Bundan sonra İsrailoğullarma peygamber gönderilmedi. Hâkimler Devri denilen dönem başladı. Birbiri ardından gelen bu Hâkimler Başkanlar) İsrailoğullarını yönettiler. Onlar da kimi Musa (A.S.)’nın seriatine uyarak hak yolunu tuttular. Kimi de dinlerinde âsilik ve zaşkınlık gösterdiler. Şeriate ayrılıkta bulundular.
Ama Cenab-ı Hak da onların bu isyanını yanlarında bırakmadı. Kimi gün başlarına düşmanlarını musallat etti. Kimi gün de esaret zincirlerine vurdular. Ya da Allahu Teâlâ’nm başka afetleriyle onları musibetlere uğrattı. Ya da başkansız kalırlar, dağınıklığa uğrarlardı. Ancak Hak Teâlâ’ya sığınırlar, yalvarıp yakarırlar, bunun gibi felâketlerden kurtulabilirlerdi.
İşte bu devrelerde iken bir gün Hazret-i İşmoil (A.S.) duruma hâkim oldu. İsrailoğullarını yönetmeye başladı.
İşmoil (A.S.) Hazret-i Harun’un soyundandı. Kendisine peygamberlik 40 yaşında iken verildi. Böylece İsrailoğulları uzun senelerden zeri Hâkimler Devri’nin Beylerinin zulüm ve baskısı altında ezilmişlerdi.
Halk:
— “Bize bir nebi gerek! Bize Allah’ın bir peygamberi yol göstermeli!” diyorlardı. O zaman bunlar adı “İL” olan bir din bilginine gittiler.
Ey İL! dediler. Lâvi kabilesi arasına git! Orada aş eren bir kadın varmış. Bir çocuk bekliyormuş. Bize o kadının doğuracağı çocuk Peygamber olacakmış. Bu kadın Hz. İbrahim soyundan geriye kalan tek kadınmış. Haydi git, bu hali bize öğren. Bize tezce haber getir.
İhtiyar bilgin İL de halkının bu dileğine uydu. Lâvi kabilesine koştu. O söylenilen kadını buldu. Onun doğurduğunu ve bir oğlan çözük dünyaya getirdiğini öğrendi.
Çocuğun adı İşmoil konulmuştu. Bilgin lohusa anaya:
— “Ey İşmoil’in anası! dedi. Bu çocuğunu bana bırak, onu büyüp yetiştireyim!” dedi. Anacık da:
— “Peki, büyüt. Büyüyünce de kavmine yararlı olsun!” dedi. Bilzin İL de onun eğitim ve öğrenimiyle uğraşıp durdu. Ona Hazret-i Musa’ya inen Tevrat’ı öğretti. İşmoil büyüdü. Bir delikanlı oldu.
Bir geceydi. İşmoil, Babalığı İL ile bir oda içinde uykuya dalmıştı. Karanlıkta Cebrail (A.S.) geldi:
— Uyan ya İşmoil! dedi. Genç adam:
— Bu ses nereden geliyor? diye uyandı. Aynı ses:
— “Yâ İşmoil! Sana müjdeler olsun. Hak Teâlâ sana peygamberlik bağışladı!” dedi ve Cebrail, birden gözü önünden kayboldu. Fakat bu nebilik bildirisi Hazret-i Rûh (yani Cebrail) tarafından 3 gece arka arkaya tekrarlandı. İşmoil de bu halleri:
— “Aziz baba! Allahü Teâlâ bana peygamberlik ihsan etti!” diyerek İL’e bildirdi. Zaten bu haberi bekleyen ihtiyar bilgin de buna çok sevindi.
İşmoil’in yaşı bu zamanda kırkı bulmuştu. Babalığı da çok ihtiyarlamıştı. Kavuştuğu mutluluk içinde gözlerini dünyaya kapadı.
Allahü Teâlâ’nın nebilik bağışına kavuşan İşmoil (A.S.) da o günden sonra halkını hak dinine çağırmaya başladı. Bu davet tam 11 yıl sürdü. Bu onbir sene sona erdiği zamanda, Hazret-i Musâ öleli tam 493 yıl olmuştu. Hâkimler Devri sona ermiş, İsrailoğlu Melikleri Çağı başlamıştı. Sebebi de şuydu: Bu sıralarda, Filistin ülkesinde hükümet süren Amalika halkının kalıntıları İsrailoğullariyle yaptıkları cenkte üstün gelmişlerdi. İsrailoğulları da, peygamberleri olan İşmoil (A.S.)’ınkatına geldiler:
— Ey İşmoil! dediler. Bizim başımıza bir hükümdar seç de onun buyruğuna uyalım ve Allah yolunda savaşalım.
Bu olay Kuran-ı Kerim’de şöyle açıklanmış bulunmaktadır:
«Ey Muhammedi Musa’dan sonra İsrailoğullarımn önde gelenlerinin durumlarına bakmadın mı? Hani o kişiler peygamberlerine:
— “Bize bir padişah seçip gönder de onun buyruğunda Allah yolunda cenk edelim!” demişlerdi. ) O nebi de onlara:
— “Peki, size savaş farz kılınırsa korkarım ki sözünüze vefa gösteremez ve savaştan çekinirsiniz!”
Onlar da: — «Allah yolunda bizi yasaklayan ne olabilir ki savaştan kaçalım? Oysa biz vatanlarımızdan çıkarıldık. Evlâdımızdan ayrıldık!» dediler.Lâkin kendilerine savaş emredilince pek azı cenk etti. Ötekileri yüz çevirdiler. Allah, savaştan yüz çeviren zâlimlerin halini çok iyi bilir.» (Bakara sûresi, âyet: 246)
«Peygamberleri İsrailoğullarına: — “Allah size Talût’u hükümdar olarak gönderdi!” deyince onlar: — “O (Talût) bize nasıl buyurabilir?. Bizim, melikliğe ondan çok hakkımız var!.. O bizden zengin de değil!” dediler. Bunun üzerine peygamberleri: — “Hiç kuşku yok ki onu Allah seçmiş, sizden üstün gelmiş kılmış, ona bilgi ve vücut bakımından hem de üstünlük vermiştir!” dedi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah’ın rahmeti ve ihsanı geniştir. O her şeyi, hakkiyle bilendir.1 1 (Bakara sûresi, âyet: 247)
Yine peygamberleri onlara şunları söylemişti: — «Onun padişahlık ve hükümdarlığının apaçık burhanı, size Rabbinizden kuvvet ve güven veren, içinde Musa ile Harun ailesinin arta bıraktıkları emanetleri bulunan ve meliklerin taşıdığı tabutta (sandıkta) gelmesidir. Eğer iman getirirseniz, bu sizin için bir âyet ve işarettir.»
Kur’an-ı Kerim Talût’un melikliği hakkında şöyle buyurur:
452
Talût (savaşmak için) askerleri ile harekete geçerek onlara dedi ki:
— «Allah sizi bir ırmakla sınayacak. Kim o nehrin suyundan içerse, o, benden değildir, içmeyen bendendir. Ancak, eli ile bir avuç su almakta yararsızlık yoktur.»
Irmağa vardıkları zaman, ordunun pek azı dışında, kana kana sudan içmeğe başladılar. Talût, sözüne uyanlarla birlikte sudan karşı kıyıya geçti. Onun sözlerine uymayıp karşıya geçemeyenlere:
— «Biz bugün (düşman meliki) Talût’un askerine karşı duracak takatte değiliz!» dediler. Allah’ın rahmetine kavuşacaklarını kati olarak bilenler:
— «Az oldukları halde Allah’ın izni ile kendilerinden çok olan kuvvetleri mağlup eden, onlara galebe çalan nice ordular vardır. Allahu Teâlâ sabredenlerle beraberdir.»^) (Bakara sûresi, âyet: 249)
Talût’a bağlı müminler, Calût’a karşı savaş yapmak için yola çıkınca şöyle duada bulunmuşlardı:
— “Ey bizim rabbimiz! Sen bize sabır ihsan buyur. Ayaklarımıza güç ver ve bizi kâfirlere karşı zafere eriştir.”» (Bakara sûresi âyet: 250)
(En sonunda Allah’ın izniyle kâfirleri bozguna, hezimete uğrattılar. Dâvûd da Câlut’u öldürdü. Allah ona hikmet ve dilediği ilimleri verdi. (Bunlar güzel, gür sesli olmak, kuşlarla konuşmak gibi şeylerdi). Eğer Allah, kimi insanları kimileri üstüne def etmeseydi yeryüzü küfür ve fesada boğulurdu. Fakat Allah, âlemlere nimet vericidir.» (Bakara sûresi, âyet: 251)
