyada olur. Arıların varası ise bu dünyada kalır”».
Nar, mubah olmakla beraber, mânâ ve hakikat sahipleri yasak tutmuşlardır. Zira helâli ve haramı istemek onlar için aynıdır. Helâl kapısını nefse kapamasalardı ve zarurî miktardan fazlasını ver selerdi, alışır haramı da isterdi. Bu sebeple, mubah kapılarını bile kendilerine kapamışlardır. Haramdan her şekilde kurtulmayı bunda bilmişlerdir. Nitekim Hazreti Ömer (radıyallahü anh) buyurur ki: «Harama düşmek korkusuyla, helâlden yedi defa el çektim». Bir başka sebebi de Iyâni mubahlardan da sakınmanın bir başka sebebi del insanın nefsi mubahlara alışır, âdet hâline getirirse, dünyayı sevmeye başlar. Kalbi ona bağlanır. Dünya ona Cennet olup ölüm zor gelir. Böylece, nimetin çokluğu sebebiyle, haddi aşma ve Allah’ı unutma kalbinde doğar, zikir ve münâcât etse de, lezzet ve tad alamaz. Mubah olan arzu ve isteklerini de ona vermezsen, kırılır, üzülür ve dünyadan soğur. Ahiret nimetlerine kavuşma şevki meydana gelir. O üzüntülü ve kırık hâlinde bir teşbih söylemek kalbine öyle tesir eder ki, sevinçli ve nimetler içerisinde iken söylenen yüz teşbih, böyle tesirli olmaz.
Nefis, şahine benzer. Bunu yetiştirmek ve alıştırmak için karanlık bir yere hapsederler. Gözlerini kaparlar ve alıştığı her şeyden uzak tutarlar. Sonra yavaş yavaş et verirler. Böylece sahibine alışır ve ona itaat eder. Bunun gibi nefis de, alışkın olduğu âdetlerinden kesilmedikçe, gözü, kulağı ve dili bağlanmadıkça, uzlete, açlığa, susmaya, uykusuzluğa ve riyazete alışmadıkça Allahü Teâlâ ile yakınlık kuramaz. İlk zamanlar küçük çocuğu memeden ayırmak gibi, bu da nefsâ zor gelir. Fakat bir zaman sonra, memeden kesilmiş çocuğun bir daha meme almaması gibi olur.
Herkesin riyazeti, daha çok sevdiği ve istediği şeyi nefsine yaptırmamaktır. Galib olan şeyi yapmamasıdır. Makam ve iktidarı seven nefsine bunun terkini söylemeli, mal ve serveti sevenin de bunun terkini söylemesi lâzımdır. Bunun gibi Allahü Teâlâ’dan başka şeyle teselli bulmak isteyen bu fikri, zorla kendinden uzaklaştırma h ve ebedî lâzım olacak şeye gayret ettirmelidir. Ölüm zamanında seni bırakacak olan şeyleri, bugün ölüm gelmeden, bile bile, seve seve sen bırak ve Allahü Teâlâ’ya itaatle uğraş. Nitekim Allahü Teâlâ, Dâvud aleyhisselâma vahiy ile bildirdi ki: «Yâ Dâvud! Emrine uymak istediğin, BENİM. Benim emrime uy!». Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «Cebrail aleyhisselâm kalbime fısıldadı ki, dünyadan kimi istersen sev, çünkü onu senden ayıracaklardır».

