İnsanlara Hâkim Olanların İdaresi

By | 4 Ağustos 2014

kuran

İnsanlara Hâkim Olanların İdaresiİnsanlara Hâkim Olanların İdaresi
insanlara hâkim olmak büyük bir iştir. Adaletle, doğrulukla olursa yeryüzünde Hak Teâlâ’nın halifesi olur. Adâlet ve şefkatten uzak olunca da şeytanın halifesi olur. Çünkü valinin I devlet reisinin! zulmünden daha büyük fesat sebebi yoktur. İnsanlara hâkim olmak, onları idare etmenin aslı ilim ve ameldir. Hükümdarlık ilmi uzundur. Kısaca bilmesi lâzım gelenler şunlardır: Hükümdar, bu
dünyaya ne için geldiğini bilmeli, ebedi yerini de bilmelidir. Dünya onun için bir konak yeridir; daima kalacağı bir yer değildir. İlk konağı ana rahmi, son konağı mezar olan bir yolcudur. Ömründen geçen her yıl, her ay ve her gün, hakiki istirahat yerine kendisini yaklaştıran birer merhaledir. Herkes bu köprüden geçecektir. Hayat köprüsünü kurmakla zaman geçirip, gidilmesi icabeden yeri unutan akılsızdır. Akıllı o kimsedir ki, geçici olan bu dünyada yol azığından başka bir şeyle uğraşmaz, dünyadan ihtiyacı ve zarureti kadarına kanaat getirir. Bundan fazlası öldürücü zehirdir, öleceği zaman bütün hâzinelerin toprak altında olmasını ister. O hâlde dünya malı ne kadar çok toplanırsa, derdi ve ayrılık elemi o kadar çok olur. Kendi nasibi ise, kendine yetecek olandan fazla değildir. Diğerleri ise öbür dünya için günah ve vebâl olur. Ölüm zamanında can vermesi de o kadar zor olur. Bu, kazandıkları helâlden olduğu zamandır. Eğer haramdan mal ile para toplamışsa, bunun azap ve cezası çok şiddetli olur.
Dünya şehvet ve arzularına sıkıntı çekmeden sabretmek mümkün değildir. Fakat bunda da iman doğru olmalıdır. Bu birkaç günlük geçici ve bulanık lezzet için, âhiret lezzeti elden kaçırılabilir. Halbuki oradaki padişahlık sonsuzdur. Onda bir leke, bir bulanıklık bulunmaz. Birkaç gün sabretmek kolay olur. Bu şuna benzer ki, bir kimsenin çok sevdiği, âşık olduğu sevgilisi olsa ve ona, «Bu gece onun yanına gidersen, bundan sonra onu bir daha göremezsin, fakat bu gece sabredersen onu bin gece sana veririm», desen, onu çok sevdiği hâlde bin gece beraber bulunmak ümidi ile bir geceye sabreder.
Dünyanın müddeti, âhiretin binde biri kadar da değildir. Hattâ dünya, âhiret yanında hiç gibidir. Çünkü âhiretin sonu yoktur. Ebediliği, sonsuzluğu akıl anlayamaz. Faraza yedi kat gökler ve yer buğday ile dolu olsa ve bir kuş her bin senede bir buğday yese, bütün buğdaylar biter, fakat ebed Isonsuzl yine ebeddir. Hiç eksilmez. İş böyle olunca, insan bir asır yaşasa ve yeryüzü doğudan batıya kadar emrinde olsa, ülkesinde hiç kavga, ihtilâl olmasa, sonsuz olan âhiret hayatının yanında ne değeri olur! O hâlde, herkese dünyadan az bir şey verilse, o da saf olmayıp bulanıktır. Elinde çok şey olursa, çok hasisler onu çekemezler, kavga ederler. Ebedi padişahlığı ve saltanatı bu iğreti alçak işle değiştirmek nasıl lâzım olur? İnsanlara Hâkim Olanların İdaresi
Hükümdar, vali ve diğer kimselerin bu mânâyı kalbinde bulundurmalarıyla, dünya şehvet ve arzularına birkaç gün sabretmeleri, emrinde olanlara şefkat etmeleri, Allahü Teâlâ’nın kullarına iyi davranmaları ve hakikî padişahın halifeliğini yerine getirmeleri kolay olur. Bunları bilince hükümdar olabilir. Din büyüklerinin buyurduğu gibi iş yapmakla meşgul olur, dünyayı kazanmakla değil. Zira Allahü Teâlâ’nın indinde âdil bir padişah olmaktan büyük ibadet ve tâat yoktur. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Âdil bir sultanın bir günlük adaleti, altmış senelik devamlı ibadetten üstündür». Kıyamet gününde Arşı İlâhînin gölgesinde bulunacak yedi sınıf kimseden birincisi, âdil sultanlardır. Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) buyurdu: «Âdil sultan için her gün altmış müctehidi sıddîkın ameli göğe çıkarılır». Yine buyurdu: «Allahü Teâlâ’nm en çok sevdiği ve O’na en yakın olan kimse âdil padişahlardır, en büyük düşmanı ve en çok azap edeceği de zalim sultanlardır».
Yine buyurdu: «Muhammed’in (aleyhisselâm) nefsi yedi kudretinde olan Allahü Teâlâ’ya yemin ederim ki, her gün âdil padişah için o kadar çok sevab yazılır ki, bütün emrindekilerin hayırlı işleri ona yazılır, onun bir namazı başkalarının yetmiş bin namazı gibidir». Iş böyle olunca, bir kimseye Allahü Teâlâ’nm padişahlık vermesinden, onu kendine halife ve vekil yapmasından daha büyük kazanç olur mu? Onun bir saati başkalarının ömrüne bedeldir. Bir padişah, bunun hakkını bilmez, şükrünü etmez, zulüm yapar ve şehvetinin, arzularının dediğini yaparsa, vaziyetinin ne kadar güç olacağı meydandadır. Dediğimiz adâlet on kaaideyi gözetmekle elde edilir:
BİRİNCİ KAAİDE: Bir işle karşılaştığı zaman kendini me’mur, başkasını âmir kabul etmelidir. Kendisi için razı olmadığına, hiçbir Müslüman için de razı olmamalıdır. Eğer razı olursa hâkim olmakta hıyanet ve zulüm etmiş olur. Bedir gazasında Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) gölgede bulunuyordu. Cebrâil aleyhisselâm geldi ve «Allahü Teâlâ buyuruyor ki, sen gölgedesin, ashâbın |se güneşte duruyor!» dedi. Bu kadarcık bir şeyle Resûlullah’a (aleyhisselâm) söylediler. Peygamber Efendimiz buyurdu: «Cehennemden kurtulmak ve Cennette kalmak ve Lâilâhe illallah kelimesi ile •ölmek isteyen, kendisi için beğenmediğini hiçbir Müslüman için beğenmemelidir». Yine buyurdu: «Sabahleyin kalkınca, Allahü Teâlâ’dan başka arzusu olan, Allah adamı değildir; Müslümanların işlerinden ve onlara yardım etmekten uzak olan onlardan değildir».
İKİNCİ KAAİDE: İşi olanların huzuruna gelmeyi gözetmelerini jıor tutmamalı ve bunun tehlikesinden sakınmalıdır. Kendisinin göreceği bir Müslümanın işi olduğu müddetçe, nâfile ibadetlerle uğraşmamalıdır. Zira Müslümanların işlerini görmek, bütün nâfile ibadetlerden üstündür. Bir gün Ömer ibn Abdülâziz (rahmetullahi Aleyh) ikindiye kadar insanların işlerini gördü. Yoruldu ve dermansız kaldı. Evine gidip bir saat dinlenmek istedi. Oğlu, «Şu saatte ölmeyeceğinden emin misin? Bir kimsenin seninle bir işi olur ve sen bundan nasıl eksiklik yapabilirsin», deyince, «Doğru söylüyorsun», buyurup kalktı ve dışarı çıktı.
ÜÇÜNCÜ KAAİDE: Şehvetleriyle, istekleriyle uğraşmayı kendine âdet etmemelidir. İnsanlara Hâkim Olanların İdaresi Güzel, süslü elbiseler giymek, tatlı leziz yemekler yemek gibi. Belki her şeyde kanaati gözetmelidir. Zira ka naatsiz adâlet olamaz.
Ömer ibn Hattab (radıyallahü anh), Selmânı Fârsi’ye (radı yallahü anh); «Benim hâllerimden beğenmediğin bir şey duydun mu?» diye sorunca, «Duydum ki, sofranda iki kap yemek oluyor ve iki gömlek bulunduruyormuşsun, birini gündüz, birini gece giyi yormuşsun», dedi. Hazreti Ömer (radıyallahü anh) «Daha başka bir şey duydun mu?» deyince «Hayır», diye cevap verdi.
DÖRDÜNCÜ KAAİDE: Elinden geldiği müddetçe bütün işlerinin esası, sertlik değil, rıfk ve yumuşaklık olmalıdır. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «Emrindekilere nfk ile muamele eden padişaha, kıyamette rıfk ile muamele ederler». Duâ etti ve «Yâ Rabbi! Halkına nfk ile muamele eden padişahlara Sen de rıfk ile muamele eyle, sertlik gösterenlere de sertlik göster», buyur •du. Yine buyurdu: «Hakkını gözeten için padişahlık çok iyi bir şey •dir; kusur edenler için ise kötü bir şeydir».
Hişâm ibn Abdülmelik halife idi. Büyük âlimlerden olan Ebû Hâzım’dan, «Bu işte kurtuluş tedbiri nedir?» diye sordu. «Aldığın .her gümüşü ve parayı helâlden alasın ve yerine sarf edesin», dedi. Ve yine dedi ki: «Cehenneme dayanamayan, Cenneti daha çok sever»
BEŞİNCİ KAAİDE: Bütün halkını memnun ve razı etmeye uğraşmalıdır. Ve bunu şeriata uygun yapmalıdır. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem), «Padişahların en iyisi sizi seven ve sizin kendisini sevdiğinizdir. En fenası da, size düşman olup lânet eden ve sizin de ona düşman olup lânet ettiğinlzdir», buyurdu. Padişah, yanına gelen herkesin kendisini övmesiyle gururlanmamalıdır. Kendisinden razı olduklarını sanır. Halbuki bu korkudan olur. Hattâ aslında, itimada şayan kimseler gönderip, halk nazarındaki itibarını öğrenmelidir. Zira kendi tutumunu ve vaziyetini ancak halkın dilinden öğrenebilir.
ALTINCI KAAİDE: Hiç kimsenin şeriata uymayan nzasmı aramamalıdır. Çünkü şeriatın kabul etmediği bir şey ile bir kimsenin kendisinden razı olmamasından kendisine zarar yoktur. Ömer b. Hattâb (radıyallahü anh) buyurur: «Her sabah kalktığım zaman insanların yarısı benden razı olmazlar». Elbette kendisinden hak alınanlar hoşnut olmazlar. O hâlde herkes hoşnut ve memnun edilemez. Cahil o kimseye denir ki, Hak Teâlâ’mn rızasını, insanların rızası için bırakır. Hazreti Muâviye, Hazreti Âişe’ye (radıyallahü anhümâ) mektup yazıp, nasihat istedi. Hazreti Âişe (radıyallahü anhâ) şöyle yazdı: Resûlullah’dan (aleyhissalâtü vesselâm) duy
dum ki: «İnsanların rızasını değil, Allahü Teâlâ’nın rızasını arayandan Allah razı olur. İnsanlan da ondan razı eder. İnsanlann nza sını arayandan, Allahü Teâlâ razı olmaz ve insanlan da ondan razı etmez».
YEDİNCİ KAAİDE: Başkanlığın çok zor olduğunu biimelidir Allah’ın kullarının işlerini iyi yapmak büyük bir iştir. Bunu yerine getirmeye uğraşan ve muvaffak olan en büyük saadete kavuşmuştur. Bunun hakkını vermezse, kimsenin düşmediği felâkete duçar olmuştur.
İbn Abbas (radıyallahü anhümâ) der ki: Bir gün Resûlullah’ı (aleyhisselâm) gördüm. Geldi ve Kâbe’nin kapısının halkasını tuttu. Orada Kureyş’ten bazı kimseler vardı. Buyurdu ki: «Üç şeye dikkat ettikleri müddetçe imam ve sultanlar Kureyş’ten olurlar. Kendilerinden merhamet istenince, merhamet ederler. Hüküm İstenince adaletli hükmederler, söylediklerini yaparlar. Böyle yapmayanlara Allah’ın, meleklerin ve bütün insanlann lânetl olsun. Allahü Teâlâ onun ne farzını, ne de sünnetini kabul eder». O hâlde dikkat buyurunuz ve ne büyük iş olduğunu, onun yüzünden hiçbir ibadetin kabul olmadığını görünüz! Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «İki kimse arasında hükmedip zulmederse, Allah’ın lâ neti zalime olsun». Yine buyurdu: «Üç kimse vardır ki, yarm kıya
met günü Allahü Teâlâ onlara bakmaz: Yalan söyleyen sultan, zina eden yaşlı ve kibirli fakir». Ashabına buyurdu ki: «Kısa zamanda doğu ve batı tarafları fethedilir. Sizin mülkünüz olur. Oralardaki âmillerden Idevlet me’murlarıl haramdan sakınan, fetvâ ile iş gören ve emaneti yerine getirenler hariç, hepsi Cehennemlik olurlar». Yine buyurdu: «Allahü Teâlâ’nın, kullarını emrine verdiği ve o kimsenin bunlara hıyanet edip, şefkat, nasihat ve adaleti gözetmediği hiçbir kul yoktur ki, Allahü Teâlâ ona Cenneti haram eylemesin». Yine buyurdu: «Müslümanlar üzerine hâkim eyledikleri bir kimse, onlan kendi çoluk çocuğu gibi gözetmezse, korumazsa, Cehennemde yerini hazırlasın». Yine buyurdu: «Kıyamet günü ümmetimden iki sınıf şefaate kavuşamaz: Biri zalim sultan, diğeri dinde taşkınlık yapıp hududu aşan bid’at sahibi». Yine buyurdu: «Kıyamet gününde en şiddetli azap, zalim sultanlaradır». Yine buyurdu: «Beş kimseye Allahü Teâlâ gazâb eder, isterse bu dünyada gazâbı onlara ulaşır. Böyle olmazsa, devamlı kalacakları yer Cehennem olur. Birincisi, bir kavmin reisi kendi hakkını emrinde olanlardan alır ve onlara âdil davranmayıp onlardan zulmü kaldırmaz. İkincisi, bir kavmin reisine emrindekiler itaat eder, o ise kuvvetli ile zayıf arasını gözetmez ve bir tarafı koruyarak konuşur. Üçüncüsü, bir erkek ki, hanımını ve çocuklarını Allahü Teâlâ’ya ibâdet ettirmeye uğraşmaz, din için lüzumlu olan bilgileri onlara öğretmez ve helâl  haram düşünmeyip bulduğunu onlara yedirir. Dördüncüsü, bir kimse ki, işçi çalıştırır, işini bitirir de, ücretini tam vermez. Beşincisi, bir kimse ki, mehr hususunda karısına zulmeder».
Ömer b. Hattâb (radıyallahü anh) bir cenazenin namazını kıldırmak istedi. Bir başkası ileri geçti ve namazı kıldırdı. Mevtayı mezara koyunca elini kabrinin üzerine koydu ve «Yâ Rabbi! Eğer ona azap edersen, Sana âsi olduğu içindir. Şayet rahmet edersen, Senin rahmetine muhtaçtır. Ey mevta, ne mutlu sana ki, ne halife idin, ne tanınmış bir kimse idin, ne kâtip idin, ne yardımcı idin, ne de maliye memuru idin», dedi, ortadan kayboldu. Hazreti Ömer (radıyallahü anh) onu aramalarını buyurdu. Bulamadılar. Hızır aleyhisselâm idi dediler.
Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «Vay sultanların hâline, vay âlimlerin hâline, vay emanetçilerin hâline! Bunlar kıyamette; keşke saçımızdan göğe asılsaydık da bu vazifeleri kabul etmeseydik, derler». Yine buyurdu: «On kimsenin başında
bulunup kıyamet gününde eli bağlı olmayan kimse yoktur, tyl amelle öldüyse kurtulur, yoksa bir ikinci bukağı vururlar».
Hazreti Ömer (radıyallahü anh) buyurdu: «Göklerin hâkiminden yerlerin hâkimine korkular olsun. Zira onu görüyor. Ancak adâletle hükmeden, hakkı gözeten, şahsi arzusuyla hükmetmeyen.
kendi yakınlarını kayırmayan, korku ve ümit ile hükmetmeyenler, Kur’ânı Kerim’le bakan, onunla amel edenler kurtulmuştur». Re sûlullah (sallâllahü aleyhi ve 6ellem) buyurdu: «Kıyamet günü
sultanları toplarlar ve: “Siz benim koyunlanmın çobanı idiniz. Yeryüzünün vilâyet ve memleket (valilik ve sultanlık) hâzinesinin sahibi idiniz. Niçin benim emrettiğimden daha çok had vurdunuz ve ceza verdiniz?”. Derler ki: “Yâ Rabbi! Senin emrini tutmadıkları için kızmıştık”. “Pekiyi, sizin kızmanız, benimkinden fazla mıdır?”, buyurur. Bir başkasını getirirler. Ona, “Niye had cezasım az vurdun?”, buyurur. “Ona acıdım ya Rabbi”, der. “Senin acıman, benim acımamdan çok mudur?”, buyurur. Her ikisini de yâni fazla vuranı da, az vuram da tutarlar ve Cehennemin bir köşesini onlarla doldururlar».
Huzeyfe (radıyallahü anh) buyurur: «Hiçbir sultanı övmem,
iyi veya fena oldukları için değil». «Yâ ne içindir?», dediklerinde, «Zira Resûlullahtan (aleyhisselâm) duydum ki: «Yarın kıyamet günü padişahları, valileri toplarlar, zalimi de âdili de bir araya getirirler. Hepsini Sırat köprüsü üzerine koyarlar. Sırata, onları sallaması emrolunur. Hükümde zulüm edenler, hükümet işlerinde rüşvet alanlar daha ilk sallamada düşerler, giderler ve yetmiş sene Cehennemin dibine doğru inerler. Sonra kendi yerlerine ulaşırlar».
Hadısi şerifte bildirildi ki: «Dâvud aleyhisselâm, yabancı gibi gidiyordu. Kim olduğunu kimse tanıyamadı. Kimi görse, “Dâvud’un ahlâkı, yaşayışı ve geçimi nasıldır?”, diye sorardı. Bir gün Cebrâil aleyhisselâm, bir insan şeklinde yanma geldi. Dâvud aleyhisselâm ona da sordu. Cevap verdi ki, iyi insandır. Fakat kendi çalışmasıyla yese de beytü’lmaldan alıp yemeseydi daha iyi olurdu. Mihrabına çekildi, ağladı ve “Yâ Rabbi! Bana bir meslek, bir san’at öğret de, kendi kazancımdan yiyeyim”, dedi. Allahü Teâlâ da ona zırh yapmasını öğretti».
Hazreti Ömer (radıyallahü anh) kendi bekçisinin yerine gece dolaşırdı. Maksadı nerede bir eksiklik görse, onu tamamlamak idi. Buyurdu ki: «Fırat nehrinin kenarında bir uyuz koyunu öldürürlerse, hesap günü olan kıyamet gününde onu benden soracaklarından korkarım». Halbuki onun öyle bir adâleti ve ihtiyatı vardı ki, hiç kimse o dereceye ulaşamaz.
Abdullah ibn Amr ibn As (radıyallahü anhümâ) buyuruyor: «Allahü Teâlâ’ya, Hazreti Ömer’i (radıyallahü anh) rüyada bana göstermesi için duâ ettim. On iki sene sonra onu rüyada gördüm. Yıkanmış, elbisesi sarkmış bir kimse gibi geldi. “Yâ Emire’lMü’mi nin, Allahü Teâlâ’yı nasıl buldun?”, dedim. Buyurdu ki: “Ey Abdullah, yanınızdan ayrılalı ne kadar oldu?”. “On iki sene oldu”, dedim.
Buyurdu ki: “Bugüne kadar hesapta idim. Hesapta kaybedeceğimden korkuyordum ama O’nun rahmetine güveniyorum”».
BizanslIlar bir elçi gönderip, Hazreti Ömer’in (radıyallahü anh) nasıl bir insan olduğunu ve ahlâkım öğrenmek istediler. Elçi Medine’ye gelince «Kralınız nerededir?», dedi. «Bizde kral yok, Emir [Halife 1 vardır», dediler. Elçi şehrin kapısından dışarı çıkınca Hazreti Ömer’i (radıyallahü anh) gördü. Güneşte yatmış, kamçıyı başının altına koymuş ve alnından ter akıyordu. O kadar ki, yer ıslanmıştı. Bu hâl, elçinin kalbine büyük bir tesir bıraktı. Kendi kendine, «Bütün cihanın melikleri, kralları heybetinden titrediği zatın bu hâli, beni şaşırtıyor. Âdil olursan böyle emin uyursun. Bizim krallarımız zulüm ediyorlar. Onun için de daima korkuyorlar. Sizin dininizin hak din olduğuna şahidim. Eğer elçi olarak gelmesey dim, derhal Müslüman olurdum. Şimdi de gidip geleceğim ve Müslüman olacağım», diye düşündü.
Padişahlığın zor tarafları bunlardır. Bunu anlatmak ise uzun sürer. Padişah, daima din âlimlerine yakın olmakla selâmet bulur. Din yolunu onlardan öğrenir ve bu işin güç yerlerini ona kolay ederler.
SEKİZİNCİ KAAİDE! Daima dinini seven ve kayıran âlimleri görmeye susamalı, nasihatlannı dinlemeyi candan istemeli ve dünyayı seven ve isteyen âlimlerden kaçmalıdır. Zira kendilerini ona sevdirmek isterler. Onu överler. Onun nzasını ararlar. Elinde olan murdar ve haramdan bir şeyler alabilmek için bu hileye baş vururlar. Dinini seven ve kayıran âlim, padişaha ve malına tama’ etmeyen ve adaletle, insafla konuşandır. Şakiki Belhı, Harun Reşid’ in yanına gidince «Zâhid olan Şakik sen misin?», dedi. «Şakik benim, ama zâhid değilim» buyurdu. «Bana nasihat et», dedi. Buyurdu ki: «Allahü Teâlâ seni Hazreti Sıddik’m (radıyallahü anh) yerine oturttu. Onun gibi, senden de sıdk (doğruluk! istiyor. Hazreti Fâruk’un yerine oturttu. Onun gibi, senden de, hak ile bâtılı Idoğ ru ve yanlışı 1 ayırmanı istiyor. Hazreti Zinnureyn’in (Osman’ın! (radıyallahü anh) yerine oturttu. Onun gibi, senden de, hayâ ve kerem istiyor. Hazreti Ali’nin (radıyallahü anh) yerine oturttu. Onun gibi senden de ilim, cömertlik ve adâlet istiyor». Harun Reşid, «Biraz daha nasihat et», dedi. Buyurdu ki: «Allahü Teâlâ’nın bir binası vardır. Ona Cehennem denir. Seni o binanın kapıcısı yaptı ve sana üç şey verdi. Beytü’lMala ait mal, kılıç ve kamçı. Bunları sana verdi ve bu üç şey ile insanlan Cehenneme yaklaştırma, buyurdu. Bir iş için yanma gelirlerse, senden bir şey isterlerse, verme mezlik etme. Allahü Teâlâ’mn emrine uymayanlan bu kamçı ile cezalandır. Haksız yere, bir kimseyi öldüreni ölenin velisinin izni ile bu kılıçla öldür. Bunlan yapmazsan Cehenneme gidenlerin öncüsü sen olursun, diğerleri senin arkadan gelir». Harun Reşid, «Biraz daha nasihat buyurun», dedi. Buyurdu ki: «Kaynak sensin, memurların, etrafındaki nehirler gibidir. Menba’ berrak olursa, nehirlerdeki bulanıklığın zararı olmaz. Ama menba’ bulanık olursa, nehirlerin berraklığı düşünülemez».
Harun Reşid, vezirlerinden olan Abbas ile Fudayl ibn îyad’m yanma gitti. Kapıyı vurunca Kur’ânı Kerim okuduğunu duydu. Şu âyet i kerimeyi okuyordu: «Dünyada kötü iş işleyenler bu işlerini, iman eden ve iyi iş işleyenlerle bir tutacağımızı zannettiler. Bu düşünce ve hükümleri çirkindir» t1). Sonra «Kapıyı çal», dedi. Abbas kapıyı çaldı ve «Emirü’lMü’minîn geldi, kapıyı aç», dedi. «Emirü’l Mü’mininin benim yanımda ne işi vardır?» buyurdu. «Emirü’lMü’ minıne itaat et», dedi. Kapıyı açtı. Gece idi. Mumu söndürmüştü. Harun Reşid musafaha için karanlıkta elini uzattı. Fudayl ibn lyâd elini tutunca, «Ah, bu yumuşak el, eğer Cehennemden kurtulursa», buyurdu. Sonra buyurdu ki: «Ey Emirü’lMü’minin, kıyamet günü için Allahü Teâlâ’ya vereceğin cevapları hazırla. Çünkü her Müslüman ile seni teker teker sorguya çekecek ve senden adâlet isteyecektir». Harun ağlamaya başladı. Abbas, «Daha söyleme, Emîrü’l Mü’minîni öldüreceksin», dedi. Buyurdu: «Ey Hâmân (2), sen ve senin kavmin onu helâk eylediniz ve bana, onu öldürecek misin? diyorsun». Harun, vezirine dedi ki: «Sana Hâmân demesinin sebebi, beni Fir’avnla bir tutmasını gösteriyor». Bunun üzerine, önüne bin altın koyup, «Bu helâldir, annemin mehir parasındandır», dedi. «Ben sana elinde olanları sahibine ver diyorum, sen ise bana veriyorsun!» buyurdu. Yanından kalktı ve gitti.
Ömer ibn Abdülaziz, Muhammed ibn Kâ’bi’lKurezi’ye «Adâlet nasıl olur? Bana ahlat» dedi. Buyurdu ki: «Müslümanlardan senden küçük olanlara baba, büyük olanlara oğul, senin gibi olanlara kar: deş ol. Herkesin cezasını, günah ve kuvvetine uygun yap. Sakın kızarak bir kamçı vurma, yerin Cehennem olur!».
Zâhidlerden biri zamanın halifesinin yanına geldi. Halife, «Bana nasihat et», dedi. Buyurdu ki: «Ben Çin’e bir yolculuğa çıkmıştım. O memleketin kralı sağır idi. Çok ağlıyor ve diyordu ki: «Kulağımın duymadığına değil, kapıma gelen ve feryad eden mazlumların sesini duyamadığıma ağlıyorum. Fakat gözüm görüyor. Gidiniz, ilân ediniz, zulme uğrayan kırmızı elbise giysin», dedi. Böylece heı* gün bir fil’e binip etrafı dolaşır, kırmızı elbiseli olanları çağırırdı. Ey Emîre’TMü’minin! Bu dediğim kâfir ülkesinde bulunan bir kâfir kralının Allah’ın kullarına olan şefkat ve merhametidir. Sen ise mü’mihsin ve Resûlullah’ın (sallâllahü aleyhi ve sellem) ehli beytindensin. Senin şefkat ve merhametinin ne kadar olması icap ettiğini artık sen düşün!».
Ebû Kulâbe, Ömer ibn Abdülaziz’in yanma gitti. Halife, «Bana nasihat et», dedi. Dedi ki: «Adem aleyhisselâmdan bugüne kadar
senden başka halife kalmadı». «Biraz daha nasihat et», dedi. Buyurdu ki: «Senden sonraki ilk halife, senin sermayen olacaktır». «Biraz daha söyle», dedi. Buyurdu ki: «Eğer Allahü Teâlâ seninle ise, neden korkuyorsun? Yok, eğer seninle değil ise, kime sığınabilirsin?». «Bu sözün bana yetişir», dedi.
Süleyman ibn Abdülmelik halife idi. Bir gün «Bu dünyanın ni’ metlerinden bu kadar istifade ettim, kıyamette hâlim ne olur?» diye düşündü. Zamanın âlim ve zâhidi olan Ebû Hâzım’a bir kimseyi gönderip, «Orucunu ne ile açıyorsun, bana ondan gönderin», dedi. O da kızarmış buğday kepeği gönderdi ve «Ben gece bundan yerim», dedi. Süleyman bunu görünce ağladı ve kalbine bir büyük hâl zâhir oldu. Üç gün hiçbir şey yemeden oruç tuttu. Üçüncü günün akşamı, gönderilen o şey ile iftar etti. Derler ki, o gece hanımı ile yattı ve oğlu Abdülaziz dünyaya geldi, ondan da adâlet ile cihanda bir tane olan ve Ömer b. Hattâb’a (radıyallahü anh) benzeyen Ömer ibn Abdülaziz dünyaya geldi. Bunun ise, Ebû Hâzım’ın gönderdiği o yiyeceğin bereketinden istifade etmek niyeti ile olduğunu bildirmiştir.
Ömer ibn Abdülaziz’e «Tevbe etmenizin sebebi nedir?» diye sorduklarında, «Bir gün bir köleyi dövmüştüm. Bana, “Sabahı kıyamet olacak son geceyi hatırla”, dedi. Kalbime çok tesir etti», dedi.
Büyüklerden biri Harun Reşid’i Arafat’ta, yalınayak, başı açık, kızgın kum ve taşlar üzerinde durup, «Yâ Rabbi! Sen sensin, ben benim. Benim işim daima günah işlemek, senin işin ise daima mağfiret etmektir. Bana merhamet eyle», derken gördü. Din büyüklerimiz buyuruyor ki: «Yeryüzünün kudretli padişahının, yedi kat göklerin ve bütün âlemlerin en kudretli padişahı önünde nasıl yalvardığına dikkat ediniz!».
Ömer ibn Abdülaziz, Ebû Hâzım’a, «Bana nasihat ver», dedi. Buyurdu ki: «Toprak üstünde uyu ve ölümü unutma, ölümü sana hatırlatacak her şeye dikkat et, ölümü hatırlatmayandan ise uzak ol! Çünkü ölüm çok yakın olabilir».
O hâlde padişahların bu hikâyeleri gözönünde tutmalan, diğerlerine verilen bu nasihatlan kabul etmeleri, gördükleri her âlimden nasihat istemeleri lâzımdır. Padişahları gören de nasihatten kaçınmamalı ve doğruyu söylemekten çekinmemeli, onlara gurur vermemelidir. Yoksa zulmünde ortak olmuş olur.
DOKUZUNCU KAAİDEı Yalnız kendisinin zulmetmemesine kanaat etmeyip, me’murlanm, vekillerini ve hizmetçilerini de düzeltip zulümlerine rıza göstermemelidir. Zira onların zulmü de kendinden sorulacaktır. Kendi zulmü ise onlardan sorulmayacaktır.
Ömer b. Hattâb, Ebû Musa elEş’ari’ye (radıyallahü anhümâ) mektub yazdı. Kendi memuru idi: «Emma ba’dü; âmirlerin en iyisi, emri altında bulunanlarla iyi olanıdır. En kötüsü de, emri altında olanlarla fena olanıdır. Sen doğru olmazsan memurların da öyle olurlar. O zaman sen, yeşil çayır görüp, çok fazla otlayan ve çok yiyerek doyup, yemek sebebiyle ölen hayvan gibi olursun. Tevrat’ta yazılıdır ki: Sultanın, memurunun zulmüne ses çıkarmaması, bu zulmü işlemesi gibidir, cezasını çeker. Sultanın bilmesi lâzımdır ki, kendi din ve âhiretini, diğerlerinin dünyasına satmasından daha büyük aldanma ve akılsızlık yoktur. Zekât memurları ve hizmetçileri, Kendilerinin dünyası için hizmet ediyorlar, zulümlerini valinin gözünde güzel gösterirler. Kendileri dünya maksatlarına kavuşurken, onu Cehenneme gönderirler. Ele geçecek birkaç gümüş için senin helûk olmana sebep olan kimseden daha büyük düşman olur mu?».
Memurlarına ve devlet işinde çalışanlara adaletle iş yaptırmayan, emri altında olanlara hakkında adâleti gözetmemiş olur. Bunu da, daha önce kendi beden ülkesinde adâleti gözetmeyen yapamaz. Burada adalet, şehvet ve gazab zulmünü akıldan çıkarıp, bunlan akla ve din hükümlerine esir etmektir, aklı ve dini onlara esir etmek değil. İnsanlann çoğu, aklı, şehvet ve gazabm hizmetinde bulundurur, yahut da şehvet ve gazab emellerine kavuşmak için, başka mânâlar çıkarırlar. Akıl, melekler cevherinden ve Al lahü Teâlâ’nın askerindendir. Şehvet ve gazab ise şeytanın askeridir. Allahü Teâlâ’nın askerini, şeytanın askerine esir eden, başkasına nasıl adâlet edebilir? O hâlde ilk adâlet güneşi, kalbde doğar ve sonra onun ziyası; evinde olanlara ve yakınlarına sirayet eder. Daha sonra da onun şuaları emri altında olanlara ulaşır. Güneş olmadan şua beklemek ise muhaldir.
Adâlet, aklın çok olmasından doğar. Aklın çokluğu ve kemâli, işleri olduğu gibi görmek, özünü anlamak, dışı ile kalmamaktır. Meselâ dünya için adâlet ederse, dünyadan maksadının ne olduğuna dikkat etmelidir. Maksadı iyi yemek ise, onu insan şeklinde hayvan bilmelidir. Çünkü yemeği çok istemek hayvanların işidir. İpekli elbiseler giymek için yapıyorsa, onu erkek şeklinde kadın bilmelidir. Çünkü süslenmek kadınların işidir. Düşmanlarını kahretmek için yapıyorsa, insan şeklinde yırtıcı hayvandır.
Çünkü saldırmak, insanlan birbirine katmak canavarlann işidir. Eğer aklı varsa, bütün bu hizmetçilerin şehvet ve mideleri için hizmet ettiklerini, bir gün kendilerine yevmiye vermezse, yanında bulunmayacaklarım bilmelidir. O hâlde ona yaptıkları hizmetleri, kendi şehvetlerini avlamak, elde etmek için tuzak yapmışlardır. Onun huzurunda yere kadar eğilmeleri, aslında kendilerinedir. Bunun alâmeti de, bu işi başkalarına verince, hepsinin ondan ayrılmaları ve aynı şekilde bir başkasına yaklaşmalarıdır. Nerede para olduğunu bilirlerse orada çalışır ve secdeye kapanırlar. O hâlde, onlar hakikatte hizmet etmiyor, belki o kimse ile alay ediyorlardır. Akıllı olan, işlerin sûretine, görünüşüne değil, hakikat ve özüne bakmalıdır. Bu işlerin hakikati de anlattığımız gibidir. Böyle olduğuna inanmayanın, aklı yoktur. Aklı olmayanın adli ladâletil de yoktur. Adâleti olmayanın yeri ise Cehennemdir. Bunun için bu saâdetlerin başı akıldır. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.
ONUNCU KAAİDE: Padişah mütekebbir olmamalıdır. Kibir
den (kendini büyük görmekten! hışım ve kızgınlık artar ve onu intikam almaya davet eder. Hışım ise aklı giderir. Bunun hastalığı, tehlikesi ve ilâcı kitabımızın «Mühlikât» rüknünde «Gazab» kısmında anlatılacaktır. Fakat bu galib olunca, her işinde afv etmeye yanaşmalı, kerem sahibi ve soğukkanlı olmaya uğraşmalıdır.
Anlatırlar ki, Ebû Câfer halife idi. Hıyanet eden bir kimsenin öldürülmesini emretti. Mübarek ibn Faddale orada idi. Dedi ki: «Ey Emire’lMü’minîn, önce Resûlullah’ın (sallâllahü aleyhi ve sellem) bir hadısi şerifini benden dinleyiniz». «Pekiyi, söyle», dedi. Buyurdu ki: «Hasanı Basri bildiriyor. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: “Bütün insanların bir meydanda toplandıkları kıyamet günü bir ses duyulur ki: Allahü Teâlâ’nm indinde kudreti olan ayağa kalksın. İnsanlara afv ile muamele edenden başkası kalkamaz”». Bunun üzerine Halife, «Dokunmayın, onu affettim», dedi. Kızgınlığın çoğu kendilerine dil uzatmaktan gelir, öylelerinin kanını akıtmak isterler. Böyle zamanlarda lsâ aleyhisselâmm Yahya aleyhisselâma, «Sana bir kimse bir şeyi doğru söylerse şükret, yalan söylerse daha da şükret. Zira amel defterindeki sevap zahmet çekmeden artar. Yâni o kimsenin ibadetlerini sen hiç zahmet çekmeden senin defterine aktarırlar».
Peygamberimizin (sallâllahü aleyhi ve sellem) huzurunda bir kimsenin kuvvetinin çokluğundan bahsettiler. «Ne bakımdan?» buyurdu. Kiminle güreşirse yere atıyor ve herkesi yeniyor, dediler. Buyurdu ki: «Kuvvetli ve mert, bir kimseyi yere atan, yenen değil, gazabını yenendir». Yine buyurdu: «Üç şeye kavuşanın imanı tamam olur: Kızdığı zaman şeriattan ayrılmayan, memnun olduğunun hakkını gözeten, kudretli olduğu hâlde hakkından fazlasını almayan». Hazreti Ömer (radıyallahü anh) buyurdu: «İnsanlara, kızgınlık zamanını görmeyince, itimad etme; tama’ zamanında tec
rübe etmediğin kimsenin emânına emniyet etme!». Ali ibn Hüseyin (radıyallahü anhümâ) bir gün mescide gitti. Bir kimse kendisine sövdü. Hizmetçileri söveni dövmek istediler. Buyurdu: «Ona dokunmayın!». O kimseye de, «Bizim hakkımızda bilmediğin şeyler çoktur. Sizin bizim yardımımızla görülecek bir işiniz var mıdır?», buyurdu. Söven çok utandı. Ali ibn Hüseyin (radıyallahü anhümâ) ona bir elbise verdi ve yanındakilere, o kimseye bin dirhem gümüş vermelerini söyledi. O adam olduğu yerde kaldı ve «Bu kimsenin peygamber evlâdı olmasına şahidlik ederim», dedi. Yine ondan bildirilir ki, iki defa kölesini çağırdı. Kölesi cevap vermedi. «Çağırdığımı duymadın mı?» buyurdu. «Duydum», dedi. «Niçin cevap vermedin?», buyurdu. «Senin güzel ahlâkına güvenerek bana kızmayacağını bildiğim için», dedi. «Allahü Teâlâ’ya şükürler olsun ki, benim kölem benden emindir», buyurdu.
Ebû Zer’in (radıyallahü anh) kölesi, bir koyunun ayağım kırdı. «Niçin kırdın?» deyince, «Seni kızdırmak için, bile bile kırdım», dedi. «Ben de sana bunu öğreteni, yâni şeytanı kızdırayım», buyurdu ve o köleyi azâd eyledi. Bir kimse kendisine sövdü. Buyurdu ki: «Ey civanmerdi Benimle Cehennem arasında tehlikeli bir geçit vardır. O geçidi aşarsam, senin bu sözüne kızmam. Aşamazsam, dediğinden de daha aşağıyım».
Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «Bir kimse
hilm ve afv ile gündüz oruç tutan, gece sabahlara kadar namaz kılanın derecesine ulaşır. Bazıları da bir başkan olmadığı hâlde, yalnız evindeki muamelesinden dolayı, cebbarlar defterine yazılır». Yine buyurdu: «Cehennemde bir kapı vardır. Şeriata uymayan biı iş için kızanlar bu kapıdan girerler». Anlatırlar ki şeytan Mûsa aleyhisselâmın huzuruna gelip, «Sana üç şey öğreteyim de, benim için Allahü Teâlâ’dan afv iste», dedi. Mûsa aleyhisselâm «O üç şey nedir?» diye sordu. «Acelecilikten kaçın, aceleci olanlarla, çocukların topm oynadığı gibi oynarım; kadınlardan kaçın, insanlar için kadınlardan daha çok emniyet ettiğim bir tuzak kurmuş değilim; bahillikten kaçın, bahil olanın din ve dünyasını ziyan ederim», dedi.
Resûlullah (aleyhisselâtü vesselâm) buyurdu: «Hırsım almaya gücü yettiği hâlde, hırsım yenenin kalbini, Allahü Teâlâ emn ü iman ile doldurur, Allahü Teâlâ’ya tevazu için süslü elbiseler giymeyene Allahü Teâlâ keramet hüllesi giydirir». Yine buyurdu: «Kızan ve Allahü Teâlâ’nm kendisine kızmasını unutan kimseye korkular olsun». Bir kimse Resûlullah’a gelip, «Bana bir şey öğret de, onunla Cennete gireyim», dedi. Buyurdu ki: «Kızma, Cennet senin içindir». «Bir daha söyle», dedi. «Kimseden bir şey isteme, Cennet senin İçindir», buyurdu. «Bir daha öğret», dedi. «İkindi namazından sonra yetmiş defa istiğfar et, yetmiş senelik günahın afvolsun», buyurdu «Benim yetmiş senelik günahım yok», dedi. «Annenin günahı afvolur», buyurdu. «Annemin de bu kadar günahı yok», dedi. «Babanın günahı için olur», buyurdu. «Babamın da bu kadar günahı yok», dedi. «Kardeşin için olur», buyurdu.
Abdullah ibn Mes’ûd (radıyallahü anh) buyurur: Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) bir malı taksim ediyordu. Bir kimse, bu taksim Allah için olmadı, yâni adâletle olmadı, dedi. İbn Mes’ûd bu sözü Resûlullah’a (aleyhisselâm) anlattı. Resûlullah (aleyhisselâm) hiddetlendi, mübarek yüzü kızardı ve «Allahü Teâlâ kardeşim Mûsa’ya (aleyhisselâm) rahmet etsin ki, ona bundan çok sıkıntı verdiler ve o sabreyledi», demekten başka bir şey söylemedi.
Padişah ve valiler için, bu hadîsi şerifler ve örnek hikâyeler, nasihat olarak yetişir. Zira iman varsa, bunlar tesirini gösterir. Tesir etmiyorsa, kalbi imandan boşalmış demektir. Kalbinde ve dilinde lâftan başka bir şey kalmamıştır. Kalbde bulunan iman başkadır, imanı zâhir başkadır. Senelerce, binlerce altını haram olarak alması ve başkasına vermesi ve hepsi kendi üzerinde şer’an borç kalması ve kıyamette hepsini kendisinden istemeleri ve bu paradan başkalarının faydalanmasına çalışan bir zekât memurunun imanının hakikati nasıldır bilemiyorum. Bunlar son derece gafil olmaktandır ve Müslümanlık değildir. Vesselâm.
Kimyâyı Saâdet kitabının birinci ve ikinci rükünleri tamam oldu.. Elhamdülillah! rabbi’l  âlemin, ve sallâllahü alâ hayn halkıhf Muhammedin ve âlihi’t  tayyibîne’t  tâhirin ve selleme teslime» dâimen kesiran.