Euzübillahimineşşeytânirracîm Bismillahirrahmanirrahîm. Elhamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn. Vessalâtü Vesselâmü alâ Rasulinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Dua, mana itibarıyla istemek, çağırmak, davet etmek anlamlarına gelir. Dua, kulun, Cenab-ı Hakk’a, belki de en yakın olduğu ânlardan biridir… Dua, bir itiraftır. Kulun, halini en yüce makama arzıdır. Halini itiraf eden kul, af için kapı aralamış demektir. Zira Rabb’imizin, kendi acziyetini itiraf edip Cenab-ı Hakk’m Zâtı’nın yüceliğini takdis edenleri, hatasından sonra Rabb’ini hatırlayıp O’ndan af dileyenleri daha çok sevdiği, hem
Kur’an-ı Kerim’de hem Efendimiz’in hadis-i şeriflerinde açık bir şekilde dile getirilmiştir.
Duanın “çağırmak” anlamından hareketle diyebiliriz ki kulun çağırabileceği en yüce makamı, en yüce gücü, yani Rabb’ini, kendi yardımına davet etmesidir dua. Kitab-ı Mübin’de, Hz. İbrahim’in^ diliyle “Hasbiyallahü ve ni’mel-vekîl ni’me’l-Mevlâ ve ni’me’n- nasîr” buyrulmuyor mu?
Dua bir yönüyle de tevbedir, tevbenin yakarış halidir. Dua eden, tevbe ediyor demektir. Cenab-ı Hakk, Furkan Suresi’nin 77. ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor, “Duanız olmasaydı, Rabb’iniz size niye değer versin ki?” Bunu kısa ifadeyle arz edecek olursak, değeriniz, duanız kadardır…
Efendimiz’in(sav), hayatın her ânını duayla örmesi, her âna bir dua ile dokunması bize neyi anlatır? Biz bu eserimizde duaları, duaların hatıralarını, hikâyelerini okurlarla paylaşmaya gayret edeceğiz. Duanın dokunduğu yer nasıl tedavi olur? Cenab-ı Hakk(cc) kulunun duasına nasıl karşılık verir? Bütün bunlara elimizden geldiğince, dilimiz, yüreğimiz ifade edebildiğince cevap vermeye çalışacağız.
Hayatın her ânı dedik… Efendimiz’in(sav) hayatına baktığımızda, umreye giden Hz. Ömer’den(ra) dua istediğini görürüz örneğin. Efendimiz’in(sav) Hz. Ömer’in(ra) duasına gerçekten ihtiyacı var mıydı? Allah Resulü(sav) umreye giden Hz. Ömer’e, “Kardeşim, bana da duanda yer ayırır mısın?” derken, mü’minlerin asırlar boyunca birbirine bağlı kalmasını, kopan iplerin, düşen tuğlaların, birbirinden bağımsız çalışan uzuvların, azaların yeniden birbirine tutunmasını öğretiyordu aslında. Hz. Peygamber’in(sav) Hz. Ömer’den(ra) dua istemesi ve Hz. Ömer’in, “Ya Resulallah ben mi size dua edeyim? En efdal olana, insanlığın en üstünü Hz. Muhammed Mustafa’ya(sav) Ömer(ra) mi dua etsin?” demesi bizlere neyi anlatıyordu… Efendimiz’in(sav) Hz. Ömer’den dua istemesi, bize büyük bir derstir, ibrettir. Kâbe’nin toprağına düşmüş, harem topraklarına varmış Hz. Ömer(ra), bu sebeple Resulullah’a(sav) dua etmeliydi.
Demek ki durduğumuz yerin, duamızla doğrudan ilişkisi vardır. “Durduğunuz yer, durduğunuz mekân, duanıza güç katar” hadis-i şerifinde bunu açıkça görebiliriz. Hz. Peygamber(sav), Hz. Ömer’den(ra) Medine’de de dua isteyebilirdi. Medine-i Münevvere’de karşılaştığı o yol başında ya da mescidin bir kenarında, “Bana burada dua eder misin?” de diyebilirdi elbette. Ancak Allah Resulü(sav) umreye gidecek, Kâbe’yi görecek, Kâbe’yi tavaf edecek olan Hz. Ömer’e, “Orada bana da dua eder misin? Beni de duana katar mısın kardeşim?” demeyi tercih etti.
Peki, duanın belli bir zamanı var mıdır? Dua, hususi zamanlarda mı edilmelidir? Bu soruya, “Duaya her zaman ihtiyacımız vardır” şeklinde cevap verebiliriz. Nasıl ki her zaman ve her yerde Allah Teâlâ bütün kudretiyle, bütün Zâtı’yla, sıfatıyla her ân, her yerde tecelli ediyorsa; kul da her ân, her yerde Rabb’ine yüzünü dönüp dua edebilir.
Dua, çaresizliğin, yalnızlığın, kendine yetmezliğin sonucunda, kulun Rabbi’ne yalvarması, yakarması olduğu gibi, Rabb’ine olan muhabbetinin de bir ifadesidir. Kul, dua ederek Allah’ı ne kadar sevdiğini de ispat etmiş olur.
