Mizah
Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) şakalaşmayı yasaklamıştır. Az olmak şartı ile arada bir yapmak mubahtır. Şart, iyi huylu, güzel ahlâklı olmaktır. Ve yine şarttır ki, âdet ve meslek hâline getirmemeli ve doğru söylemelidir. Çünkü fazla şaka ve mizah vakti öldürür ve çok güldürür. Çok gülmek ise kalbi karartır. Heybet ve vakan giderir. Hattâ böyle kimseden uzak durmaya başlarlar. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: «Ben mizah İşakal konuşurum, fakat doğru konuşurum» ( ). Yine buyurdu: «Başkalarını güldürmek İçin bir söz söyleyen, Süreyya yıldızından yere düşmekten daha çok, kendi derecesinden düşer» (‘). Çok güldüren her şey kötüdür. Gülmek, tebessümden fazla olmamalıdır. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «Benim bildiğimi siz bilseniz, az güler, çok ağlarsınız» (2). Bir kimse, diğer bir kimseye dedi ki: «Bilmiyor musun ki, şüphesiz Cehennemden geçilecektir. Nitekim Allahü Teâlâ, «Sizden herbiriniz ondan geçecektir» ( ), buyuruyor. Oradan tekrar çıkılacağını biliyor musun?». Arkadaşı, «Hayır, bilmiyorum», dedi. Bunun üzerine, «Gülmek nedir ve gülmeye sebep nedir?», dedi.
Atâi Sülemi (rahmetullahi aleyh) kırk sene gülmedi. Veheb ibn Verd, Ramazan bayramı günü bir grup kimselerin güldüklerini, eğlendiklerini gördü. Buyurdu ki: «Eğer bu insanları afvetmiş ler ve oruçlarını kabul etmişlerse, bu işleri, şükür edenlerin işi değildir». İbn Abbas (radıyallahü anhümâ) buyurdu: «Günah işleyip de gülen, Cehenneme gider ve daima ağlar». Muhammed ibn Vâsi’ buyurdu: «Bir kimse Cennette ağlarsa, hâline şaşılır mı?». «Şaşılır», dediler. «O hâlde dünyada gülen ve yerinin Cennet veya Cehennem olduğunu bilmeyene daha çok şaşılır».Mizah
Haberde geldi ki, bir köylü bir deveye binmiş bir şey sormak için, Resülullah’ın (sallâllahü aleyhi ve sellem) yanma yaklaşmak istedi. Ne kadar gitmek istediyse de, deve geriye sıçradı. Ashâbı kirâm, «Yâ Resûlallah, o adam düştü ve öldü», dediklerinde «Evet, sizin ağzınız da onun kanından doldu», buyurdu. Yâni ona gülmüştünüz. Ömer ibn Abdülâziz (rahmetullahi aleyh) buyurdu: «Allah’tan korkunuz ve mizah eylemeyiniz. Zira kalblerde kin doğurur ve ondan kötülük doğar. Bir yere toplanınca Kur’ânı Kerîm’den konuşunuz. Bunu yapamazsanız, iyi kimselerin iyi hâllerinden bahsediniz». Ömer (radıyallahü anh) buyurur: «Bir kimse, kimle şakalaşırsa, onun gözünde küçülür ve heybetsiz olur».
Bütün ömrü boyunca Resûlullah’tan (sallâllahü aleyhi ve sellem) iki üç şaka sözü bildirilir: İhtiyar, acûze bir kadına, «Acûze Cennete girmez» (4), buyurdu. O ihtiyar kadın ağladı. Buyurdu ki: «Ey hanım üzülme, ihtiyarlar önce gençleştirilir ve sonra Cennete sokulur» (5). Bir kadın, kendisine (aleyhisselâm) «Kocam seni davet ediyor», deyince, «Senin kocan o kimsedir ki, gözünde beyaz vardır», buyurdu. Kadın, «Hayır, kocamın gözü beyaz değildir», dedi. Buyurdu ki: «Gözünde beyaz olmayan kimse yoktur» (6). Bir kadın, «Beni deveye oturt», dedi. «Seni deve yavrusuna oturtayım», buyurdu. «İstemem, beni taşıyamaz» dedi. «Hiçbir deve yoktur ki, bir devenin yavrusu olmasın», buyurdu. Hazreti Talha’nın (radıyallahü anh) Ebû Umeyr adlı çocuğunun bir serçesi vardı. Serçesi ölmüş, ağlıyordu. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) onu gördü ve «Ey Ebû Umeyr, nugeyre Iserçeciğel ne oldu?», buyurdu. Serçeye aslında «nagre» denir. Umeyr sözüne uysun diye «nugeyr» şeklinde tasgir ederek söyledi.
Bu şakalarının çoğunu çocuklar ve ihtiyar kadınlara yapar, gönüllerini hoş ederdi. Böylece kendi peygamberlik heybetinden korkmamalarını sağlardı. Kendi hanımlarının gönüllerini almak için de, hoş latifeler yapardı. Âişe ‘ (radıyallahü anhâ) buyurur: «Şevde yanıma geldi. Ben de sütten yemek pişiriyordum. Buyurun, yiyin dedim. İstemem dedi. Yemezsen, yüzüne sürerim dedim. Yemem dedi. Elimi süte soktum ve yüzüne biraz sürdüm. Resûlullah aramızda idi. Ayak üzere kalkıp, aynı şeyi bana yapmak istedi. O da benim yüzüme sürdü. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) tebessüm ettiler». Mizah
Dahhâk ibn Süfyân gayet çirkin bir adamdı. Resûlullahla (aleyhisselâm) oturuyordu. Dedi ki: «Yâ Resûlallah benim Âişe’den (ra dıyallahü anhâ) daha güzel iki hanımım vardır. İstersen birini boşayayım, size vereyim». Bu sözü Âişe (radıyallahü anhâ) da duydu. Âişe buyurdu: «Onlar mı güzeldir, yoksa sen mi?». «Ben», dedi. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) Âişe’nin (radıyallahü anhâ) bu sözüne güldü. Çünkü o adam pek çirkin idi. Bu hâdise, kadınların erkeklerden kaçmasını bildiren âyeti kerîmeden önce olmuştur. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) Süheyb’e (radıyallahü anh), «Gözün ağrıdığı hâlde hurma mı yiyorsun?», buyurunca, «Ağrıyan tarafla yemiyorum», dedi. Bu cevaba Resûlullah (aleyhisselâm) tebessüm buyurdular. Havvât ibn Cübeyr (radıyallahü anh) kadınlara meyilli idi. Bir gün Mekke yolunda kadınlardan bir grupla duruyordu. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) oradan geçti. Havvât çok utandı. «Ne yapıyorsun?», buyurdu. «Azgın bir devem var. Bu kadınlardan devemi zaptedecek bir ip istiyorum», dedi. Sonra gitti. Resûlullah Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) kendisini görünce, «O itaatsiz deve, nihayet azgınlıktan vaz geçti mi?» buyurdu. Havvât (radıyallahü anh) der ki: «Utandım, başımı önüme eğdim ve sustum. Bundan sonra ne zaman beni görse, bunu söylerdi. Hattâ bir gün merkep üzerinde geliyordum. İki ayağımı da merkebin bir tarafında bulunduruyordum. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem), «Yâ filân, azgın devenin âkıbeti ne oldu?», buyurdu. Dedim ki: ‘‘Seni peygamber olarak gönderen Allahü Teâlâ’ Va yemin ederim ki, Müslüman olduğumdan beri azgınlık yapmadı”. «Allahü Ekber. Yâ Rabbi, Ebû Abdullah’a hidâyet ver», buyurdu».
Nueymânı Ensâri çok şakalaşırdı. Çok şarap içerdi. Her zaman Resûlullah m (sallâllahü aleyhi ve sellem) huzuruna getirip nalin ile döverlerdi. Bir defasında sahabeden biri, «Allah ona lânet etsin, ne zamana kadar böyle içecek?» dedi. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Lânet etme, Allahü Teâlâ’yı ve Resulünü seviyor». O kimsenin bir âdeti vardı. Her ne zaman Medine’ye bir taze meyve gelse, alır Resûlullah’m (sallâllahü aleyhi ve sellem) huzuruna getirir ve «Bu hediyedir», derdi. Satm aldığı kimse parasını istese, onu Resûlullah’m (sallâllahü aleyhi ve sellem) huzuruna getirir, «Meyveyi bu yedi, parasını ondan iste», derdi. Resûlullah tebessüm eder ve değerini verirdi. Sonra Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem), «Peki, niçin getirdin?» derdi. «Param yoktu. Sizden başkasının da yemesini istemedim, ne yapayım», derdi.
Bütün ömründen anlatılan lâtifeler bunlardır. Hiçbiri bozuk, yanlış olmadığı gibi, hiçbirinde bir kimseyi üzecek ve heybetini kırdıracak bir şey yoktur. Böyle lâtifeler arada sırada sünnet olup, âdet hâline getirmek câiz değildir.

