Peygamber Efendimizin, Diğer Mübârek İsimleri

By | 1 Ağustos 2019

Sevgili Peygamberimizi, biz daha çok “Muhammed ve Ahmed” isimleri ile biliriz. Cenab-ı Hak, Kuran-ı Kerim’inde “Muhammed” adıyla O’ndan dört kez bahseder. Yine Kur’an’m anlattığına göre Hz. İsâ, ümmetine O’nu, “Ahmed” ismiyle haber verir. Bunun dışında Yüce Allah, Kur’an’da O’nu (sav), “Resûl, Nebî, Beşîr, Nezir, Tâhâ, Yâsîn, Kerîm, Abdullah, Nur, Hâtemü’n-Nebiyyin, Rahmet…” gibi  kadar farklı isimlerle anar.
Bunlar arasında “Raûf” ve “Rahim” isimleri vardır ki, Sadece Efendimiz için kullanılmış olması oldukça anlamlı ve
dikkat çekicidir. “Raûf’ ve “Rahim” Yüce Allah’a mahsus isimlerdir. Yüce Allah, hiçbir peygambere bu mübârek isimlerinden ikisini bir arada vermemiştir. Bu iki mübârek ismini Efendimiz için kullanması O’nun (sav) yanındaki değer ve kıymetini anlatmak maksadı taşıdığı gibi, bizim de O’na (sav) karşı dikkat ve ilgimizi her zaman canlı tutmamız içindir.
“Raûf’; ince bir şefkat ve derin bir merhamet sahibi, “Rahim” ise çok acıyan, esirgeyen anlamlarını taşır.
Bu isimleri Peygamber Efendimiz için kullanmakla Yüce Allah, O’nu, insanlara ve müminlere karşı ince ve derin bir şefkat ve merhamet duygusuyla yarattığına da işaret eder. Peygamber Efendimiz de, tüm canlılara, özellikle insanlara ve onlar arasından da müminlere, hayatında şefkat ve merhametini esirgemeden cömertçe kullanması ile, bu iltifat ve şerefi hak ettiğini göstermiştir..
“O, size çok düşkün, müminlere karşı Raûf (çok şefkatli) ve Rahim (çok merhametledir.” (Tevbe, 9/128) buyurmakla Yüce Allah insanlara ve biz müminlere manen şöyle sesleniyor sanki:
“Ey İnsanlar ve ey Müslümanlar! Size, yüreğini şefkat ve merhametle dolu yarattığım Peygamberimi gönderdim. O, size risâleti noktasında bir baba gibi şefkat ve merhamet edip acır. Tüm dertlerinizi kendi derdi bilir. Sizin maddi manevi sıkıntılara uğramanız O’nu üzer. Üzülüp sıkıntı yaşamayasımız diye var gücüyle sizin maddi ve manevi faydanız için durmadan çalışır. Manevi yaralarınıza sevgi, şefkat ve merhametle getirdiği hükümler ve yaşantısında gösterdiği güzelliklerle dermanlar sunar. O (sav), size böylesine düşkünken, sevgi, şefkat ve merhametini sizin için olanca cömertliğiyle ortaya koyarken; sizin O’na ve getirdiği hükümlere karşı ilgisiz, sevgisiz, saygısız kalmanız nankörlük olmaz mı? Sizin O’nun bu sevgi, şefkat ve merhametine sünnetine uygun hareket etmeye çalışmakla karşılık vermeniz gerekmez mi? O’nun size gösterdiği ilahi ve nurânî yol, maddi ve manevi dünyanız ve ebedi saadetiniz için faydalarla doludur. O halde aklınızı başınıza alınız ve bu menfaatleri elde etmek için O’nun gösterdiği yolda yürümeye çalışınız!”
Merhamet, şefkat ve acımasının enginliğini binlerce olayla ortaya koymuştur Peygamber Efendimiz. Burada sadece Tâif halkının O’na revâ gördüğü zulüm ve eziyete karşılık takındığı tavra dikkatlerinizi çekmekle yetineceğim.
Müşrik elebaşları, Mekke’yi O’na ve Müslümanlara âdeta üstü açık bir zindana dönüştürmüşlerdir. Davetini her defasında alaya alarak geri çevirmişlerdir. Bu arada çok sevdiği sevgili amcası Ebu Talib ve eşi Hz. Hâtice anamızı da ebedi aleme uğurlamıştır. Üst üste gelen bu sıkıntı ve üzüntülerden adeta bunalmıştır. Hareket alanı daraltılan Müslümanlardan bir kısmını Habeşistan’a göndermiştir. Kendisi ve Müslümanlar için de emin bir yer arayışmdadır. İslâm’ın gelişip yayılması için yeni bir açılım, yeni yüzlere davasını anlatma gereği ve ihtiyacı vardır. Kendince Tâifi uygun bulur ve yanma Hz. Zeyd b. Hârise’yi alarak gider.
Gider ama, gidişiyle dönüşü bir olur. Tâif ileri gelenleri de Mekke’nin müşrik elebaşlarmdan farksız bir tutumla karşı koyarlar. Çar naçar ve üzgün şehirden ayrılır. Ancak ayrılmasıyla taş yağmuruna tutulması bir olur. Tâifliler, yüce davasını kabule yanaşmadıkları gibi, bir de bu küstah davranışı O’na reva görürler. Hem kendisi, hem de Hz. Zeyd, kan revam içinde kalırlar. Tek söz etmez taşlayan zavallılara, sadece yüzlerine acıyarak bakar. Bir de, her şeyi gören ve duyan Rabbine halini kendi diliyle arz eder:
“-Ey merhamet edenlerin en merhametlisi!
Zayıf ve güçsüzlerin Rabbi!
Benim de Rabbim Şensin!
Beni kimlerin (eline) bırakıyorsun?
Senden başka dayanak mı var (ki dayanayım)?
Senden başka güvenilecek mi var (ki güveneyim)?
Rahmetine sığınıyorum ey Yüce Rabbim!”
Gökleri devirecek, toz duman edecek bir yalvarış ve yakarıştı bu. Dağlar devrilmemiş, toz duman olmamıştı o an, ama Hz. Cebrâil ile dağlar meleği, iki asker gibi yanında bitivermişlerdi.
Hz. Cebrâil, melekler içinde en yakın arkadaşıydı, sırdaşıydı.
– Ey Muhammed! dedi. Rabbin, uğradığın zulümden ve uğratanlardan haberdardır. Sana, dağlar meleğini gönderdi. Onlara, istediğin şeyi yapman için beklemekte.
Dağlar meleği de selam verdi ve iki dağı göstererek:
– İstersen, ey Muhammed! Şu iki dağı onların üzerine yıkıp kapatayım, diyerek emrini beklediğini bildirdi.
İşte burada O’nun rahmet ve merhametinin enginliği devreye girdi ve:
– Hayır! Asla böyle bir şey istemem. Ben, umuyor ve ümit ediyorum ki Yüce Allah, bunların da neslinden kendisine iman edip ibadet edecek ve kendisine hiçbir şey ortak koşmayacak kullar yaratacaktır, buyurdu.
Dağlar meleği bile, yüreğinin bu derinlik ve enginliğine şaştı ve:
– Gerçekten de Sen ey Muhammed! Rabbinin Seni isimlendirdiği gibi ne kadar da “Raûf” ve “Rahim”sin, dedi.
Başka söze hacet kaldı mı artık?
Geçelim…
Bir de Peygamber Efendimiz, isimleri arasına gördüğü vazife yönüyle “Mâhî”, “Hâşir” ve “Âkıb” diye üç ismi, önemlerini vurgulayarak katar.
“Mâhî”, yok eden, ortadan kaldıran,
“Hâşir”, toplayan, toplayıcı,
“Âkıb” ise, arkadan gelen, son gelen anlamlarına geliyor sözlükte.
Efendimiz, bu isimlerini Peygamberlik göreviyle bağlantı kurarak anlatır bize:
“Ben, o Mâhî’yim ki Allah, Benim (peygamberliğim)le küfrü yok edecektir.
Ben, o Hâşir’im ki, (kıyâmet gününde) insanlar beni izleyerek haşr olunacaklardır.
Ben Âkıb’ım (Son Peygamberim. Benden sonra hiç kimse Peygamber olmayacaktır).”
Yahudiler, son peygamberin içlerinden çıkacağını sanıyorlardı. Peygamber Efendimiz Kureyş arasından çıkınca, kıskanmış ve O’na amansız düşman kesilmişlerdi. Bir gün bayramlarını tebrik münasebetiyle yanlarına gitmiş ve onları İslâm’a davet etmişti. Olumlu cevap alamayınca da üzerine basa basa:
– Siz inansanız da inanmasanız da, vallahi, Hâşir benim! Âkıb Benim! Mustafa Peygamber Benim! buyurmuştu.
Efendimiz, daha bir çok hadisleriyle bu isimlerini ve kapsadığı manaları açıklar bize.
Peygamber Efendimiz, Peygamberlere gönderilen diğer kitaplarda değişik isimlerle anılmıştır.