Hz. Âdem Buğday Yetiştiriyor

By | 2 Mart 2015

hz-adem-bugday-yetistiriyorÂdem’le Havva şimdi dünyada başbaşa yapayalnızdılar. Cennet’te günler boyu tatlı bir hayat, sonsuzluklara akıp giden bir ömrü yaşarlarken şimdi, ölümlü, fâni dünyadaydılar. Cennet’te gibiydiler, hiç bir zorluk çekmiyorlardı. Yasak ağacın yasak meyvasından yemiyorlar, ömürleri en tatlı dakikalar içinde akıp gidiyordu. Şeytanın hilesine nasıl kanmışlardı? Yasak meyveden nasıl yemişlerdi? Şimdi yeryüzünde rızıklarını kendileri elde etmeleri ve sonra evlât üretmeleri gerekti…

Allah-ü Teâlâ Kuran-ı Azimüşşanda şöyle buyurmaktadır:

«Ey Nâs! O Rabbımza karşı gelmekten sakının ki sizi bir tek nefisten yarattı, ondan da eşini yarattı da ikisinden de erkekler ve kadınlar üretti.»C) (Nisa sûresi, âyet: 1)

Bu dünyada başka yerde böyle! Ulu ulu ağaçlar bol yağmurlarla gökyüzüne boy atmıştı. Otları ne kadar boyluydu. Rüzgâr esince bir kez sağa, bir kez sola sallanıyorlar, içlerinde paralayıcı hayvanlar dolaşıyordu. Âdem’in adını taktığı kaplanlar filler vardı. Dünyanın bu sık ağaçları arasında, Havva çok korkuyordu. Kadındı, ürkekti çünkü… Ya bu yırtıcılar kendilerini de parçalarlarsa? Etraf öldürülmüş, etleri yenilmiş hayvanların kemikleriyle doluydu.

Havva:
— Korkuyorum Adem! dedi. Korkuyorum. Bu yırtıcılardan kendimizi koruyalım…
Yürüdüler. Yürüdüler.. Uzakta bir kovuk gördüler. Âdem:

— Gel! dedi. Gel Havva! Bu oyuğa sığınalım. Burada barınırız. Yırtıcıların saldırmasından kurtuluruz.
Şimdi karınları da çok acıkmıştı. Cennet’te ellerini uzatınca en güzel meyvaları yiyorlardı. Bir su başında Kevser ırmağının kenarında yere diz çöküp avuç avuç buzlar gibi soğuk, karlar gibi ak sular içiyorlardı.

Şimdi burada ne yemek kolay, ne içmek kolaydı. Karınları doyura-cak yiyecek nerede bu dünyada?
Adem:

— Çıkayım ben! dedi. Sen burada kal. Ağaçlar arasında belki yi-yecek bir şey bulabilirim!
Âdem kovuktan dışarı çıktı… Karnı açtı. Ellerini açtı:

— Ey Yüce Allah’ım, bize yiyecek ver! diye duada bulundu.Yüce Yaratan Âdem’in bu yakarışını kabul etti…Cebrail’e:
— Ey Cebrail! dedi. Şu yedi buğday tanesini al, YER’de Âdem’e götür.

Cebrail, bunları aldı. Dünyaya indi. Âdem’e sundu. Her bir buğday tanesi iki elma ağırlığındaydı. Âdem Cebrail’e sordu:
— Ben bunları ne yapacağım? Cebrail cevap verdi:
— Ey Âdem, bu taneleri yere serp sen!

Âdem buğday tanelerini yere serpti. Alemlerin Rabbi yere serpilen buğday tanelerinden hemen o anda buğday başağı yetiştirdi. Cebrail (A.S.) sonra Adem’e:

— Buğday böyle yenilecek, böyle yetiştirilecek, böyle biçilecek! di-ye tarif etti. Sonra tohumları el arasında ufalamayı, harman edip rüzgârda savurmayı öğretti.

Âdem’e:
— İki taş getir! dedi.
Âdem buğdayları bu iki taşın arasına koyarak buğdayı un yaptı.
Yüce Allah sonra:
— Ey Âdem! diye buyurdu. Undan hamur yap, onu külde pişir.
Âlemlerin Rabbi Cebrail’e:

— Âdem’e taş ve demir getir! diye emir verdi. Cebrail taş ve demir getirerek:
— Ey Âdem, ikisini birbirine çarp! dedi. Allah böyle emir buyuruyor.
Âdem, taşla demiri çarptı. Bir ateş çıktı. Ağacı yaktı. Külünde ek-mek pişirdi.
Hazret-i Âdem bu suretle kül içinde ilk ekmek pişiren insan oldu.
Akşam olunca Âdem, Havva’nın yanma elinde yiyeceklerle döndü. Havva bunları görünce çok sevindi:
— Yarın sabah güneş doğarken birlikte çıkalım! dedi. Bugün çok yorulmuşsun!

— Yarın ben sana yardımcı olurum.
O gece kalın ağaç yapraklarını üzerlerine çekerek yattılar.
Sabah olunca dünkü getirilen yiyeceklerin kalanlarından yediler. Mağaranın bir kenarından bir de kaynak akıyordu. Eğildiler. Dudaklarını suya dayadılar. Doya doya sudan içtiler. Ne yiyecek, ne su Cennet’teki yiyeceklere hiç de benzemiyordu amma karınlarının acıkmasını dindirebiliyorlardı…

Yüce Allah Cennet’ten Âdem’e çift sürsün diye Cebrail’le bir de kırmızı sığır gönderdi. Adem o günden sonra bu öküzü, yaptığı sabana koştu, tarlaları sürdü. Buğdayını ekti. Bu işleri yaparken alnından boncuk boncuk ter damlaları akıyordu. Bunlar, Âdem için, bahtsızlığın bir nişanesi idi.

Adem:
— Bu bana evlâdlarım için bir nişanedir! diye düşündü. Demek ki, onlar yarın ekin ekmek, ekin biçmek, tarla sulamak gibi bin türlü zahmet çekecekler, karınlarım öyle doyurabileceklerdir.

Havva, Şeytan’ın aldatışiyle yediği yasak meyveyi hatırladı.
— Fakat ne de güzeldi o yasak meyve? dedi
Adem:

— Öyle! dedi. Ne tatlıydı o yasak meyve! Yüce Allahımız, onu yedik diye bizi Cennet’inden kovdu. Amma ey Havva, ey eşim, yoldaşım, o meyveyi yedikten beri ben seni başka görüyorum. Sana karşı bir istek doğuyor içimde! Sen bana yasak ağacın yasak meyvesini hatırlatıyorsun!..

— Aman ey Adem! Yüce Mevlâ bir daha ne o yasak ağacı, ne onun yasak meyvesini şeytanın hilesi ile bize yedirmesin! dedi.

Bu sırada karşı akar suda su içmeğe gelen bir ceylân yavaş yavaş ilerliyordu.

Adem:

— Vuracağım bu hayvanı ben! dedi.

Kovuktan bir taş aldı. Gizlendi. Ceylânı vurdu. Kovuğun üzerindeki kayalıktan keskin bir taş kopardı. Ceylânı boğazladı. İçten gelen bir güdü ile hayvanı kesti, derisini, etini ayırdı. Etle karınlarını doyurdular. Adem deriyi ikiye ayırdı. Birisini Havva’ya uzatarak:

— Al! dedi. Kuruyan asma yapraklarını göbeğinin altından at! Bununla göbeğini kapa.

Havva, minnet dolu gözlerle ona baktı… Deriyi aldı. Göbeğine sardı. Âdem de öteki parçayı aldı. Cennet’te yasak meyveyi yedikten sonra Yüce Mevlâ’nın karşısında utandığı hale yeniden düşmemek için o da göbek altını kapadı.

Âdem, minnetli gözlerle bakan karısına bambaşka gözlerle, aşk dolu bakışlarla baktı. Ağaçlarda güvercinler vardı. Gaga gagaya sevişiyorlardı. Uzakta yırtıcı kaplanlardan iki eş gördüler. Onlar da sevişiyorlardı. Dahası var, uzak tepeden suya doğru ilerleyen iki eş fil bile ateşli gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. Yavruları da arkadan geliyordu. Ağaç dallarında kumrular dem çekiyordu.
Âdem:

— Bizim de böyle çocuklarımız olacak mı acaba? dedi. Havva kızararak yüzünü, gözlerini önüne eğdi:
— Bilmem! dedi.
— Cennet’teki yasak meyveyi sen avucunun içine almış, koparmıştın!

Havva kısık kısık gülümsedi. İlk aşk doğuyordu Âdem babamız’la, Havva anamız arasında… Onlar sonsuzluğa kadar belki gidemiyeceklerdi, suç işlemişlerdi amma aşk gözlerden gözlere, oğullardan oğullarına, kızlardan kızlarına geçip gidecek, ebediyete kadar akacaktı. Karınları doyuktu. Fakat bilmedikleri duygular içlerinden akıyor, yükseliyordu.

Güneş gittikçe sıcaklığını artırıyordu. Karınları şimdi doygundu amma susamışlardı da… Amma bir şeye susamışlardı… Yasak meyveyi yedikleri gibi aralarında bilmeden yasak ettikleri sevgilerinin meyvelerinden yemek istiyorlardı.
Adem:
— Bak Havva! dedi. Karşıdan ceylânlar geçiyor. Kaplanlar sık ağaçlar arasına doğru ilerliyor. Arkalarından da yavruları atlaya, zıplaya yürüyorlar. Acaba bizim de böyle yavrularımız olacak nu?
Havva tatlı bir ürperme ile kımıldadı:
— İçimden bir duygu fışkırıyor. Ana olmak istiyorum ben! dedi.
Adem de:

— Ben de baba olmamanın ezikliğini duyuyorum içimde. Bak bütün hayvanlar çift çift dolaşıyorlar. Yüce Allah da, beni sana, seni bana eş olarak, bizi bir çift olarak yarattı.

Adem sustu. Bir müddet Havva’nın gözlerinin içine baktı. Bu anda, Cebrail (A.S.) Hazret-i Adem’e göründü. Elinde de bir sandık vardı. Adem’e:

— Sana bunu Hak Celle ve Teâlâ Hazretleri yolladı. Senin oğulların yeryüzünde üreyecek, sen onların ilk peygamberi olacaksın. Senden sonra gelecek kavmin nebileri de bu sandıkta gösterilmiştir! dedi.

Evet, şimdi Hak Celle ve Teâlâ Âdem (A.S.)’a gökten bir sandık indirmişti. Bu sandık şimşir ağacındandı. Uzunluğu üç kulaç ve genişliği de iki kulaçtı. Üstü altın suyu ile yaldızlanmıştı. İçinde Adem’in oğullarına gelecek Peygamberlerin şekilleri, yüzleri vardı.

Bunu Kuran-ı Kerim Bakara sûresinin bir âyetinde şöyle beyan buyuruyor:

«Alâmet, size sandığın gelmesi olacaktır» (Bakara sûresi, âyet: 248)

Bu sandık, Âdem Peygamberin ölümüne kadar onun yanında kaldı. Sonra oğlu Şit (A.S.)’a, onun oğullarına, Nuh (A.S.)’a geldi. Tufanda onu Kabe muhafaza etti. Sonra İbrahim ve İsmail ve Yakup (A.S.) lara erdi. Bu elden ele erişler, sandığı meleklerin taşıması ile oluyordu. Nitekim aynı âyet şöyle buyurur:

«Onu melekler taşırdı.» ( )

Hazret-i Âdem, sandıktaki bir surete baktı. Bu Dâvût (A.S.) idi. Birden gönlüne, onun dağ, taş başlarında gönlünün eşine okuyacağı Mezamirden = türkülerin türküsü’nden nağmeler doğdu.

— Havva! dedi. İçimden bir ses geliyor. Bir gün evlâdlarımız olacak müjdesini aldım. Bunlar birbirlerinin gözlerine bakacak, şöyle diyecekler:
«Bak kumrunun sesi işitiliyor,
İncir ağacı tomruklanıyor.
Asmalar çiçekleniyor,
Güzel kokular saçmaktadır otlar!
Sevgilim, güzelim, kalk da gel.
Ey kaya kovuklarında,
Uçurumun kıyısında olan güvercinim benim.
Boyunu, posunu göster bana,
İşittir bana sesini!
Çünkü sesin tatlı,
Boyun, posun güzeldir senin!..»
Âdem, bilemediği bir iç güdü ile bunları Havva’ya nasıl söylüyordu? Gelecekteki oğullarının bir türküsü ona nasıl ilham oluyordu. Kendi kendisine:

— Bunları bana Yüce Rabbim söyletiyor! dedi.
Havva, eşinin bu sözleriyle baygınlıştı. Bu hal, gelecekteki çocukları için Âdem’e bir vaad gibi geldi. Onun ruhunu gıcıklayacak sözler geliyordu Âdem’in diline!

— O torunlarının şarkısı! dedi. Belki de yasak bir şarkı!..

Âdem de içindeki sesi cevapladı:
Olsun! Torunlarım sevgililerini böyle çağıracaklarsa o türküyü bu vadileri süzen kayanın önünde ben Havva’ma söyliyeyim! Söylemeye de başladı…

«Gel sevgilim, çıkalım kıra…
Asma ağacı tomurcuklarını verdi mi?..
Çiçeği de açıldı mı?..
Şurada sevgimi sana bildireyim!
Büyük ve geniş yapraklı lüffahlar,
Kokular saçıyor!..
Bak kapımızın yanında,
Her çeşitten taze ve kuru meyve var.
Onları ye sevgilim,
Ben senin için sakladım!..»
(
Gerçekten Adem, dün akşam getirdiği meyvelerden Havva için bir kovuğun bir köşesinde saklamıştı. Koştu, onlardan getirdi. Havva’ya sundu. Birbirinin dudaklarına götürerek meyveyi yediler. Birbirlerini dakika dakika özlüyorlardı.
Dakika dakika birbirinin olmak istiyorlardı. Havva:

— Kızlarımın kızlarının kızlarından birisinin içime doğan bir türküsünü söyliyeyim dinle! dedi…
«Beni yüreğinin üstüne,
Bir mühür gibi koy!
Kolunun üstüne de koy bir mühür gibi!
Çünkü, sevgi ölüm gibi kuvvetlidir!»

Adem, Havva’yı kolundan tuttu.
— yüreğimin üstüne koyayım! dedi. Sen mühür gibi yat göğsümün üzerinde! Kolumun üzerinde de uyu bir yüzük veya bir mühür gibi…

Sonra onu mağaranın içine çekti. Sakladığı yemişlerden onun ağzina verdi. Cennet’ten kovulan kadın şimdi, Adem’in göğsünde kolunun üzerinde yatıyordu.
Adem gözlerini baygınlaştırırken mağaranın kapısında uçan kuşlara:
— Sevgilim istemedikçe onu uyandırıp kaldırmayız. O, uyusun, varsın? dedi.
Tatlı bir rüyaya daldı.