Arkadaşlık Ve Dostluğun Hakları

By | 1 Ağustos 2014

feraceler

Evlenmenin FaydalarıArkadaşlık Ve Dostluğun Hakları
Bir kimse ile arkadaşlık veya kardeşlik akdedince, nikâh akdi gibi bazı haklar ortaya çıkar. Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki:«İki kardeş birbirini yıkayan iki el gibidir» O. Burada on hak vardır:
1 — Mal (paral hususundadır. Burada en yüksek derece, arkadaşının hakkını kendi hakkına takdim etmek ve îsâr ( ) etmektir. Hususan Kur’ânı Kerîm’de Ensâr hakkında, «Kendileri muhtaç oldukları hâlde (muharebeden alınan ganimetler taksim edilirken) onlara (muhâcirlere) kendilerinden daha çok verirler», ( ) buyuruluyor. Orta derece, onu kendisi gibi tutmak ve malında ortak saymaktır. En aşağı derece de, onu kendi hizmetçisi ve kölesi gibi bilmek, kendi ihtiyacından artanla, istemesine lüzum, bırakmadan onun ihtiyacını karşılamaktır. İstemek durumunda bırakılırsa, dostluk dairesinden çıkmış olur. Çünkü onu düşünme ve ona yardım
etme kalbinden silinmiştir. Böyle arkadaşlık gösteriş olup, kıymetsizdir.
Utbetu 1Gulâm’ın bir arkadaşı vardı. «Bana dört bin dirhem gümüş lâzımdır», dedi. Arkadaşlık Ve Dostluğun Hakları Cevabında, «Gel iki bin dirhem gümüş vereyim» dedi. Onunla arkadaşlık yapmaktan vazgeçti ve «Allah için sevdiğini söyleyip, dünya işi için îsâr yapmamaktan utanmıyor musun?» dedi. Halifenin yanında sofilerden bazısı gammazlık yapıp fena sözler söylediler. Hepsini öldürmek için kılıç getirtti. Ebû’l Haşan Nûrî onların arasında idi. En önce kendisini öldürmesi için, ileri atıldı. Halife, «Niçin böyle yaptın?» dedi. «Onlar benim din kardeşlerimdir, canımı onlara feda etmek istedim», dedi. Halife «Böyle olan insanlar öldürülmez!» deyip hepsini salıverdi.
Fethi Musûlî bir dostunun evine gitti. Evde yoktu. Cariyesi «Eir kap getir, istediğin kadar bunlardan al», dedi. Akşam evine dönünce, cariyenin yaptığı işi duyunca, sevincinden onu azâd eyledi.
Ebû Hureyre’nin (radıyallahü anh) yanma birisi geldi ve «Seninle dost ve kardeş olmak istiyorum», dedi. «Kardeşliğin hakkını biliyor musun?» diye sordu. Adam «Hayır» dedi. «Kendi altın ve gümüşünü benim saymayı daha çok sevmendir» deyince, «Henüz o makama çıkmadım», dedi, «öyleyse vazgeç, bu, senin işin değildir»,, buyurdu.
İbn Ömer (radıyallahü anhümâ) buyuruyor: «Sahâbeden birine kelle kebabı gönderdiler. Filân kardeşimin, buna ihtiyacı benden çoktur deyip, ona gönderdi. O da bir başka din kardeşine gönderdi. Böylece birçok el değiştirdi. Nihayet tekrar birinciye geldi».
Mesrûk ve Hayseme arasında kardeşlik vardı. İkisi de borçlu idi. Biri, diğeri bilmeden onun borcunu veriyor, diğeri de öbüründen habersiz onun borcunu ödüyordu.
Hazreti Ali (radıyallahü anh) buyuruyor: «Bir din kardeşim için yirmi dirhem vermeyi, fakirlere yüz dirhem vermekten daha çok severim». Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) bağa gitti ve iki misvak aldı. Biri eğri, biri dcğru idi. Yanında sahâbeden biri vardı. Doğrusunu ona verdi, eğrisini kendisi aldı. «Yâ ftesûlâllah, buna siz daha lâyıksınız», deyince, buyurdu ki: «Bir kimse ile bir müddet arkadaşlık edene, muhakkak, arkadaşının hakkını gözetip gözetmediği sorulur» (B. Bununla arkadaşlıkta fedakârlığa, ısâra işaret eylediler. Yine buyurdu: «Birbiri ile arkadaşlık eden iki kişinin, Allah indinde en sevgilisi, diğerini kendinden çok sevendir» (2).
2 — Bütün işlerinde, istetmeden ve söyletmeden yardımcı olmaktır. Arkadaşlık Ve Dostluğun Hakları Bütün işlerini sevinç dolu bir gönülle ve alnı açık olarak yapmalıdır. Bâhusus din büyükleri böyle yapmışlardır. Her gün dostlarının kapısına gider, evde olanlara, yapılacak ve görülecek bir iş var mı, odun, tuz, ekmek ve yağa ihtiyacınız var mı? derlerdi. Onların işini kendi işleri kabul ederlerdi. İşlerini yapınca da kusura bakmayın, elimden bu kadar geliyor, derlerdi.
Hasanı Basri buyuruyor ki: «Din kardeşlerimiz bize, ehlimizden ve evlâdımızdan daha azizdirler. Çünkü onlar bize âhireti, çoluk çocuk ise dünyayı hatırlatır».
Atâ (rahmetullahi aleyh) buyurur ki: «Üç günde bir din kardeşlerinizi yoklayın. Hasta iseler, ziyarete gidin. Bir işle uğraşıyorlarsa yardım edin, sohbeti unutmuşlarsa hatırlatın».
Ca’fer ibn Muhammed (radıyallahü anh) buyuruyor: «Ben, bir daha bana ihtiyaçlarını arzetmezler korkusuyla düşmanlarımın bile ihtiyaçlarını gidermeye koşarım. Çok çalışırım, ben ona değil, o bana muhtaç olsun. Dostlar hakkında ne söyleyebilirim, ne yapabilirim?». Din büyüklerinden öylesi vardı ki, din kardeşi öldükten sonra, kırk sene evinin ve çoluk çocuğunu ihtiyacım, arkadaşlık hakkı olarak görürdü.
3 — Dil ile olan haktır. Din kardeşleri hakkında iyi söylemeli, ayıp ve kusurlarını örtmeli, din kardeşlerini gıybet eden olursa, cevap vermeyip, o kimseyi duvarın arkasında oturmuş, hakkında konuşanı dinliyor farzetmelidir. Kendisinin olmadığı yerde onun nasıl olmasını isterse, onun bulunmadığı yerde de kendisi öyle olmalıdır. Gevşek davranmamalıdır. Bir şey söyleyince dinlemeli, ona muhalefet ve onunla münazara ve münakaşa etmemelidir. Araları açılmış olsa bile hiçbir sırrını ifşa etmemelidir. Çünkü bu, yaratılışın aşağılığını gösterir. Hanımı, çocuğu ve malı hakkında gıybet etmemelidir. Ona hakaret edenle konuşmamalıdır. Çünkü üzüntüsü de /am eder. Hakkında iyi söylerlerse, ondan saklamamalıdır. Saklarsa hased etmiş olur. Bir kusur yaparsa, müşteki olmamalı, mazur görmelidir. Allahü Teâlâ’ya taatindeki, ibadetindeki kusurlarını düşünmeli ve kendine karşı kusur işleyene şaşmamalı, hayret etmemelidir. Bilmelidir ki, kusursuz bir kimse ararsa, hiçbir zaman bulamaz ve arkadaşsız kalır.
Hadis i şerifte «Mü’min hep mazeret, münafık da hep ayıp arar», buyuruldu. Bir iyilikle on kusuru örtmek lâzımdır. Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Kötü arkadaştan sakınınız. Bir kötülük görürse, açığa vurur, iyilik görürse kimseye bahsetmez» (*). Her kusura bir mazeret, bir te’vil bulmaya uğraşmalıdır. Mazur görmeli, en iyi şekilde amel etmeli, sûi zan etmemelidir. Çünkü sûi zan haramdır.
Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «Allahü Teâlâ mü’minler hakkında dört şeyi haram etmiştir: Mallarını almak, kanlarını akıtmak, gıybet etmek ve onlara sûi zan etmek» (*). İsâ aleyhisselâm buyurur ki, arkadaşım uyurken görüp, üzerindeki elbiseyi kaldırıp avret yerini açan kimse hakkında ne dersiniz? Ey Allah’ın resulü bunu kim yapar dediklerinde, «Siz yaparsınız! Bir din kardeşinizin ayıbını gördüğünüz zaman, onu ifşa eder, başkaları da bilsin diye söylersiniz!» buyurdu.
Büyükler buyurur ki, bir kimse ile dostluk yapmak istersen, ona kız ve sonra gizlice bir adam gönderip, onun yanında seni kötülemesini söyle. Eğer senin sırrım ifşa ederse, onunla arkadaşlık yapma. Ve yine demişlerdir: «Allahü Teâlâ’mn senin hakkında bilip de sakladığı şeyi, bilip de saklayan kimseyi sev». Birisi bir dostuna, gizli bir şey söyledi ve «Hatırında mıdır?» dedi. «Hayır, unuttum» dedi. Buyuruldu ki: «Dört vakitte tutumunu değiştiren arkadaşlığa lâyık değildir: Kendisinden bir şey istediğinde, kızgınlık ânında, tamaa düştüğü sırada ve şehvetinde». Böyle anlarda da dostluk hukukuna riayet etmelidir.
Hazreti Abbas, oğlu Abdullah’a (radıyallahü anhümâ) buyurdu ki: «Ömer (radıyallahü anh) seni kendine yakın tutuyor ve yaşlılardan çok sana kıymet veriyor. Beş şeye çok dikkat eyle: Hiçbir sırrım açığa vurma, huzurunda gıybet etme, ona hiç yalan söyleme, ne emrederse yap ve senden hiçbir zaman hıyanet ve itaatsizlik görmesin». Biliniz ki, herhangi bir mes’elede ihtilâf ve münakaşa etmek gibi, sevgiyi yok eden bir şey yoktur. Arkadaşlarının, dostunun sözünü reddetmek, ona cahil ve ahmak, kendine ise akıllı ve faziletli demektir. Ona karşı kendini büyük görmek ve ona hakaret gözü ile bakmaktır. Bu ise dostluğa değil, düşmanlığa yakındır.
Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: «Din kardeşinin söylediğine itiraz etme, onunla alay etme ve verdiğin sözde dur» (*). Din büyükleri buyuruyor ki: Din kardeşine, «Hadi kalk» dediğin zaman «Nereye?» diye sorsa, arkadaşlığa lâyık değildir. Belki, kalkmalı ve sormalıdır. Ebû Süleymânı Dârânı buyuruyor ki: «Bir dostum vardı, istediğimi verirdi. Bir defa, bir şeye ihtiyacım var, dedim. Ne kadar yetişir dedi. Kalbimde ona karşı sevgi kalmadı».
Velhâsıl muhabbeti, sevgiyi ayakta tutan her şeyde ve her işde uygunluktur.
4 — Onu sevdiğini ve acıdığını söylemelidir. Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyuruyor: «Bir kimse, bir kimseyi seviyorsa, ona sevdiğini söylesin». Bunun için buyurdu: «Eğer böyle yaparsanız, onun kalbinde sevginiz doğar ve bir başka taraftan muhabbet artar» t ). Her hâlini sormalı, üzüntü ve neş’esine ortak olduğunu bildirmeli, onun üzüntü ve neş’esini, kendi üzüntü ve neşesi bilmelidir. Onu çağıracağı zaman, iyi isimlerle çağırma lı, onun sevdiği isimlerle çağırmahdır. Hazreti Ömer (radıyallahü anh) buyurdu: «Dostluk, kardeşlik üç şeyle saf olur: Onu en iyi isimlerle çağırmakla, ondan önce selâm vermekle, oturmakta onu kendine tercih etmekle». Sevgi alâmetlerinden biri de; onun olmadığı yerde, onun sevdiği gibi, onu medhetmektir. Bunun gibi, ehlini, çocuklarını ve hâllerini ve onlarla alâkalı şeyleri övmelidir. Zira, bunun sevgide çok tesiri vardır. Yaptığı her iyiliğe şükretmelidir. Hazreti Ali (radıyallahü anh) buyurur ki: «Din kardeşinin iyi niyetine şükretmeyen, iyi işe de şükretmez». Olmadığı yerde ona yardım etmeli, hakkında söylenen kötü sözleri söyleyene çevirmelidir. Onu kendisi gibi bilmelidir. Yanında, sevdiği bir kimse için alçakça konuşana karşı susmak, sevdiğine büyük cefa olur. Bu, sevdiğini dövdüklerini görüp, ona yardım etmemeye ve susup oturmaya benzer. Zira dil yarası daha büyüktür. Büyüklerden biri der ki: Birisi sevdiğim bir kimseden konuşurken, o sevdiğimin orada bulunduğunu, söylenenleri dinlediğini ve söylediklerimi onun duymasını istemediğim olmamıştır. Ebû’dDerdâ (radıyallahü anh) yerde yatan iki inek gördü. Birini kaldırınca, diğeri de kendiliğinden kalktı. Bunu görünce ağladı ve «Allah için kardeş olanlar böyle olurlar. Kalkarken de, yürürken de beraber olurlar», buyurdu.
5 — Din kardeşine ilim ve dinde olanları öğretmelidir. Çünkü Allah için kardeş olanların birbirini Cehennemden koruması, düm ya sıkıntılarından korunmalarından mühimdir. Öğretir de, öğrettiği ile amel etmezse, nasihat etmeli, yol göstermeli ve onu Allahü Teâlâ’nın azabı ile korkutmalıdır. Fakat bu nasihatin acımadan dolayı olduğunu anlatmak için de, yalnız yerde nasihat etmelidir. Çünkü kalabalıkta nasihat ağır ve yersiz olur, söylerken de, sert, değil, tatlılıkla söylemelidir. Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Mü’min mü’minin aynasıdır, yâni kendi ayıp ve noksanlarını ondan öğrenir» (2). Bir din kardeşin sana, kimsenin olmadığı bir yerde tatlılıkla bir kusurunu söylerse ona teşekkür etmelisin.
Kızmamaksın. Bu, şuna benzer ki, bir kimse sana koynunda yılan veya akrep var dese, bu sözüne kızmazsın, hattâ memnun oiuısun. İnsandaki bütün kötü sıfatlar, yılan ve akrep gibidir. Fakat acı ve yaralan kabirde anlaşılır. Acılar ruhadır. Öyleyse onların acısı ve can yakması bu dünya yılanlarının bedeni acıtmasından daha şiddetlidir. Omer (radıyallahü anh) buyurdu: «Ayıplarımı, bir hediye gibi önüme getirene, Allah merhamet eylesin». Sel mânı Fârisî (radıyallahü anh) yanma gelince «Ey Selmân, doğru söyle! Beğenmediğin hâllerden bende hangisini gördün ve duydun*, buyurdu. Selmân (radıyallahü anh) «Beni bu hususta konuşmaktan afveyle» dedi. «Muhakkak öğrenmek istiyorum», buyurunca ve çek zorlayınca. Selmân (radıyallahü anh) «Duydum ki, evinizde günde iki defa yemek yeniyor ve gündüz ve gece giymek üzere iki gömleğin varmış», dedi. Hazreti Ömer (radıyallahü anh), «Bundan sonra bunları da yapmayız. Başka hiçbir şey duydun mu?» buyurdu. «Hayır duymadım», dedi. Huzeyfe ibn İsâ, Yusûfi Esbât’a mektup yazdı: «Duydum ki, dinini iki habbeye sattın. Çarşıda bir şey satın alıyordun. Satan bir dank dedi, sen de dörtte üç dank ve bir habbe dedin. O kimse de, seni tanıdığını, dindar olduğunu, sâlih öldüğünü bildiği için kolaylık gösterip sattı. Gaflet külâhını başından çıkar ve uykudan uyan!» Kur’ânı Kerim’i öğrenip de, dünyayı isteyen kimseye itimad etmeyiniz. Çünkü Allahü Teâlâ’mn âyetleri ile alay etmiş olur. O hâlde dini istemenin alâmeti böyle şeylerde iyilik etmektir. Allahü Teâlâ buyuruyor: «Lâkin, nasihat edenleri sevmezler» 0). Yalancılar hakkındadır. Nasihat edeni sevmeyende, kibir ve kendini beğenme, dinden kuvvetli olmuştur.
Bütün bunlar kendi ayıp ve kusurunu bilmediği zamandır. Şayet ayıp ve kusurunu bilirse, imâ ile nasihat etmeli, açıkça söyie memelidir. Eğer bu ayıp, sana karşı yaptığı bir kusur ise, onu örtmek ve bilmemezlikten gelmek lâzımdır. Fakat dostlukta bir değişiklik de olmamalıdır. Eğer bir değişme olacaksa; yalnız yerde onu azarlamak, ondan ayrılmak ve kesilmekten daha iyidir. Kesilmek de, hakkında fena söylemek ve ona dil uzatmaktan daha iyidir.
Arkadaşlıktan maksat kendi ahlâkını, arkadaşlarından, din kardeşlerinden gelecek bazı şeylere katlanmakla düzeltmektir. Ycksa onlardan iyilik beklememelidir. Ebû Bekri Kettâni buyuruyor ki: «Bir kimse benimle arkadaşlık yaptı. Kalbim ağırlandı. Kal bımder o ağırlığın gitmesi için ona bir şey bağışladım. Yine kalbimden gitmedi. Kolundan tutup evime götürdüm ve «Ayağının altına yüzünü süreyim», dedim. «Katiyen olamaz», dedi. «Muhakkak bunu istiyorum», dedim. Müsaade etti ve o ağırlık kalbimden kalktı».
Ebû Ali Ribâtî anlatır: «Abdullahı Razı ile sahrada gidiyorduk. Yolda sen mi, yoksa ben mi reis olayım, dedi. Sen ol, dedim Ne desem yapacaksın, dedi. Baş üstüne, dedim. Torbanı getir, dedi. Getirdim. Yiyeceğimi, elbisemi ve daha neyim varsa torbasının içine koydu ve sırtına aldı. Kendisi taşıdı. Her ne zaman, bana verin, yoruldunuz, desem, bana «Sana reis benim dedim, söylediğimi tut», derdi. Ertesi gece yağmur yağdı, sabaha kadar uyumadı, ayakta durdu, ıslanmayayım diye de üstüme bir örtü tuttu. Bir şey söylesem, reis benim, sen dediğimi yap derdi. Keşke onu reis yapma saydım, dedim».
6 — Hatâ ve kusurunu afvetmelidir. Büyükler buyurmuştur: «Bir din kardeşin sana bir kusur ederse, kendinde onun yetmiş çeşit özrünü ara. Nefsin kabul etmezse, nefsine de ki: İşte senin kötü huyun ve herkese fena söyleyiciliğin. Kardeşin senden yetmiş türlü özür diliyor da kabul etmiyorsun». Kusuru bir günah ise, ona güzellikle o işten vazgeçmesini söyle. Vazgeçerse ve ısrar etmezse görmemezlikten gel. Israr ederse nasihat eyle. Fayda vermezse, bu hususta ne yapılacağı hakkında Ashâb ı kirâm (aleyhimürrıd vân) ihtilâf eylediler. Ebû Zer’in (radıyallahü anh) görüşüne göre, o kimseyle arkadaşlığı kesmek lâzımdır. Buyuruyor ki: «Onu Allah için sevmiştin, şimdi de AH«n için ona düşman ol!». Ebû’dDerdâ ve ashâbı kirâmdan bir kısmı (aleyhimürrıdvân) buyurdu ki: «Arkadaşlığı kosinemek lâzımdır. O işinden döneceği ümit edilebilir. Basian dost edinmemeliydi. Dost edindikten sonra bu şekilde ondan kesilmemelidir». İbrâhimi Nehaî (rahmetullahi aleyh) buyuruyor ki: «Din kardeşinden bir günah yüzünden ayrılma, bugün yaparsa, yarın yapmaz».
Din büyüklerinden iki kardeş vardı. Birinin kalbi bir aşka tutuldu. Diğer kardeşine, yâni din kardeşine, «Benim kalbim hasta oldu, eğer kardeşlik akdini bozmak istersen boz», dedi. Kardeşi, «Bir günah için senden ayrılmaktan beni Allah korusun» dedi ve Allahü Teâlâ onu bu belâdan kurtanncaya kadar hiçbir şey yememeye ve içmemeye karar verdi. Kırk gün hiçbir şey yemedi. Sonra, «Hâlin nasıldır?» dedi. «Eskisi gibiyim», dedi. Yine yememeye devam etti. Vücudu eridi. Nihayet bir gün kardeşi geldi ve «Allahü Teâlâ imdadıma yetişti ve kalbimi aşktan soğuttu», dedi. Bundan sonra yemek yedi.
Birine, senin din kardeşin dinini bırakıp, bir günaha saplandı. Niçin onunla kardeşliği kesmiyorsun? dediler. Buyurdu ki, onun, şimdi bir kardeşe ihtiyacı vardır. Zira düşkündür, ondan nasıl el çekerim. Lütufla eline yapışırım, belki böylelikle onu Cehennemden kurtarırım.
Beni İsrail’de iki kişi vardı. Birbirini çok sever, bir dağ başında ibadet ederlerdi. Bir tanesi bir şey satın almak için şehre indi. Gözü meyhanedeki bir kadına daldı, ona tutuldu ve ister istemez onunla kaldı. Birkaç gün geçince, diğeri onu aramaya geldi ve basından geçenleri duyou. Yanına gitti. Diğeri utancından, «Seni tanımıyorum», dedi. Yanına gelen, «Üzülme. Sana karşı olan şefkatim, bugün senden ayrılacak kadar az değildir», dedi ve eğildi, onu öptii. Bu şefkati ondan görünce, gözünden düşmediğini anladı. Kalktı, tevbe etti ve onunla gitti.
Ebû Zer’in (radıyallahü anh) yolu, selâmete daha yakındır. Fakat bu yol daha ince ve fıkha daha uygundur. Çünkü bu lütuf onun tevbesıne sebep olur. Acizlik ve düşkünlük günlerinde kardeşe daha çok ihtiyaç olur. Nasıl olur da, terkedilir. Fıkıh tarafı şöyledir ki, dostluk kardeşlik akdi yapılınca, akraba olur. Günah sebebiyle sılai rahmi terk etmek olmaz. Bunun için Allahü Teâlâ buyurur: «Eğer kabilen ve akraban sana âsi olurlarsa, sizden değil, amelinizden, yaptıklarınızdan üzülüyorum de» t1).
Ebû’dDerdâ’ya (radıyallahü anh), «Din kardeşin günah işledi, onu düşman tutuyor musun?» denildikte, «Günahına düşmanım, ama o benim kardeşimdir», buyurdu. Fakat başlangıçta böyle kimse ile kardeşlik etmemelidir. Çünkü kardeşlik etmemek suç değildir. Kardeşliği kesmek ise suçtur. Terketmekte belli bir hak vardır. Sana bir kusur ederse, özür dilerse, afvetmen iyidir. Yalan söylediğini bilsen bile, özürünü kabul eyle. Çünkü Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyuruyor: «Bir kimseden, kardeşi özür diler de özrünü kabul etmezse, onun günahı Müslümanların yolunu kesip, onlardan haraç almanın günahı gibidir» ( ). Yine buyurdu: «Mü’ min, çabuk kızar ve çabuk hoşnut olur» ( ). Ebû Süleymânı Dârâ nî, müridine, «Din kardeşinden eziyet görürsen sakın kızma. Kızarsan, daha çok eziyet veren söz duyabilirsin», buyurdu. Ve «Tecrübelerimle böyle olduğunu anladım», dedi.
7 — Dostunu, din kardeşini duâ ile anmalıdır. Hayatında da, öldükten sonra da böyle olmalıdır. Bunun gibi ehlini ve çocuklarını da duâ ile anmalıdır. Kendine duâ ettiğin zaman, ona da duâ. eyle ki, bu, hakikatta kendine duâ eylemendir. Hususan hadîsi şerifte «Din kardeşine arkasından duâ edene bir melek sen de öyle ol der», (4) buyuruldu. Bir rivayette Allahü Teâlâ buyurur: «Önce senden başlarım». Ve yine buyurdu: «Birbirlerini sevenlerin arkalarından yaptığı duâlar red olunmaz» (5).
Ebû’dDerdâ (radıyallahü anh) buyurur: «Secdede yetmiş dostumun isimlerini hatırlar, hepsine teker teker duâ ederim». Şöyle
demişlerdir: «Kardeşlik öyledir ki, sen öldüğünde vârisler mirasını paylaşırken o mezardaki hâlini düşünüp, senin için duâ eder». Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: «Olen, boğulmak üzere olup tutunmak için sağa sola el atan kimse gibi, ehlinden, çocuklarından ve dostlarından duâ bekler. Yaşayanlardan gelen bu duâlar, nur dağlan gibi ölünün kabrine gelir» t1). Yine buyurdu: «Ölülere hediye edilen duâlar, nurdan bir tabakla getirilir ve onlara bu filânın sana hediyesidir denir. Yaşayanlanıı hediyeye sevinmesi gibi sevinirler».
8 — Sevgide, dostlukta vefalı olmalıdır. Vefakârlığın mânâlarından biri de, ölümden sonra ehlini, çocuklannı ve dostlarını unutmamaktır. İhtiyar bir kadın, Peygamber Efendimizin (sallâllahü aleyhi ve sellem) yanma geldi. Peygamber Efendimiz (aleyhisse lâm) ona çek ikramda bulundu. Ashâbı kirâm bu yakın alâkaya hayret etti. Buyurdu ki: «Bu kadın, Hatice (radıyallahü anhâ) zamanında bize gelirdi. Ahde vefa imandandır» (2).
Vefakârlığın biri de dostu ile a,lâkalı olan, oğluna, kölesine, hizmetçilerine şefkatli olmalıdır. Yakınlarına gösterilen sevgi kardeşinin kalbine kendisine gösterilenden daha çok tesir eder. Biri de; mevki ve makam sahibi olduğunda dostlarına karşı tevazuu elden bırakmamak, kibirlenmemektir. Biri de, hiçbir sebeple dostluğu kesmemelidir. Çünkü, şeytan, iki kardeş arasındaki soğukluktan daha çok bir şeye sevinmez. Hususan Allahü Teâlâ buyurdu: «Muhakkak ki şeytan, aranızda kavga, dargınlık çıkarır» (3). Yûsuf aleyhisselâm buyurur: «Şeytan benimle kardeşimin arasında fesad çıkardıktan sonra…» ( ). Biri de; dostun düşmanıyla, dost olmamaktır. Belki onun düşmanını kendi düşmanı bilmelidir. Çünkü bir kimse bir kimseyi sever, düşmanını da severse, sevgisi zayıf olur. Biri de; onun hakkında bozuk sözler söyleyeni dinlememek ve söz taşıyıcıları yalancı kabul etmektir.
9 — Aralarında tekellüf [zahmet verici şeyleri olmamalıdır.
Böyle bir destu ile, yalnızken nasılsa öyle olmalıdır. Şayet birbirleri arasında utanma devam ediyorsa, bu iyi bir dostluk sayılmaz. Haz reti Ali (radıyallahü anh) buyurur: «Dostların en fenası seni kendisine hizmete ve tekellüfe zorlayandır».
Cüneydi Bağdadi (rahimehullah) buyurur: «Çok kardeşler
gördüm. Aralarında bir sebep, bir külfet olmadan birbirine kınlan iki kardeş fkardeşlikl görmedim». Büyükler buyurmuştur: «Dünyayı sevenlerle edebli olarak, âhireti isteyenlerle ilim sahibi olarak,
mârifet sahipleriyle de istediğin gibi görüş». Sofilerden bazısı bir birleriyle arkadaşlık etmişlerdir. Koydukları şart da, eğer birisi devamlı yemeyip oruç tutarsa, gece sabaha kadar uyumayıp namaz kılarsa, diğerinin ona, «Niçin böyle yapıyorsun?», diye sormaması idi.
Allah için olan dostluğun mânâsı birliktir. Birlikte, beraberlikte ise tekellüf olmaz.
10 — Kendini bütün dostlardan aşağı bilmelidir. Onlardan bir şey beklememeli, her şeyine hakkıyle riayet etmelidir. Cüneydi Bağdadî’nin huzurunda biri, «Allah için kardeşlik olmak, bu zamanda çok kıymetli ve bulunmaz oldu», dedi. Birkaç defa bu sözü tekrarladı. Cüneyd (rahimehullah) buyurdu ki: «Senin sıkıntı ve cefalarını çekecek bir kimse arıyorsan, bulamazsın. Sıkıntı ve cefalarını çekeceğin bir kimse arıyorsan burada çok vardır».
Din büyükleri buyuruyor ki, kendini din kardeşlerinden üstün gören günahkâr olur. Onlar da onu öyle görürlerse günahkâr olurlar. Kendini onlar gibi görürse, kendisi de, onlar da üzülür. Onlardan aşağı görürse kendisi de, onlar da rahat ve selâmette olurlar. Ebû Muaviyei Esved buyurur: «Bütün dostlarım benden daha iyidirler. Çünkü, beni kendilerinden önce tutarlar ve üstün bilirler».