Bu Şehvete Muhalefet Etmenin Sevabı
Şehvet ne kadar çok olursa, ona uymamaktaki sevab da o kadar çok olur. Bundan daha kuvvetli şehvet larzul yoktur. Fakat bu şehvet çirkin olup, duyulmasında rezil ve perişan olacağından insan korkar. Umumiyetle insanların buna yaklaşmamaları ya acziyetlerinden, ya da korkularından veya utanmalarından, yahut da para ve mallarını muhafaza bakımlanndandır. Bunlardan ötürü bu arzusunu yapmayana sevab verilmez. Zira bunlar dünyaya aittir. Şeriata uymak değildir. Günah sebepleri kendinde bulunmamak saâdettir. Keşke, bütün günahlar ve kötülükler böyle bir sebeple yapılmamış olsa. Ama bir kimse bu haramı yapabilecek olsa, hiçbir mâni de bulunmasa yalnız Allah rızası için buna ya naşmasa onun sevabı çok fazladır. Böyle bir kimse, kıyamette Arşı İlâhînin gölgesinde bulunacaklardan olur. Onun derecesi Yûsuf aleyhisselâmın derecesi gibidir. Bu hususta onun imamı ve rehberi Yûsuf aleyhisselâmdır.
Süleyman ibn Yesâr çok güzel bir delikanlı idi. Bir kadın kendini ona teslim etmek istedi. Kadından kaçtı ve sonra dedi ki: Yûsuf aleyhisselâmı rüyada gördüm. Siz Yûsuf musunuz? dedim «Evet, ben o Yûsuf’um ki, niyet ettim, sen o Süleymansm ki niyet etmedin», buyurdu. «O (kadın), andolsun ona niyyeti kurmuştu. Eğer Eabbinin bürhanını görmemiş olsaydı (belki Yûsuf da) onu kasd etmiş gitmişti…» (*) âyeti kerimesi buna işarettir. Yine aynı Süleyman der ki: Hacca gittim. Medine’den çıkınca Ebvâ denen yere geldik. Arkadaşım, bir şey satın almaya gitti. Araplardan ay yüzlü bir kadın gelip bana, «Ver!» dedi. Ekmek istiyor zannettim. «Bir torban var mı?» dedim. «Onu değil, kadınların erkeklerden istediğini istiyorum», dedi. Başımı yakamın içine çektim, ağlamaya başladım, o kadar ağladım ki, o kadın geri döndü. Arkadaşım gelince, ağlamış olduğumu anladı ve «Bu ne hâldir?», dedi. «Çocuklarımı hatırladım, gözlerim doldu, onun için ağlıyorum», dedim. «Sen şimdi bir işten kurtuldun. Sana bir şey olmuştur. Bana anlat», dedi. Çok fazla ısrar edince, anlattım, o da ağladı. «Sen niçin ağlıyorsun?» dedim. «Senin yerine ben olsaydım, senin gibi yapamayacağımdan korkardım», dedi. Mekke’ye gidip, tavaf ve sa’y yaptık. Bir odada oturduk. Uykuya daldım. Gayet güzel, parlak yüzlü, güzel kokulu ve uzun boylu bir kimse gördüm. «Sen kimsin?», dedim. «Yûsuf’um», dedi. «Yûsufı Sıddik mısın?» dedim. «Evet», dedi. «Mısır azizinin karısı ile Zelihal ne şaşılacak bir hikâyeniz vardır!», dedim. «Senin arâbi (köylül kadınla olan hikâyen bundan daha çok şaşılacak bir hikâyedir», buyurdu. Bu Şehvete Muhalefet Etmenin Sevabı
İbn Ömer (radıyallahü anhümâ) der ki: Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «Eski zamanda üç arkadaş bir yolculuğa çıktılar. Gece oldu. Emniyette olmak için bir mağaraya girdiler. Dağdan büyük bir taş yuvarlanıp mağaranın girişini kapadı. Çıkacak yol kalmadı. O taşı da hareket ettiremediler. Duâ etmekten başka hiçbir kurtuluş çaresi kalmadı. Kendi amellerimizden iyi olanları arzedelim, belki bunların hürmetine bir çıkış yeri açılır, dediler. Biri dedi ki: “Yâ Rabbi, biliyorsun ki benim annem ve babam vardı. Onlardan önce bir defa yemek yemedim. Hanımıma ve çocuklarıma vermedim. Bir gün bir işim vardı. Gece geç geldim. Onlar yatmışlardı. Belki uyanırlar diye getirdiğim süt şl şeşini elimde tutuyordum. Çocuklarım ise açlıktan feryad ediyor, ağlıyorlardı. Ben ise çocuklarıma «Annem babam içmeyince size vermem», diyordum. Sabaha kadar uyanmadılar. Ben de elimde süt şişesi bekledim. Halbuki ben de, çocuklarım da gayet aç idik. Yâ Rabbi! O hareketimin yalnız Senin nzan için olduğunu biliyorsun, bizi buradan kurtar”. Böyle deyince taş sallandı. Bir delik meydana geldi, fakat çıkacakları kadar geniş değildi. Diğeri dedi Yâ Rabbi! O hareketimin yalnız Senin nzan için olduğunu biliyordum. Âşık olmuştum. Bana yüz vermedi. Bir sene çok kıtlık oldu. Aç kaldı, âciz oldu. Bana yaklaştı. Dediğimi yapması için kendisine yüzyirmi altın verdim. Sıra o işe gelince bana «Allah’ın emrine uymamaktan, O’nun nzası hilâfına iş yapmaktan korkmuyor musun?», dedi. Korktum, altınları bıraktım. O işten el çektim. Halbuki o anda dünyada bundan daha çok istediğim bir şey yoktu. Yâ Rabbi! Biliyorsun ki, onu yalnız Senin için yaptım. Bunun için bize bir çıkış yeri ihsan eyle!”. Taş sallandı ve biraz daha açıldı, fakat yine çıkacakları kadar değildi. Bunun üzerine üçüncüsü dedi ki: “Yâ Rabbi! Biliyorsun ki, ben bir defasında işçiler tutmuştum. Hepsinin yevmiyelerini verdim. Bir tanesi bırakıp gitmişti, yalnız onun ücretini veremedim. Ona vereceğim para ile bir koyun aldım. Onunla ticaret ettim. Cok mal ve para kazandım. Rir gün o kimse parasını istemeye geldi. Bir sahra dolusu inek, koyun, deve ve kölem vardı. «Bunların hepsi şenindir», dedim. «Benimle alay mı ediyorsun?», dedi. «Hayır, hepsini senin paranla kazandım», deyip, hepsini ona verdim. Bir tane bile kendime almadım. Yâ Rabbi! Biliyorsun ki, hepsini Senin için yaptım. Bize çıkış yolu ihsan eyle!”. Bunun üzerine taş hareket etti. Yol açıldı, dışarı çıktılar» (’).Bu Şehvete Muhalefet Etmenin Sevabı Ebû Bekir b. Abdullah Müzeni der ki: Bir kasap vardı. Komşusunun cariyesine âşık idi. Bir gün cariyeyi bir köye gönderdiler. Kasap arkasından gidip ona asıldı. Cariye, «Ey delikanlı! Senin beni sevdiğinden daha çok ben seni seviyorum. Fakat Allahü Te âlâ’dan korkuyorum», dedi. «Sen korkuyorsun da, ben niçin korkmayayım» deyip tevbe etti ve geri döndü. Yolda çok susadı, susuzluktan ölecek gibi oldu. Zamanın peygamberinin bir iş için bir yere gönderdiği bir kimse, o kasabın yanma geldi. «Sana ne oldu?». dedi. «Hararetten böyle oldum», dedi. «Gel, duâ edelim de, Allahü Teâlâ bir bulut göndersin, basımızın üzerinde dursun, öylece şehre gidelim», dedi. «Benim hiçbir hayırlı işim yoktur. Sen duâ et, ben âmin diyeyim», dedi, öyle yaptılar. B’dut geldi ve başlarının üzerinde durdu. Birbirlerinden ayrılacakları yere kadar, bulut başlarının üzerinde olduğu hâlde gittiler. Sonra bulut kasabın başı üzerinde kaldı. Bunu göre peygamber habercisi, «Ey delikanlı! Sen demedin mi ki, benim hiçbir hayırlı amelim yoktur. Şimdi bulut seninle geliyor. Bana hâlini anlat», deyince kasap, «O cariyenin sözü üzerine yaptığım tevbe hariç, hiçbir şey bilmiyorum», dedi. Peygamber habercisi de «Evet, böyledir. Tevbesi kabul edilen bir tevbekâr gibi, Allahü Teâlâ’nın indinde makbul kimse yoktur», dedi.

