Yemeğin Cinsi Hakkında
En iyisi elenmiş buğday unudur, en aşağı da elenmemiş arpa unudur. Ortası elenmiş arpa unudur. En iyi katık et ve tatlıdır. En aşağısı sirke ve tuzdur. İkisi arasında et bulunmayan yağlı yemeklerdir. Allah yolunda ilerleyenlerin âdeti, kuvvetli yemeklerden kaçınmaktır. Bu büyükler kendi şehvet ve arzularını gördükleri şeylerde, nefislerine muhalefet etmişlerdir ve buyurmuşlardır: Nefs, şehvet ve arzusuna kavuşunca kendisinde gurur ve gaflet meydana gelir, dünyada kalmayı sever, ölümü düşman bilir. Dünyayı ona dar ve zindan etmeli, ölümü bu zindandan kurtuluş çaresi kabul ettirmelidir.
Hadîs i şerifte, «Ümmetimin en kötüsü buğdayın özünü yiyenlerdir» (2), buyuruldu. Bu haram değildir. Zira arasıra yemekte zarar yoktur. Fakat devamlı yenirse insan iyi yemeklere alışır, gaflete ve durgunluğa götüreceğinden korkulur. Resûlullah (alevhis selâtü vesselam) buyurdu ki: «Ümmetimin en fenası, iyi yemekler için uğraşan ve bütün maksatları çeşit çeşit yemekler, renkli elbiseler ve mizah olanlardır» (3). Yemeğin Cinsi Hakkında
Mûsa aleyhisselâma vahiy geldi: «Yâ Mûsa! Bil ki. senin duracağın yer mezardır. O hâlde, nefsinin arzularından uzak ol». Din büyükleri müsaade olunan leziz yemekler için uğraşmayı ve her arzusuna kavuşmak için çalışmayı iyi söylememişlerdir. Vehb bin Münebbih buyuruyor: Dördüncü kat gökte iki melek karşılaştı. Biri dedi ki: «Balığı; balıkçının ağına sokmağa gidiyorum. Zira filân Yahudi’nin canı balık istiyor». Diğeri; «Ben de filân âbidin yağ kâsesini devirmeye gidiyorum. Zira canı yağ istiyor, dedi».
Bir bardak serin suya bal katıp tatlılaştırdılar ve HazretI Ömer e (radıyallahü anh) verdiler. İçmedi ve bunun hesabını benden uzak tutunuz, buyurdu. Hazreti Ömer’in oğlu hasta idi. Kızarmış balık yemek istiyordu. Nâfi (radıyallahü anh) der ki, Medine’de çok zor bulabildim. Bir buçuk dirhem gümüşe satın aldım. Kızarttım ve ona götürdüm. O esnada kapıya bir fakir geldi. «Götür ona ver», buyurdu. Dedim ki, «Siz bunu istemiştiniz Çok zor bulabildim. Müsaade buyurun, diğerini vereyim». «Hayır, bunu ver», buyurdu. Balığı verdim. Adamın arkasından gittim. Balığı satın aldım. Kıymetini verdim. Eve dönünce buyurdu ki: «Balığı daikıymetini de o fakire ver. Çünkü Resûlullah’tan (sallâllahü aleyhi ve sellem) duydum. Buyurdu ki: «Kimin canı bir şey arzu eder ve kendi arzusuna aldırış etmeyerek, başkasını kendi üzerine takdim ederse, Allahü Teâlâ onu mağfiret eder» (D. Yemeğin Cinsi Hakkında
Utbetu 1Gulâm (rahmetullahi aleyh) güneşte hamur kurutur ve yerdi. Ateşte pişirmeye bırakıp fazla lezzetli olmasını istemezdi. Su küpünü güneşin altından almaz, sıcak sıcak bir yudum içerdi. Mâlik b. Dinâr süt içmek istedi. Kırk sene süt içmedi. Kendisine bir kimse taze hurma getirdi. Eline aldı, evirdi çevirdi ve sonra, «Buyurun, siz yiyin, kırk senedir ben yemedim», dedi. Ahmet ibn Ebû’l Havâıi, Ebü Süleymânı Dârânî’nin müridi idi. Der ki: Üstadım sıcak ekmekle tuz yemek istedi. Getirdik. Bir lokma aldı, diğerini yanına koydu, ağlamaya başladı ve «Yâ Rabbi! Benim arzumu önüme getirdin, yoksa bunda cezam mı vardır? Tevbe ettim. Beni afvet!» dedi. Malik b. Daygam (rahmetullahi aleyh) buyurur: «Basra çarşısında geziyordum. Tereotu gördüm. Alıp yemek istedim. Yemeyeceğim diye and verdim. Kırk sene sabrettim, yemedim». Mâlik b. Dinar buyurdu: «Elli sene oluyor ki, dünyayı boşadım. O zamandan deri bir bardak süt içmek isterim. Bu zamana kadar içmedim ve Allahü Teâlâya kavuşuncaya kadar da içmeyeceğim». Hammâd ibn Ebû Hanife (rahmetullahi aleyhimâ) buyurur: «Dâvûdi Tâî’nin evine gittim. Bir ses duydum: «Bir defa havuç istedin, verdim. Bugün de hurma istiyorsun, aslâ bulamazsın ve yiyemezsin», diyordu. İçeri girince, yanında kimseyi göremedim. Anladım ki kendi kendine konuşuyordu».
Utbetü’lGulâm, Abdülvâhid ibn Zeyd’e «Filân kimse, kalbinde, bende olmayan üstün bir sıfata kavuşuyor», deyince, «O, kuru ekmek yiyor, sen ise ekmekle hurma yiyorsun, sebebi budur», buyurdu. «Ben de öyle yaparsam o dereceye kavuşur muyum?», diye sorunca, «Kavuşursun, öyle yap», buyurdu, öyle yaptı ve ağladı. «Filân kimse hurma için mi ağlıyor?», dediler. Abdülvâhid buyurdu ki: «Onun nefsi hurmayı seviyordu. Büyük bir bağlılıkla bir daha hurma yemiyeceğim, dedi. Bunun için ağlıyor».
Ebû Bekiri Celâ’ (radıyallahü anh) buyurur ki: «öyle bir kimse tanıyorum ki, nefsi bir şey isteyip, kendine on gün bir şey yemeyeyim, sabredeyim de, istediğimi ver dediği zaman, «On gün bir şey yememeni istemem. Bu arzundan vaz geç» derdi».
Allah’a giden yolun yolcularının ve din büyüklerinin hâli böy ledir. Bu dereceye kavuşmayan bir kimse, hiç olmazsa bazı arzu ve şehvetlerinden vazgeçip, Müslümanları kendine tercih etmeli, herkese faydalı olmalı, her gün et yememelidir. Çünkü Hazreti Ali (ra dıyallahü anh) oğluna, «Kırk gün üst üste et yiyenin kalbi sert olur, kırk gün hiç et yemeyenin de ahlâkı bozulur», buyurdu. Normal olan, Hazreti Ömer’in (radıyallahü anh) kendi oğluna, «Bazan et, ba zan yağ, bazan süt, bazan sirke, bazan da kuru ekmek yemelidir», buyurduğudur. Tok karnına uyumamak müstahabtır. Zira iki gafleti birleştirmek olur. Hadisi şerifte, «Yemeği namazdan ve zikirden önce yiyiniz, yemeği yiyip yatmayınız, kalbi, karartır» t ), buyuruldu. Demişlerdir ki, yemekten sonra dört rekât namaz’ kılmalı, yahut yüz defa teşbih okumalı, yahut da bir cüz Kur’ânı Kerim okumalıdır. Süfyânı Sevri (rahmetullahi aleyh) ne zaman doyuncaya kadar yese, o geceyi ibadetle ihyâ eder ve kendine, «Hayvan gibi doyunca, ağır iş^er yapmalısın», derdi. Büyüklerden biri mü ridlerine, «Arzu ettiğinizi yemeyin, yerseniz, aramayın, ararsanız sevmeyin», derdi.

