Müslümanların Bedire doğru Medine’den çıkmasından sonra iki müşrik de arkalarından çıkmıştı. Bunlardan birisi Hubeyb bin Yesaf ve öteki Kays bin Muhavves adında iki kişi idi ki şecaatleriyle ün salmışlardı. Bir yerde Müslüman ordusuna yetiştiler. Hubeyb, yüzüne tolgasını çekmişti. Fakat, Hazret-i Muhammed (S.A.V.), onu, tolgasının altından tanıdı Muaz oğlu Saad önünde gidiyordu. Ona:
— «Yâ Muazoğlu! Bu Hubeyb değil midir?» dedi. Muazoğlu Saad:
— «Odur yâ Resûlâllah!» dedi. Sonra Medineli Müşrik gelerek Hazret-i Muhammed (S.A.V.)’in devesinin kemerini tuttu. O da onlara:
— «Siz niye Medine’den çıktınız?« diye sordu. Onlar da:
— «Sen bizim kardeşimizin oğlusun ve komşumuzsun. Biz de kavmimiz ile ganimet için çıktık!» dediler. Hazret-i Muhammed (S.A.V.):
— «Bir kimse, bizim dinimizde değilse bizimle birlikte olamaz!» diye buyurdu. Hubeyb:
— «Benim dilâverliğim ve cesaretim yaygındır. Senin yanında ganimet elde etmek için cenk ederim!» dedi. İslâm Peygamberi de:
— «Sen Müslüman ol, sonra cenk et!» dedi. Ravha’da inince Hubeyb yeniden Hazret-i Muhammed (S.A.V.)’in mübarek huzuruna geldi:
— Yâ Resûlâllah, dedi. Senin Allah’ına ve cümle âlemin yaratıcısına iman getirdim. Senin Hak Peygamber olduğuna şehadet ederim.
Resûlullah (S.A.V.) onun imana gelmesine çok sevindi. Arkadaşı kâfir olarak geri döndü. Fakat Müslümanlar Medine’ye döndüğü zaman o da Müslüman olmuştu. Uhud gazasında da şehit düştü.
Hazret-i Muhammed (S.A.V.) Ravhâ’dan sonra Safra vadisi denilen yere geldi. Haberciler:
«Kureyşliler, Şam kafilesini korumak için yola çıktılar!» diye haber geldi. Hazret-i Muhammed Müslüman ileri gelenleriyle konuştu. Çünkü Hak Teâlâ Kuran-ı Kerim’inde şöyle buyuruyordu:
«Din yolunda Ashab ile danış, müşavere kıl. Ondan sonra da karar verince artık Allah’a güven, tevekkül kıl. Şüphesiz ki Allah, Rabbine güvenenleri sever.» (Ali İmrân sûresi, âyet: 159)
Hazret-i Muhammed (S.A.V.’) de Ashabı ile Müşavere etti. Onlara dedi ki:
— Kureyşliler Mekke’den çıkmış. Onlarla dövüşmek gerek-ir, siz ne düşünürsünüz?
Ebubekir (R. Anh) ayağa kalktı. Nice nice konuştu. Sonra Hazre
— Yâ Resûlâllah, Onlar Kureyşin azizleridir. Onların imana gelmesi uzak bir iştir. Hemen cenge hazır olun!
Peygamber (S.A.V.), onlara dua etti. Daha sonra. Mikdad Bin Elesved kalktı:
— Yâ Resûlâllah, dedi. Hak Teâlâ’nm emri ile âmel eyler ve onun fermaniyle yürürüz. Biz İsrailoğullarımn Mûsâ (A.S.)’a dediği gibi:
— «Senin ile birlikte gider, can ve başımızı Allahü Teâlâ’nm ve Resulünün yoluna feda ederiz! O Allah hakkı için ki seni bize Hak Peygamber olarak yolladı! Eğer bizi Habeş ilindeki Berakâtil îmâd şehrine gönderirsen gideriz. Karşı durmayız! Buyruğuna itaat ederiz ve sana baş eğdik!»
Hazret-i Muhammed (S.A.V.) de ona hayır dua etti.
Sonra:
— «Bana işaret eyleyin!» diye buyurdu. Bundan mübarek maksadı Ansarın fikrini sağlamaktı. Çünkü onlar da Mekke’den hicret edenlerle aynı ve uygun bir düşüncede miydiler. Çünkü önceleri ikinci Akabe toplantısında biat ederken şöyle demişlerdi:
— Bizim Medinemizi şereflendirin. Biz seni korumakta can ve baş verip çalışırız.
İşte bunu hatırlayan Hazret-i Muhammed (S.A.V.) Medine dışında kendisine yardım edilmeyeceğini sanmıştı.
— «Bana işaret edin!» diye buyurunca Medine ileri gelenlerinden olan Muaz oğlu Saad (Allah ondan razı olsun) dedi ki:
— Yâ Resûlâllah. Eğer izniniz olursa ben Ansar adına, söz söyliyeyim. Bu sözünüzden murad, Ansar mıdır?
Hazret-i Muhammed (S.A.V.):
— «Evet,» dedi! O da dedi ki:
— “Yâ Resûlâllah! Biz sana iman getirdik. Nübüvvetini tasdik ettik. Her ne getirdinse haktır ve doğrudur. Seninle ant içtik, bağlandık. O ant’tan geri dönmeyeceğiz!
Her nereye teşrif edersen seninle birlikteyiz. O Allah hakkı için ki, seni peygamber yolladı. Eğer deryaya gitsen gideriz. Mübarek gönlünüzde her ne varsa emreyleyin. Yerine getirelim. Bütün malımızı kullansanız bizce sevgilidir. Yeter ki sen bizi bırakma. Nefislerimizi kudretinde olan Allah’ın hakkı için düşmandan yüz çevirmeyiz. Cenge sabredenleriz.
«Ey Musa! Düşmanlar orda oldukça biz hiçbir zaman oraya varamayız. Sen ve Rabbin gidip, savaş yapın! Biz burada oturup duracağız» (Mâide sûresi, âyet: 24) demeyiz.
Ümidimiz, Allahü Teâlâ’nın sizi sevindirecek bir şey göstermesidir. Hemen cenge yüz tutun.”
Saad’m bu sözleri Hazret-i Muhammed (S.A.V.)’i sevindirdi. Hayır duada bulunup:
— «Allah sana mükâfatını versin!» dedi. Ve hemen İslâm askeri yola düzüldü. Peygamber (S.A.V.) onlara:
— Size müjdeler olsun, dedi. Hak Teâlâ bana iki taifeden birini vaat etti. Bu da Ebu Süfyan kafilesidir, ya da Kureyş birliğidir. Vallahi onların askerinin düşecekleri yerleri görüyorum.
Oradan kalkılıp Bedir Kuyusuna yakın bir yere geldiler. Hazret-i Muhammed (S.A.V.) devesine binip Katâd Bin Numan ile Muaz bin Cebel’i yanma aldı. Çevreyi dolaştı. Düşmandan haber almak istedi. İhtiyar bir adama rastladı. Ona Süfyânil Damirî derlerdi.
Adama:
— «Sen kimsin?» diye sordu. İhtiyar da:
— «Siz kimsiniz?» dedi.
— Önce siz söyleyiniz, kimsiniz? Sen haber ver, sonra da biz bildirelim.
— Dileğiniz ne ise sorun.
— Öyleyse bana Kureyş’ten haber ver!
Damirî:
— Filân gün Mekke’den çıkmışlar. Böyle işittim. Eğer gerçekse şimdi filân yerdedirler!
— Peki, Muhammed’den ve yaranından ne haberler biliyorsun?
— Onlar da filan gün Medine’den çıkmış. Eğer bu da gerçekse şimdi filân yerdedirler.
Gerçekten de Müsiümanlar ihtiyar adamın dediği menzile gelmişlerdi. İhtiyar: .
— Yâ siz kimsiniz? diye sordu:
— Biz Irak halkındanız! Bize Ehl-i Mâ (su halkı) derler. Sularımız çoktur da..
İhtiyar onları gerçekten Iraklı sandı, Hazret-i Muhammed de oradan askerinin yanına döndü.
Naklolunur ki Hazret-i Muhammed (S.A.V.) Mübarek Ramazan ayının on yedinci gecesi Bedir vadisinde:
— Hazret-i Âli bin Ebî Talib, Zübeyr İbni Avvam’ı, Saad İbni Ebî Vakkas’ı bazı ashabı ile düşmandan haber almaya göndermişti. Onlara şöyle buyurdu:
— Yakınımızda bulunan kuyuya kadar gidin, orada Kureyş’in haberini alın.
Üç kişi ve arkadaşları oraya geldiler. Orada Kureyşlilerin sucu ve devecilerini buldular. Çoğu hemen kaçtı. İki köleyi yakaladılar. Biri Eşlem Bin El Haccac’m öteki de Üveys bin As bin Said’in kulu idi. İki köleyi yakalayıp menzillerine götürdüler. O sırada Resulullah (S.A.V.) namaz kılıyordu. Ashab, esirlerden.
— «Siz kimin kölelerisiniz?» diye sordular. Onlar da:
— «Biz Kureyş’in sakalarıyız!» dediler. Ashab kızdı ve iki köleyi dövdü! Ve:
— «Siz Ebû Süfyan’ın adamlanndansmız!» dediler. Köleler ashabın kızgınlığını görüp:
— «Evet, Ebû Süfyan’m köleleriyiz!» diye itirafta bulundular. Dövülmekten kurtuldular.
Peygamber (S.A.V.) namazı bitirince mübarek yüzünü ashaptan yana çevirdi:
— «Onlar doğru söyledi!» diye buyurdu. Onları kamçılayıp dövd-nüz, yalan söylettiniz, şimdi elinizden kurtuldular.
Sonra iki köleye dönüp sordu:
— Kureyş şimdi nerededir?
— Şu görünen kum tepesinin ardmdadır ki oraya Udveyi Kusvâ derler.
— Kureyş nasıl haldedir?
— Onu bilmiyoruz.
— Günde ne kadar deve boğazlanır?
— Bir gün on, bir gün dokuz deve!..
O zaman Resûlullah (S.A.V.):
— «Onlar şu halde bin kişiden eksik, dokuz yüzden de artıktır!» diye buyurdu. Sonra yine sordu:
— İleri gelen Kureyşlilerden kim var?..
— Utbe, Şeybe var, Haris bin Amr var. Ebul Bahteri, Ebul Hakem bin Hişam (yani Ebucehil) Ümeyye bin Halef ve daha bunlar gibi kişiler var.
O zaman Hazret-i Muhammed (S.A.V.) ashabına döndü:
— Mekke ehli, ciğer köşelerini işte önünüze bırakmış! dedi.
Sonra yine kölelere dönüp sordu:
— Bu asker arasından kimse geri döndü mü?
— Evet İbni Surayk. Yani Ahnes ile geri döndüler!
— Başka kimse döndü mü?
— Evet, döndü. Beni Adiy bin Kâab döndü.
— Hazret-i Muhammed (S.A.V.) bu cevapları aldıktan sonra Ashabı ile istişare etti.
— «Bu menzilde karar mı edelim, yoksa geri mi dönelim. Göçelim mi?» diye sordu.
Habbab bin el Münzîr:
— «Eğer vahiy ise bizim kudretimiz yoktur. Eğer rey ile ise konuşalım!» dedi. Hazret-i Muhammed (S.A.V.):
— «Rey iledir!» dedi. Habbab:
— Buradan göçüp gidelim, bu iyidir! dedi. En son kuyuya varalım. Suyu çoktur ve tatlıdır. Orada bir havuz açalım. Başka suları örtelim. Kâfirler su bulmasınlar:
İbni Abbas (R. Anh) der ki:
— O anda Cebrail (A.S.) gökten indi
— Bu iyi bir fikirdir! diyerek Vahiy getirdi. Hazret-i Muhammed (S.A.V.):
— Habbab’m dediği kuyuya göçülsün! diye buyruk verdi.
O sırada, Zubeyr ibni Avvam’m ve arkadaşlarının önünden kaçan sucu köleler Kureyş askerine varmışlardı. Feryat ederek:
— «İslâm askerleri, sizin iki kölenizi esir etti!» dediler. Kureyşliler bu haberi alınca büyük korkuya düştüler. Hakim bin Hizam der ki:
— Onu bilmiyoruz.
— Günde ne kadar deve boğazlanır?
— Bir gün on, bir gün dokuz deve!..
O zaman Resûlullah (S.A.V.):
— «Onlar şu halde bin kişiden eksik, dokuz yüzden de artıktır!» diye buyurdu. Sonra yine sordu:
— İleri gelen Kureyşlilerden kim var?..
— Utbe, Şeybe var, Haris bin Amr var. Ebul Bahteri, Ebul Hakem bin Hişam (yani Ebucehil) Ümeyye bin Halef ve daha bunlar gibi kişiler var.
O zaman Hazret-i Muhamnıed (S.A.V.) ashabına döndü:
— Mekke ehli, ciğer köşelerini işte önünüze bırakmış! dedi.
Sonra yine kölelere dönüp sordu:
— Bu asker arasından kimse geri döndü mü?
— Evet İbni Surayk. Yani Ahnes ile geri döndüler!
— Başka kimse döndü mü?
— Evet, döndü. Beni Adiy bin Kâab döndü.
— Hazret-i Muhammed (S.A.V.) bu cevapları aldıktan sonra Ashabı ile istişare etti.
— «Bu menzilde karar mı edelim, yoksa geri mi dönelim. Göçelim mi?» diye sordu.
Habbab bin el Münzîr:
— «Eğer vahiy ise bizim kudretimiz yoktur. Eğer rey ile ise konuşalım!» dedi. Hazret-i Muhammed (S.A.V.):
— «Rey iledir!» dedi. Habbab:
— Buradan göçüp gidelim, bu iyidir! dedi. En son kuyuya varalım. Suyu çoktur ve tatlıdır. Orada bir havuz açalım. Başka suları örtelim. Kâfirler su bulmasınlar:
İbni Abbas (R. Anh) der ki:
— O anda Cebrail (A.S.) gökten indi
— Bu iyi bir fikirdir! diyerek Vahiy getirdi. Hazret-i Muhammed (S.A.V.):
— Habbabin dediği kuyuya göçülsün! diye buyruk verdi.
O sırada, Zubeyr ibni Avvamin ve arkadaşlarının önünden kaçan sucu köleler Kureyş askerine varmışlardı. Feryat ederek:
— «İslâm askerleri, sizin iki kölenizi esir etti!» dediler. Kureyşliler bu haberi alınca büyük korkuya düştüler. Hakim bin Hizam der ki:
— Biz çadırımızda kebap pişiriyorduk. Bu haberin korkunçluğundan gücümüz eksildi. Çadırdan çıktım. Bazı dostlarıma gönlümün derdini söyledim. Ansızın Utbe bin Rebia’ya rastladım.
— «Ne acayip bir iştir bu ki Kureyş kafilesi kurtuldu, biz ise eğri yolda kılıç vurmayı düşünüyoruz!» dedi.
Ben:
— «İtaat etmeyenin reyi yoktur! Bu iş, İbni Hanzala’mn yâni Ebıı Cehil uğursuzluğundandır!.. Yâ Utbe! İslâm Peygamberinin bize bu gece baskın yapacağından emin misin?» dedim.
O:
— «Ya sen sanıyor musun?» dedi.
Ben:
— «Sanmıyorum ama tedbir nedir?» diye sordum.
O:
— «Bu gece biz sabaha kadar beklemeliyiz!» dedi. Bu sırada Ebu Cehil yanımıza geldi. Konuştuğumuzu anladı.
Ve:
— «Utbe Muhammed ile dövüşmek istemez!» dedi. Sonra çirkin yüzünü Kureyş’e döndü.
— «Siz de Muhammed’in yanımıza geleceğini mi sanıyorsunuz? Onun kavmimizin yanından geçmeğe mecali yoktur. Bu gece bizi asla kimse nöbette beklemesin» dedi.
Hazret-i Muhammed (S.A.V.)’ın askerleri Bedir’e yakın bir kumlukta konmuştu. Yere basan dize kadar kuma gömülüyordu. Yürümek çok zordu. Su da bulunmuyordu. Müslümanlar susuzluktan çok yanmıştı. Kimileri abdeste ve boy abdestine muhtaç oldular. Şeytan da vesveseye başlayıp:
— «Ey Müslümanlar, siz peygamber vaadi ile fetih ve zafer için yola düzüldünüz. Zafer nerede kaldı. Siz küçük, büyük abdeste muhtaç oldunuz. Namazdan bile mahrum kaldınız!» dedi. Bu sebeple ashaba korku düştü. Fakat ansızın Rahmânî bir rahmet ile yağmur yağmaya başladı. Herkes boy abdesti aldı. Suya kanıldı. Korkuları da kalmadı. O kumsal yer öyle bir mertebede katılaştı ki üstünde kolaylıkla yüründü. Kâfirlerin yeri ise balçıkla doldu. Ve o zaman şu âyet-i kerime nâzil oldu.
Allah size, Bedir çenginde korkudan emin olmak için hafif bir uyku veriyordu. Ve abdestlerinizi alıp sizi temizlesin diye şeytanın vesvesesini sizin üzerinizden kaldırsın, kalplerinize zafer için sıhhat versin ve yağmurdan dolayı ayaklarınızı sağlam durdursun diye gökten yağmur yağdırıyordu.» (Enfâl sûresi, âyet: 11)
O iki kölenin esir olduğu gece Ammar bin Yâser ile Abdullah bin Mes’ud (Allah onlardan razı olsun) casusluk için kâfir askerine vardılar. Askerin çevresini dolaşıp geri döndüler. Ve:
— «Din düşmanları büyük bir korku içindedir! Hatta hayvanlar böğürüp bağırmasınlar diye ağızlarını kapatıyorlardı!» dediler. Böy-lece sabah oldu. El Haccac oğlu Utbe’nin ayak izinde bilgisi vardı. İzlere baktı:
— «Bu izler Ammatın, şu izler de Abdullah’ındır! Muhammed Kureyş ve Medine ileri gelenleriyle gelmiş, bizimle cenge niyet etmiştir!» dedi. Sonra:
— «Yesriplilere (Medinelilere) kılıç vurmayalım. Mekkelileri diri, diri tutalım. Zincire vuralım. Mekke’ye götürelim. Tâki âlem onların hâlini görsün ve ibret olsun. Hem de bir kimse baba ve atalarının milletini terketmek ne demekmiş, onlar da milletinden ayrılmasın!» dedi.
Hazret-i Muhammed (S.A.V.) Bedir’in sonundaki kuyuya gelince durdu, devesinden indi.
— Burada cenk olsa ve bir taife öldürülse gerek, dedi. Sonra ölüm yerlerini gösterdi. Söylediği o kadar doğru çıktı ki iki taraf henüz cenk etmeden kimin nerede can vereceğini işaret buyurmuştu.
Saad İbni Muaz (Allah ondan razı olsun):
— «Yâ Rasulâllah, dedi. Sana burada bir çardak yapalım. Yük taşıyan bineğiniz deveyi burada, yanında hazır tutalım. Düşmana galip olursak murada ereriz. -Allah saklasın- eğer onlar galip gelirse devene biner, Medine’deki dostlara erersin. Onlar muhabbet ve vefada bizden eksik değillerdir! Eğer kavgada olsun. Başka işlerde olsun, işlerinizi görmekte kusur göstermezler!» dedi.
Peygamber (S.A.V.) onun bu düşüncesini çok güzel buldu. Ashab-ı kiram bir çardak yaptılar. Tam bu sırada da müşrikler görünmüştü. Herkesten önce Zem’a bin El Esved atına bindi. Cevelân ederek, dönüp dolaşarak geldi, durdu. Ardından da oğlu erişti.
Bu sırada Muhammed (S.A.V.)’in mübarek bakışı Kureyş’e ilişti:
— Yâ İlâhi, dedi. Sana lâyık ibadet etmeğe bana kitap yolladın ve iki kavimden birini bana vaad eyledin. Sen, vaadinden geri dönmezsin. İşte Kureyş salınıp salınıp gurur ve azametle geliyor. Seninle cenk edecekler. Resulünü de yalanlayıp duruyorlar. Ben vaad ettiğin yardımım bekliyorum!
Bu duayı ederken de Utbe bin Rebia’yı gördü. Bir kırmızı deveye binmişti ve ortaya çıkmıştı. Hazret-i Muhammed (S.A.V.):
— Eğer bu kavimde hayır yoksa bu kimsede vardır. Eğer bunun sözünü tutsalardı doğru yolu bulurlardı.
Bunu böyle söylemesinin sebebi Rebia oğlu Utbe’nin baştan sona kadar cenge muhalefeti ve Ebû Cehil’e muhalif olduğunu bilmesiydi.
Muhammed bin Cübeyr bin Mut’ım (Allah ondan razı olsun) şöyle rivayet etmiştir:
— İki fırka birbirine karşı konunca Hazret-i Muhammed (S.A.V.), Hazret-i Ömer (R. Anh)’a emredip Kureyş’e yolladı. Şunu diyecekti:
— Ey inatçı kavim! Hazret-i Muhammed, herkesin selâmetle geri dönmesini söylüyor ve diyor ki:
— Benimle cenk etmek ve benim sizinle cenk etmemiz başkalariyle cenk etmekten bana daha sevgili gelir.
Hakim bin Hizam bu sözleri işitince:
— Ey Kureyşliler, dedi. Muhammed insaf ile söz söylüyor. Sözünü kabul edin!
Ebû Cehil:
— «Bu sözü kabul etmiyoruz! diye haykırdı. Düşmandan intikam almayınca hiç bir suretle geri dönmeyiz. Tâ ki bir daha kervanımıza kimse hücum edemesin!» dedi.
Müşriklerden bir kısmı havuzdan su almak istediler. Fakat Müslümanlar mani olmak istediler. Peygamber (S.A.V.):
— «Bırakın, alsınlar, incitmeyin onları!» diye buyurdu.
Rivayet edilmiştir ki o cenkte kim o sudan içti ise Bedir çenginde ya öldürüldü, ya da esir edildi. Yalnız Hakim bin Hizam atma binip kaçtığı için tehlikeden kurtulmuştu.
Peygamber (S.A.V.) de Mekke’den Medine’ye hicret ederken o gece okuduğu Yâsin-i Şerif’i bir avuç toprağa okudu, müşriklerin üzerine saçtı. Her kime o topraktan dokundu ise o kişi öldürüldü.
Naklolunur ki; Esed bin Abdül Esedil Mahzûni:
— «Şu Müslümanların havuzundan su içeyim!» diye and içti ve havuzu yıkmak istedi.
Kâfir askerleri havuzun başına gelince Şehitler Seyyidi Hamza (Allah ondan razı olsun) kılıcını çekti. İslâm askerleri arasından fırladı. Ve İbn-i Mahzumî’ye kılıcını çaldı. Onun oyluğunu kesip arka üstü düşürdü. Yaralı kâfir yeminini yerine getirmek üzere kimi yüzü koyun, kimi de arkası üstü havuza, doğru gitti. Hamza (R. Anh), ona yetişti. Havuzun kıyısında onu öldürdü.
Kureyşliler yerlerine gelip dinlenmeye başlayınca Amr İbni Veheb Cemhi’ye:
— «Var git, İslâm askerlerini gözetle!» dediler. O da gitti. Müslümanları dolaşıp geri geldi:
— «İslâm askeri, üç yüz veya biraz artıktır. Ama mühlet verin, varayım. Aralarına karışayım. Gerçek haberi getireyim! Hem de pusuda kimse var mı, onu da yoklayayım!» dedi. Gitti, her yeri dolaştı. Hiç kimseyi görmeden Kureyş ordugâhına geldi. Onlara:
— «Pusuda kimseyi görmedim! Lâkin, ey Kureyşliler, ey halk! Onların develerini gördüm ki ölüm yüklenmişlerdi. Zehirle dolu bir kavm, bir halk topluluğu gördüm ki kılıçlarından başka güvenecek ve sığınacak şeyleri yoktu. Dilsizler gibi duruyorlardı. Gözüme birer ejderha gibi göründüler. Allah için inancım şu ki onların teki bile sizden birini öldürünceye kadar yalnız kalmayacak. Eğer, Kureyşten bu kadar halk öldürülecek olursa artık hayatta ne safa kalır?» dedi.
Hakim Bin Hizam, Amr İbni Veheb’den bu sözleri işitince Utbe’nin yanına vardı.
— «Ey Ebâ Velid! Sen Kureyş’in büyüğüsün. Ve hepsi senin sözüne itaat ederler. Kıyamet’e kadar anılman için bir hayır işlemek istemez misin?» dedi.
Utbe sordu:
— Nedir o hayır?..
Hakim der ki:
— Benim muradım şudur: Sen yerine koyduğun Amr İbnil Hadremin’in diyetini ve Batn-i Nahl’de kafileden gideni boynuna borçlan. Hem de bu Kureyş askerini geriye döndür. Çünkü bizim kavgamız Muhammed iledir. Ondan başkası ile değildir.
Utbe de onun sözünü kabul etti. Devesine bindi. Askerin ortasına geldi:
— «Ey kavm! Sözlerime kulak verin. Bu Muhammedle ve ashabı ile cengi bırakın. Çünkü aramızda akrabalık vardır. Kıyamete kadar da düşmanlığa sebep olur. Ben öyle sanıyorum ki Muhammed’in ashabı öldürülmez. Çünkü onlar da bizden o kadar adam öldürmek isterler. Bu da mümkündür. Bir iş yaparlar ki yerine getirilmesi güçtür. Ben biliyorum ki sizin dileğiniz öldürülenin kanıdır. Ve Batn-ı Nahl’de elden çıkan bir parça maldır. Ben ona kefil olayım. Ödenmesini üzerime alayım. Öldürülenin de kan akçesini vereyim. Eğer Muhammed yalancı ise cezasını bulur. Sizin ceza vermeniz gerekmez. Eğer o peygamber ise boğuşmaktan el çekin. Ebedî saadete kavuşun!» dedi.
Ebû Cehil bu sözleri işitince kendisine hasedi üstün geldi:
— «Eğer halk bunun sözü ile amel ederlerse Kureyş reisliği ona kalır. Başkasına itibar kalmaz!» diyerek hamasete başladı.
Sonra:
— «Bu Utbe’nin sözünü dinlemek doğru değildir. Zira o, Muhammed’in yanında bir kimsedir. Oradaki oğlunun öldürülmesini istemez!» dedi. Sonra da Utbeye döndü, söğüp sayarak:
— «Sen korktuğun için bizi rezil etmek istiyorsun! Ama yakında korkak kimdir, müfsit kimdir, sözünden dönen, yeminini bozan kimdir belli olur!» dedi.
Utbe de bu sözlere karşı Ebû Cehil’e büyük bir küfür savurdu. O zaman Ebû Cehil kızıp hemen kılıcını çekti. Fakat atından düştü. Eyma bin Ruhsa:
— «Bu iyi bir alâmet, hayırlı bir fal değil» dedi
Ebû Cehil, Amir bin Hadramî’ye bir adam yolladı. Şöyle dedirtti:
— Utbe Kureyş askerini geri döndürmek istiyor. Biz senin kardeşin Amfin kanını, öcünü almak isteriz. Kalk, feryat et, kardeşinin öldürüldüğünü söyle!
O da başını açarak:
— «Vah Amr, ah Amr!» diye feryada başladı.
Ebû Cehil sonra:
— «Utbe’nin açlıktan aklı durmuş olacak. Ona Seviyk (yani unlu bulamaç) yedirmek gerek!» dedi. Kureyş de:
— «Öyledir!» dediler. Ebû Cehil müşriklerin bu sözüne sevindi.
Utbe ise bu sözleri duyunca kızdı, köpürdü. Askerin etrafını dolaştı. Onları cenkten alıkoymak istedi, fakat fayda vermedi.
*
Nakledilir ki, İslâm askerinin üç sancağı vardı. İkisi Ansarda, biisi Mekkeli Muhacirlerdeydi. Muhacirlerin sancağını Mis’ab bin Umeyre taşıyordu. Hazreç kabilesi sancağı Habab bin Münzir’deydi. Evs sancağı da Saad ibni Muaz’m elindeydi.
Müşriklere gelince, onların da üç sancağı vardı:
Biri: Talha bin Ebû Talha’daydı.
Biri: Umeyr İbni Ebû Ümeyr’in elindeydi.
Biri de: Nadr İbnil Hârisi’deydi.
Bu üç kişinin soyu tâ Abdüddar bin Kusayya’ya kadar uzanıyordu. Böyle iki taraf da cenge ve öldürüp ölmeye karar verdiler.
Peygamber Hazret-i Muhammed (S.A.V.) de eline bir değnek aldı. Saflan düzgünleştirdi. Mübarek gözleri AnsaPdan Süvad bin Arab’a ilişti. Bir, iki adım kadar saftan ileride durdu. O asâ ile Süvad’ın çıplak göğsüne vurdu:
— «Geri dur!» dedi. Süvad:
— Yâ Resûlâllah! dedi, bu vuruştan canım acıdı.. Hak Teâlâ seni Peygamber gönderdi. Kısas gerektir, «Ben de sana vuracağım.» dedi. Peygamber (S.A.V.) de mübarek göğsünü açtı:
— «Kısas eyle, yâ Süvâd!» dedi. O da hemen yüzünü o mübarek bağrına koydu, o göğsü öptü.
Hazret-i Muhammed (S.A.V.):
— «Neden böyle ettin?» diye buyurdu. O da:
— «Yâ Resûlâllah! Bu gün ölümden emin değilim. Diledim ki sana ömrümde vücudum mübarek vücudunuza dokunmuş olsun.» dedi.
Hazret-i Muhammed (S.A.V.) de ona hayır duada bulundu ve sonra ashaba baktı. Onlara da:
— «Ben emretmeyince kılıç vurmayın, kâfire saldırmayın. Müşrikler size yaklaşınca bir uğurdan ok atın ve güzelce nişan alın! Okunuz ya bir kişiye, ya da bir hayvana dokunsun, yanlışlığa düşmeyin! O Allah hakkı için ki, benim ruhum onun kudreti kabzasmdadır, bir kimse sizden cenkte ölse sevap murad eder, şehit olur, onun yeri ancak CENNET olur ve orada ebedî kalır!» diye buyurdu.
O sırada Amr İbni Hamman (R. Anh) hurma yemekteydi. Bu sözleri işitince:
— «Benimle Cennet arasında hemen ölmem ne saadettir!» dedi Elindeki hurmayı yere fırlattı. Kılıcını sıyırdı. Küffar ile cenge başladı. Ta şehitlik derecesini buluncaya kadar vuruştu.
