Peygamber Efendimizin, Safa Tepesinden ilk Çağrısı

By | 1 Ağustos 2019

O’nun ne denli bir hatip ve öğretmen olduğunun, dersini ne kadar mükemmel anlattığının farkına varmak için şu olay da oldukça önemlidir:
“(Ey Peygamberim! Önce) En yakın akrabanı (kavim ve kabileni) uyar” ayeti nazil olunca Peygamber Efendimizin artık davetini halka ilan etmesi gerekiyordu.
O dönemde Araplar arasında bilinen bir metot ve adet vardı; ciddi bir haber ya da halkın ve şehrin kaderi söz konusu olduğunda yüksek bir yere çıkılır ve “Buraya geliniz! Toplanınız!” diye seslendirdi. O gün için halkı uyarmanın en etkili yolu buydu onlara göre.
Peygamber Efendimiz de aynı yöntemi kullanarak Safa Tepesinde yüksekçe bir kayanın üzerine çıktı ve:
– Ey Kureyş! Buraya geliniz! Toplanınız! diye haykırdı.
Tatlı sesi şehrin sokaklarında yankılanmıştı.
Kimi evinden, kimi işyerinden fırlamış, Safa Tepesi’ne doğru yönelmişti. Tepenin yanma vardıklarında karşılarında duranın Peygamber Efendimiz olduğunu görünce şaşırdılar. Aralarında bir süre konuşup durduktan sonra:
– Ne istiyorsun? Bize verecek bir haberin mi var, diye sordular.
Zengin fakir, genç ihtiyar, kadın erkek birçok kimse toplanmıştı tepenin eteğinde. Kimi kızgın, kimi güleçti.
Peygamber Efendimiz, dikkatle baktı hepsine. Ardından onların da dikkatlerini toplamak için önce:
– Benim ve sizin haliniz neye benzer bilir misiniz? diye sordu.
Kalabalıktan karşılık gelmedi. Sadece birbirlerinin yüzüne şaşkın şaşkın bakmakla yetindiler. Sorusuna yine kendisi cevap verdi:
– Gelen düşmanı görüp ailesine haber vermeye koşan birine… Düşmanın ondan önce ulaşıp ailesine zarar vermesinden korkar ve “koşun size bir haberim var” diye haykırır. İşte, ben ve siz böyleyiz!
Konuşmadan durdu bir süre. Kalabalıkta merak vardı. Sözlerinin gerisini sabırsızlıkla bekledikleri gözlerinden okunuyordu. Hepsini yeniden dikkatle süzdükten sonra, konuşmasını bir soruyla sürdürdü:
– Ben, bu tepenin diğer tarafında, düşmanın pusuda yattığını ve gece ansızın size saldıracağını söylesem, inanır mısınız?
Kalabalıktan cevap geldi bu kez:
– Evet… inanırız… Şimdiye kadar ne bir yalanını duyduk, ne de bir yanlışını gördük. Hep doğru oldun, hep doğru olanı yaptın.
Bu konuşmalarından sonra derin bir sessizlik oldu kalabalıkta. Peygamber Efendimiz de sorusuna gelen cevaptan mutlu olmuştu. Asıl önemlisi, bundan sonra takınacakları tavırdı. Tüm kabilelerin adlarını tek tek saydı bu kez. Sonra gayesini ve haberini açıkladı:

– Sizi çetin bir azabın beklediğini duyurmak için buradayım. Yüce Allah, sizi o azapla korkutmam için beni görevlendirdi. Sizden istediğim tek şey, “Allah’tan başka ilâh yoktur”
demenizdir. Ben de, O’nun kulu ve Peygamberiyim. Bunu da doğrulamanızdır.
Bu sözlerini duyunca homurdananlar da oldu, sessizce bekleyenler de.
Efendimiz, sözlerini sakin ve tatlı bir ses tonuyla tamamladı:
– Söylediklerimi kabul ederseniz cennete gideceğinize kefilim. Kabul etmezseniz bilin ki dünyada da, ahirette de size bir faydam olamayacaktır.
İçlerinden biri, birkaç adım öne çıktı. Eğilip yerden bir taş aldı ve Efendimize doğru fırlatıp çirkin sesiyle:
– Ellerin kırılsın! Diye bağırdı. Bunları söylemek için mi bizi işimizden, gücümüzden edip buralara kadar getirdin?! Seni dinlemeyeceğiz, söylediklerini de kabul etmeyeceğiz!
Bağıran, amcası Ebu Leheb’ti. Yüreğindeki dinmeyen kin ve öfkesi daha da artmıştı anlaşılan. Zaten kırmızı olan yanakları daha da kızarmıştı. Sanki, cehennem ateşinden bir alev yüzünü kaplamıştı. Sonra da kalabalığa döndü. Hiddetle avazı çıktığı kadar bağırdı:
– Dağılın! Duyduğunuz gibi önemli bir şey yok. Sizi korkutup telaşlandırdığı için Yeğenimin kusuruna bakmayın!
Kansı Ümmü Cemil de olanca hırçınlığıyla dört dönüyordu kalabalığı dağıtmak için.
Peygamber Efendimiz ibretle seyrediyordu her ikisini de. Gönlü rahattı. Görevini yapmıştı. Ama üzgündü. Öz amcasının kendisine karşı böylesine azgınlaşıp saldırgan oluşuna bir türlü anlam veremiyordu.
Kalabalık dağıldı.
Ama Peygamber Efendimiz, oturduğu yerde bir süre daha düşüncesiyle baş başa kaldı. Davasının ilk tohumlarını şehir halkının gönlüne serpmişti o an. Kaya gibi sert olanlarda iz bırakacak, verimli toprak gibi olanlarda ise filiz verecekti.