Zekât Vermenin Hakikati
Namazın hakikati ve sûreti olduğu gibi, zekâtın da bir hakikati vardır. Zekâtın hakikati ve esası bilinmezse, zekât rûhsuz, hakikatsiz bir sûret olur. Hakikati üç derecedir:
BİRİNCİ DERECE: İnsanların Allahü Teâlâ’yı sevmek ve onu dost tutmakla emredilmiş olmalarıdır. Allahü Teâlâ’yı sevmiyorum diyen bir mü’min yoktur. Hattâ, hiçbir şeyi Allahü Teâlâ’dan çok sevmemekle memurdurlar. Bahusus Kur’ânı Kerim’de buyuruluyor: «Yâ Muhammed, onlara söyleı Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, hanımlarınız, akrabalarınız, uğruna kavga ettiğiniz mallarınız, iyi olamamasından korktuğunuz ticaretleriniz, beğendiğiniz ve rahat oturduğunuz evleriniz; Allah’tan, Resûlü’nden ve O’ nan yolunda cihad etmekten sizin için daha kıymetli ise, gözünüz Allahü Teâlâ’dan gelecek emir için yolda olsun. Allah, haddi aşanlara hidâyet vermez» l1). Allahü Teâlâ’yı her şeyden çok seviyorum demeyen bir mü’min yoktur. Hakikaten öyle olduğunu zanneder. O hâlde, bir kimsenin elinde bulunmayan kuru bir iddia ile gururlanmaması için bir izahda bulunmak ve bir nişan vermek icabediyor. Mal, insanın sevdiği şeylerden biridir. Zekât Vermenin Hakikati Allahü Teâlâ insanı bununla imtihan ediyor ve buyuruyor ki: Eğer iddianda haklı isen, âşığı olduğun bu malı feda eyle ve bizi sevmekteki dereceni anla. Bunu anlayanlar üç kısımdır:
1 — SIDDIKLAR; Onlar her şeyini feda eylediler, «tkiyüz dirhemden beş dirhem vermek, bahîllerin işidir. Bize lâzım olan, sevdiğimizin sevgisi için ikiyüz dirhemi de vermektir», dediler. Husu san Ebu Bekri’sSıddık (radıyallahü anh) bütün malını verdi. Re sûlüllah buyurdu: «Evdekilere ne bıraktın?». Cevabında «Allah’ı ve Resûlünü bıraktım», dedi. Hazreti Ömer malının yarısını verdi. Ona da, «Evdekilere ne bıraktın?» diye sordu. «Yarisım bıraktım», diye cevap verdi. Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem), «Aranızdaki fark, sözleriniz arasındaki fark gibidir», buyurdu.
2 — SÂLİHLER: Sâlihler, Allahü Teâlâ’nın iyi kulları, malı bir defada elden çıkarmadılar ve ona güvenmediler. Yanlartnda saklayıp, fakirlerin ihtiyaçlarını ve iyilik yapmak, hayır işlemek yollarını gözettiler. Kendilerini fakirlerle bir tuttular. Zekât miktarı vermekle yetinmediler. Yanlarına fakir fukara gelince, onlan kendi ev halkından saydılar.
3 — İYİ İNSANLAR: Bunlar, ikiyüz dirhemden; beş dirhemden fazla veremediler. Farzı yapmakla yetindiler. Emri severek, beğenerek ve vaktinde yerine getirdiler. Fakirlere hiç minnet etmediler. Bu ise en aşağı derecedir. Çünkü, Allahü Teâlâ’nın kendisine verdiği ikiyüz dirhem gümüşten, yine O’nun emri ile beş dirhemi veremeyenin Allahü Teâlâ’yı sevmekten nasibi yoktur. Beş dirhemden fazla veremeyenin sevgisi gayet zayıf olup, bahîl dostlardan sayılır.
İKİNCİ DERECE: Kalbi; bahilliğin, cimriliğin bulaşıklığmdan ve pisliğinden temizlemektir. Çünkü kalbdeki bahillik, Allahü Teâlâ’ ya yakınlığa lâyık olmayan bir pislik gibidir. Bahusus zehirdeki necaset, pislik; insanın namazdan uzak olmasına sebep oluyor. Bahillik pisliği, mal vermedikçe temizlenmez. Bunun için, bahillik pisliğini silip temizleyen zekât, içersinde necaset yıkanan bir dere gibidir. Ve yine bunun içindir ki, Peygamber Efendimize (sallâllahü aleyhi ve sellem) ve ehli beytine zekât ve sadaka vermek haramdır. Onun mansabını insanların mallarının kirlerinden korumuşlardır.
ÜÇÜNCÜ DERECE: Nimete şükür etmektir. Mal bir nimettir. Çünkü dünyada ve âhirette mü’minin rahat etmesine sebep oluyor. O hâlde, namaz, hac ve oruç beden nimetinin şükrü olduğu gibi; zekât da, mal nimetinin şükrüdür. Bu nimet sebebiyle kendisinin kimseye muhtaç olmadığını, fakat kendisi gibi bir Müslürrianın zavallı ve muhtaç olduğunu görünce kendi kendine, «O da benim gibi Allahü Teâlâ’nın kuludur. Beni ona muhtaç etmeyen ve onu bana muhtaç edene şükretmeliyim. Onu sevmeliyim. Zekât Vermenin Hakikati Olmaya ki bu mal bir gecede benden alınır. Şayet kusur edersem, beni onun gibi, onu da benim gibi yaparlar», demelidir.
Bu hakikatleri bilenin ibadeti, mânâsız bir sûret olmaktan kurtulur.

