Allah ve Resûlullah sevgisi, sahabilerin gönlünde canlarını ve mallarını uğrunda seve seve feda edecek kadar yüce ve derindi.
Uhud Savaşı, Müslümanlarla puta tapan Mekkeli müşrikler arasındaki ikinci çarpışmaydı. Çetin mi çetin bir çarpışmaydı. Derslerle, ibretlerle dolu bir savaştı.
Başlangıçta İslam ordusunun lehinde gelişmişken ve düşman dağılmaya yüz tutmuşken, görevli okçuların yerlerini zamansız terk etmelerinden dolayı, savaş bu kez Müslümanların aleyhine dönmüştü. Düşman ordusu önden ve arkadan ablukaya alınca, Müslümanlar birden şaşırıp yeniden toparlanmak için savaş alanını terketmek zorunda kalmışlardı.
Ama Peygamber Efendimiz savaş alanını terk etmemişti. Çünkü O (sav), kahramanlıkta da, cesaretin zirvesindeydi. Hz. Ali gibi bir yiğit bile; “Biz, savaş kızıştığında, gözler öfkeden kıpkırmızı kesildiğinde Allah Resûlü’nün arkasına sığınırdık. ” der. Artık O’nun ne denli cesur olduğunu varın düşünün… Bu dehşetli anda etrafında ise sadece on beş kadar Müslüman kalmıştı. Üç bin kişilik düşman ordusunun tek hedefi Peygamber Efendimizdi. Ama düşman askerleri canını dişine takıp O’nu korumaya çalışan bu on beş yiğiti bir türlü geçemiyordu. Bunların arasında, Hz. Ebu Bekir vardı, Hz. Ali, Hz. Ebu Dücâne, Hz. Ebu Ubeyde b. Cerrah ve Sa’d b. Ebî Vakkas gibi sahabiler vardı… Bir de Hz. Nuseybe Hatun vardı.
