Peygamber Efendimiz’in(sas). türbesi aslında en başta Hz. Âişe’nin(ra) odası idi. Mescid-i Nebevi ilk inşa edildiğinde kıblesi Mescid-i Aksâ’ya bakıyordu. Mescidin en arkasına da yan yana iki oda inşa edilmişti. Bunlardan arka duvara bitişik olanı Hz. Âişe’ye(ra), yanındaki ise Hz. Sevde’ye(ra) aitti. Kıblenin Kâbe’ye döndürülmesi sonrasında Mescid-i Nebevî’nin de kıblesi 180 derece döndürülmüş ve böylece Hz. Âişe nin(ra) odası, mescidin kıble duvarına bitişik hale gelmişti. Yani şu durumda Mescid-i Nebeviye girildiğinde kıbleye karşı mihraba durulduğunda ilk safın en solunda kalan oda Hz. Âişe’nin (ra) odası olmuştu.
Efendimiz(sas) vefat ettiklerinde Hz. Âişe’nin(ra) odasının bir köşesine defnedilmişti. Hz. Âişe(ra) aynı odanın bir diğer köşesinde yaşamaya devam etti. İki sene sonra bu kez Hz. Âişe’nin(ra) babası, halife Hz. Ebubekir(ra) vefat etti ve Efendimiz’in(sas) yanma defnedildi. Ancak bu defin Kâinatın Efendisi’nin(sas) kabrinin tam yanma değil de ayak ucuna doğru olmuştur.
Aradan on yıl geçer. Bu süre zarfında Hz. Âişe(ra) bu odanın bir diğer köşesinde yaşamaya devam eder. Ne de olsa kabirlerin sahiplerinden birisi mübarek eşleri, diğeri de babasıdır. Bir gün Hz. Ömer(ra) mescitte suikasta uğramış ve vefatı öncesi oğlu İbn-i Ömer’e, “Koş Âişe’ye sor, kendisi için ayırdığı yeri bana verir mi?” diye ricada bulunmuştur. Hz. Âişe(ra) annemiz bu isteği geri çevirmemiş ve büyük bir fedakârlıkla, odada kalan ve kendisi için ayırdığı son kabir yerini Hz. Ömer’e(ra) vermiştir. Rivayetlere göre Hz. Âişe(ra) bu odanın en son kısmında yaşamaya devam etmiştir ancak artık eşinin ve babasının yanma mahremi olan bir kişi defnedilmiştir. Bundan dolayı bu tarihten sonra kabirlerle bulunduğu yerin arasına bir sütre (perde) gerdirmiş ve bu örtünün diğer tarafında yaşamaya devam etmiştir.
Osmanlılar tarafından hazırlanan Mescid-i Nebevi minyatürlerine baktığımızda Efendimiz’in(sas) türbelerinin içindeki üç sandukanın sıralanış şekilleri bize sahabenin, Kâinatın Efendisi’ne(sas) olan saygılarını açıkça göstermektedir. Çünkü Hz. Ebubekir(ra), Efendimiz’in(sas) ayak ucuna defnedildiği gibi Hz. Ömer(ra) de, Hz. Ebubekir’in(ra) ayak ucuna defnedilmiştir.
Merhum Necip Fazıl hac hatıralarının Medine kısmında, Efendimiz’in(sas) türbesini ziyaret ederken, “Efendimiz’in mübarek huzurlarından geçiyoruz. Ateşler içerisinde yanıyorum. Çünkü Efendimiz mübarek yüzlerini çevirmiş bizlere bakıyor,” diyor.
Emevîlerin mümtaz halifesi Ömer bin Abdülaziz(ra) Hazretleri de Efendimiz’in(sas) türbesinde önemli bir değişiklik yaptırmıştır. İnsanlar Mescid-i Nebevî’ye girip namazlarını kıbleye yönelerek kılmaktadırlar. Fakat Efendimiz’in(sas) mübarek türbesi de mescidin en önünde sol kısımda durmaktadır. Bu durumda cemaatin bir kısmı karşılarına Efendimiz’in(sas) türbelerini alarak namaza duracaklardır. Halife şunları düşünür; türbenin şekliyle Kâbe’nin şekli aynıdır. Yani her ikisi de dört kenarlı ve dört köşelidir. Burada namaz kılanların kalplerine bir şey gelmesin düşüncesiyle Efendimiz’in(sas) türbesinin Ashab-ı Suffa’ya bakan arka kısımları yıktırılarak üçgen haline getirilir.
Miladi 1100 tarihlerinde Büyük Selçuklu Devleti yıkılmıştır. Abbasî Devleti de artık yoktur. Fatımî, Anadolu Selçuklu gibi devletler de kendi coğrafyalarında hâkimdirler. Mukaddes topraklan himaye eden ve tüm İslam âlemini kucaklayan bir hâmî devlet dünya üzerinde yaşamamaktadır. Ortadoğu’da ise birtakım küçük devletçikler vardır. Bunlardan en gayretlisi de Nureddin Zengi’nin başında bulunduğu Zengi Atabeyliği’dir. Haçlı Seferleri başlamıştır ve Haçlılar Kudüs’ü işgal etmişlerdir. İşte bu sıkıntılı günlerde bir gece Nureddin Zengi bir rüya görür. Rüyasında Efendimiz(sas) kendisine iki kişi göstererek, “Nureddin! Bu iki kişi bana zarar veriyor,” der.
Nureddin Zengi sabaha kadar defalarca gördüğü rüyanın da etkisi ile adamlarını toplar ve başkent Şam’dan Medine’ye kadar gider. Medine’ye münadîlere duyurular yaptırır: “Zengi Atabeyi Nureddin Medine’dedir ve tüm Medine halkına hediye dağıtmak istemektedir. Herkesi çadırına beklemektedir.”
Herkes birer ikişer gelir. Nureddin Zengi, her gelenin simasında Efendimiz’in(sas) rüyasında gösterdiği iki kişiyi arar. Ama bulamaz.
Dağıtım işi bittikten sonra Nureddin Zengi, “Hediye almayan kimse kaldı mı?” diye sorar. Adamları, “Evet, Mescid-i Nebevinin bahçe sine çadır kurup itikâfa çekilen iki kişi kaldı. Bundan dolayı dışarıya çıkamıyorlar,” derler. “Onlar çıkamıyorsa biz onların yanma gidelim,” diyen Nureddin Zengi kalkar ve bu çadıra kadar gelir. Çadıra girip
bir de bakar ki, Efendimiz’in(sas) rüyada gösterdiği iki kişi içeridedir. Çadırın altına bir hasır konmuştur. Nureddin Zengi hasırın kaldırılmasını emreder. Bir de ne görsünler, hasırın altından yerin altına doğru uzanan bir tünel gözükmektedir. Meğer bu iki kişi Müslüman değilmiş ve niyetleri Efendimiz’in(sas) mübarek naaşım çalmakmış. Türbeye doğru bir hayli de ilerlemişler. Nureddin Zengi bu hadise üzerine Efendimiz’in(sas) mübarek türbelerinin etrafını altı metre derinlikte kazdırarak içerisine kurşundan duvarlar döktürmüştür.
Osmanlılarm Efendimiz’in(sas) türbesine ait önemli bir tamiratı da türbenin bizzat beden duvarları ile ilgilidir. Bugün İstanbul ya da Anadolu’da gezerken ecdat yadigârı türbeler ve kümbetlerde hep bir detay dikkatimizi çeker. Bunların neredeyse tamamı sekizgen planda yapılmıştır. Eyüp Sultan Hazretleri, Sokullu Mehmed Paşa, Sultan Süleyman, Hürrem Sultan ve nice Selçuklu kümbetine kadar birçok türbe ve kümbet bu şekilde tasarlanmıştır. “Bu tasarımın altında yatan incelik nedir?” diye düşündüğümüzde bu formun bir duanın mimariye yansımasından başka bir şey olmadığını görürüz Dedelerimiz ve ninelerimizin boncuk boncuk gözyaşları eşliğinde yaptığı bir dua vardır: “Ya Rabbi! Bir gün hepimiz ölecek ve kabre gireceğiz. Bizler kabre girdiğimizde cennetin bütün kapılarını kabrimize aç ki istediğimiz kapıdan cennetlere koşa koşa girelim.” Bizim inancımıza göre cennetin 8 kapısı vardır. Bundan dolayı türbe ve kümbetlerimiz genelde sekizgen formda inşa edilmiştir.
İşte Osmanlılar da bu düşünceden hareketle Efendimiz’in(sas) türbesini sekizgen formda restore etmişlerdir.
Ecdadımız, Efendimiz’in(sas) şahsında 0’na(sas) ait her şeye o kadar saygılıdır ki türbenin inşası sırasında mübarek duvarlarından dökülen bir toz yığınını dahi zayi etmemiş ve hemen bir cam şişe içine toplayarak, mukaddes bir emanet kabul ederek İstanbul’a getirmiş ve Hırka-yı Saadet Dairesi’nde muhafaza altına almıştır. Bunlar bugün Topkapı Sarayında Has Oda’da “Gubâr-ı Şerif’ adıyla saklanmaya devam etmektedir. Yine aynı yerde, Peygamberimiz’in(sas) sandukalarını örten “Kisve-yi Saadet” denilen örtüler de saklanmaktadır. Bu emanetlerin arasında bir de su kesesi bulunmaktadır. Bütün bunların hikmeti, Sultan Abdülmecid dönemindeki ilginç bir olaya dayanmaktadır. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid Han döneminde Mescid-i Nebevi tepeden tırnağa tamir edilirken Efendimiz’in(sas) türbesi de yeniden elden geçirilir. Bu tamirat sırasında Efendimiz’in(sas türbesinin zemininden bir mübarek su çıkar. O kadar latif ve tatlıdır ki tüm Medine suyun başına toplanır. Herkes bundan nasiplenmek ister. Bu şekilde dört gün geçer. Huzur-ı Resulullah’a(sas) saygısızlık olur düşüncesiyle dördüncü günü üzeri kapatılır. Fakat son olarak bir meşin keseye biraz doldurularak İstanbul’a padişaha gönderilir. Bu meşin kese bugün Mukaddes Emanetler’in arasında Peygamber Efendimiz’in(sas) kabir topraklarının bulunduğu bölümde, cam bir kap içinde saklanmaktadır.
